Hâl İle Tebliğ

Genç Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Mart Sayı: 234

Muhterem Efendim; günümüzde gençlere İslâm adına hitap eden pek çok kimse var. Fakat gençlerin dikkatini söylenen sözden ziyâde, sözü ile özünün birbiriyle âhenk teşkil ettiği kimseler çekiyor. Yani bir bakıma, sözden çok hâl arıyor gönüller. Sizler bu hususta ne buyurursunuz?

İslâmʼın en güzel tebliğ ve tâlimi; müʼminlerin, onu hâl ve tavırlarıyla, fiilen temsil etmeleridir. Nitekim güzel ahlâk ve fazîlette kulluğun zirvesi ve beşeriyete en büyük mürebbî olarak ihsân edilen Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, İslâm’ın yüce prensiplerini sadece ifade etmekle kalmamış, onları bizzat kendi hayatında tatbik ederek insanlığa takdîm etmiştir. Bu, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bütün insanlığa telkin ettiği en mühim ve en büyük eğitim metodu olmuştur.

Bu sebeple tebliğde bulunan kimse, anlattığı sâlih amelleri evvelâ kendisi işlemelidir. Zira hâl olmazsa, kālin yani sözün bir kıymeti kalmaz. Nitekim Rabbimiz, Cuma Sûresi’nde, ilâhî hakîkatleri okuyup bildikleri hâlde kalben hazmetmemiş oldukları için onunla amel etmeyen, onu davranışlarına aksettirmeyen Benî İsrâil âlimlerinin hâlini, ciltlerce kitap taşıyan merkebe teşbih etmektedir.[1]

En doğru söz, söylediklerini yaşayışıyla tasdik eden kimsenin sözüdür. Çünkü onun söylediği sözden, pozitif bir enerji/feyz meydana gelir. Bu yüzden en tesirli söz, peygamberlerin sözüdür. Zira anlatıp dile getirdikleri, yaşadıklarından ibârettir.

Diğer taraftan, kuru kuruya anlatılan ve yaşanmayan bir nasihatten fazla bir tesir meydana gelmez. Hattâ denilebilir ki anlattıklarını yaşamayan bir kimsenin tebliği, buz üzerine yazı yazmak veya havanda su dövmek gibidir.

Dolayısıyla insanlara İslâm’ı tebliğ mevkiinde bulunanların, sözleri ile hâl ve hareketleri arasında tam bir uyum olmalıdır. Zira sözü ile özü birbirini tutmayan, anlattıklarıyla yaptıkları birbirini yalanlayan kimseler hakkında Rabbimizʼin îkâzı çok şiddetlidir:

“Siz insanlara iyilik yapmayı emredip kendinizi unutuyor musunuz?..” (el-Bakara, 44)

“Ey îman edenler! Yapmadığınız ve yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?! Yapmadığınız ve yapmayacağınız şeyleri söylemek, Allah katında büyük kızgınlığa sebep olan çok çirkin bir davranıştır!” (es-Saff, 2-3)

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- da şöyle buyuruyor:

“Allah, kulunun amelsiz sözünden râzı olmaz.”

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; ashâbını, ellerine kâğıt-kalem verip zâhirî bilgiler öğreterek yetiştirmedi. Onları muhabbet ve takvâ dolu bir gönül ile terbiye etti. Onlara bizzat numûne-i imtisal ve fiilî kıstas olarak, yani söylediklerini evvelâ kendisi tatbik ederek, İslâmʼı fiilen yaşayıp yaşatarak öğretti.

Nitekim asr-ı saâdette müslüman olanların birçoğu, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şahsında sergilenen güzellik ve fazîletlere meftun olarak İslâm’ın hak dîn olduğunu anlamış ve hidâyetle şereflenmişlerdir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mânevî terbiyesinde yetişen ashâb-ı kirâm da; sözde değil, özde sahâbî oldular. Onların hâl ve davranışları, her zaman sözlerini te’yid ediyordu. İslâm ahkâmını ve ahlâkını bizzat kendi hayatlarında tatbik ederek, kāl ile beraber hâl ile de tebliğde bulunuyorlardı. Yani söylediklerini yaşıyorlar ve yaşadıklarını söylüyorlardı.

Meselâ Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Bedir Savaşı’nda esir alınan ve Medîneli çocuklara okuma-yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakılacak olan Kureyşlileri, bir mekâna toplayıp ders verdirmek yerine, ashâbın evlerine gönderdi. Böylece o kişilerin, müslümanların hayatını yakından görmelerini sağladı. Bunun neticesinde de onların mühim bir kısmı İslâm ile şereflendi.

Bunlardan biri olan Musʻab bin Umeyr’in birâderi Ebû Aziz şu ibretli hâdiseyi naklediyor:

“Bedir Savaşı’nda ben de esir düşmüş, Ensarʼdan bir topluluğa teslim edilmiştim. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

«Esirlere güzel muâmelede bulunun!» buyurmuştu. Yanlarında bulundu-ğum âile, Allah Rasûlüʼnün bu emrini yerine getirmek için, sabah-akşam hisselerine düşen ekmeği bana verir, kendileri hurma ile yetinirlerdi. Ben ise hayâ eder, ekmeği onlardan birine verirdim. O da hiç dokunmadan tekrar bana iâde eder; «Allah Rasûlü böyle buyurdu.» derdi.” (Heysemî, VI, 86; İbn-i Hişâm, II, 288)

Bu kişi, şâhid olduğu fazîletler karşısında kısa zamanda İslâm ile şeref-lendi.

Rabbimiz âyet-i kerîmede şöyle buyuruyor:

“İşte böylece, sizler insanlara birer şâhit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şâhit (ve örnek) olsun diye sizi mutedil bir ümmet kıldık...” (el-Bakara, 143)

İşte bu şâhitliğe lâyık olabilmek için emr-i bi’l-mârûf ve nehyi ani’l-münkerde bulunan kimsenin, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ve ashâb-ı kirâmın hâliyle hâllenmeye gayret ederek tebliğde bulunması zarurîdir. Zira İslâm şahsiyet ve karakterini hâl ve davranışlarımızla sergileyebilmek, tebliğin en tesirli şeklidir.

Tâbiîn neslinin büyük imamlarından Ebu’l-Âliye şöyle diyor:

“Biz, kendisinden (hadis) almak için bir kişinin yanına gittiğimizde, onun namaz kılışına bakardık: Eğer namazını (tâdil-i erkân ve huşû ile) güzelce kılarsa, «O, diğer işlerini de güzel yapar.» diyerek yanına otururduk. Şâyet namazını gâfilâne kılarsa; «Onun, diğer işleri de böyle (dikkatsiz ve tutarsız)dır.» diyerek yanından kalkardık.” (Dârimî, Mukaddime, 38/429)

Şunu unutmayalım ki hâl ve davranışlarımızla âhenk teşkil etmedikçe, sözlerimizin gönüllerde müsbet tesirler hâsıl etmesini bekleyemeyiz. Bilmeliyiz ki ancak kalpten çıkan sözler muhâtabın kalbine kadar nüfûz edebilir. Gönülden gelmeyen, yaşanmayan, sırf dilin söylediği sözler ise bir kulaktan girip diğerinden çıkar, hâl ve davranışlarda hayırlı bir tesir icrâ edemez.

Bu hikmete binâen Mevlânâ Hazretleri şöyle buyurur:

“Hâl ile öğüt veren, sözle öğüt verenden iyidir.”

Bir gün Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Sükûtunuzla da halkın davetçileri olun!” buyurmuştu. Kendisine dediler ki:

“–Yâ Halîfe! Sükût ederek / konuşmadan nasıl davetçi olunur?”

Buyurdu ki:

“–Hâliniz ve ahlâkınızla…”

İşte Hazret-i Ömer’in “hâl ile tebliğ” tavsiyesini, ecdâdımız Osmanlı, geniş bir coğrafyada tatbik etmiştir.

I. Murad Han Kosova’yı, Fatih Sultan Mehmed Han da Bosna’yı fethettikten sonra bu bölgelere gönül ehli, temiz Anadolu insanını yerleştirmiştir. Onların nezih yaşayışlarını görerek hayran kalan Arnavutların yüzde doksanı, Boşnaklarınsa tamamı, bu sâyede İslâm ile müşerref olmuşlardır.

Tabiî hâl ile tebliğ için de bilginin kalpte hazmedilmesi zarurîdir. Nitekim Mevlânâ Hazretleri kendi hayatının safhalarını hulâsa ederken, zâhirî ilimlerin zirvesindeki hâlini “hamdım”; mânen tekâmül edip takvâ ile yoğrularak çile ateşinde kıvama gelme hâlini “piştim”; kâinattaki esrar tecellîlerinin kendisine bir kitap gibi açılıp ayân olduğu olgunluk devresini ise “yandım” diye ifade etmiştir.

Velhâsıl müslüman, dâimâ hâl ve davranışlarına îtinâ göstermeli. Bir müslüman olarak yapacağı hatâların İslâm’a fatura edilebileceğini aklından çıkarmamalı. İslâm’ın îtibârına halel getirecek menfî davranışlardan, büyük bir titizlikle sakınmalı.

Buna mukâbil, göstereceği güzel davranışların da gönüllerde İslâm’a karşı muhabbet ve alâkayı artıracağını düşünüp buna gayret etmeli. Hâl ve tavırlarıyla İslâm’ın güler yüzünü insanlığa sergilemeye çalışmalı. Bunu, kendisinin uhrevî saâdeti için bir fırsat bilmeli.

Nitekim Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Hazret-i Ali’ye ve onun şahsında kıyâmete kadar gelecek bütün ümmete şöyle buyurduğu rivâyet edilir:

“Ey Ali! Allâh’ın senin elinle bir kişiyi hidâyete erdirmesi, senin için, üzerine Güneş’in doğduğu her şeyden daha hayırlıdır.” (Hâkim, Müstedrek, III, 690)

Rabbimiz de Kur’ân-ı Kerîm’de, bu hususla ilgili olarak şöyle buyuruyor:

“...Kim onu (bir insanı) ihyâ ederse, bütün insanları ihyâ etmiş gibi olur...” (el-Mâide, 32)

Bir insanın fânî ve dünyevî hayatını kurtarmak bile bu kadar değerliyse, onun mânevî ve ebedî hayatını kurtarmak, Allah katında kim bilir ne kadar kıymetlidir?..

Rabbimiz cümlemize özü ile sözü bir olan, öğrendiğini yaşayan ve yaşadığını tebliğ eden kimselerden olmayı lûtf u keremiyle ihsân eylesin.

Âmîn!..

[1] Bkz. el-Cum’a, 5.