Bayramların Hakikî Veçhesi
Ebedî Fecre
Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Mart, Sayı: 253
RÜYALARA GİREN İKRAM
Abdullah bin Ömer radıyallâhu anhümâ- anlatır:
Ashabdan bazı kimseler rüyalarında Kadir Gecesi’nin Ramazân’ın son yedi gecesinde olduğunu görmüşlerdi. Rüyalarını Rasûlullah Efendimiz’e anlattıklarında Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onlara şöyle buyurdu:
“Kadir Gecesi’yle ilgili rüyalarınızın Ramazân’ın son yedi gecesi içinde toplandığını görüyorum. Kadir Gecesi’ni Ramazân’ın son yedi gecesi içinde arayın!” (Buhârî, Leyletü’l-kadr, 2; Müslim, Sıyâm, 205)
Asr-ı saâdetten bu manzara, sahâbe-i kirâmın Kadir Gecesi’ni idrâk edebilmek için ne büyük bir mânevî heyecan içinde olduğunu da göstermektedir. Kadir Gecesi’ni aramak ve bulmak iştiyâkı onların rüyalarına girmekteydi.
Hakikaten;
Kadir Gecesi öyle büyük bir lütuf ki;
BİN AYDAN HAYIRLI...
Rivâyete göre;
Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, önceki ümmetlerden uzun ömrünü bol sâlih amellerle tezyîn eden kimseleri ashâbına anlatınca, sahâbe efendilerimiz bu kimselere gıpta ettiler. Ömürlerinin kısalığına üzüldüler.
Ümmet-i Muhammed’e en büyük ikramlarda bulunan Cenâb-ı Hak; onlara Kadr Sûresi’ndeki bu müjdeyi lutfederek, önceki ümmetlerin yıllar boyu elde edebileceği ecir ve lütufları bir gecede bahşetti. (Bkz. Vâhidî, s. 486; İbn-i Kesîr, Tefsîr, VIII, 463)
Kadir Gecesi’ni tefekkür ettiğimizde, mâneviyat dünyamız için iki muazzam varlığın kıymetini idrâk ederiz:
İlk olarak;
- Bu büyük ikram, başka bir peygambere bahşedilmemiş, sadece Efendimiz Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e lutfedilmiştir.
Kadir Gecesi gibi böyle çok müstesnâ, husûsî ve büyük bir lütuf da göstermektedir ki:
Cenâb-ı Hak, Efendimiz’i ne kadar çok seviyor!..
Öyleyse biz O’nu ne kadar çok sevmeliyiz?!.
Biz; O’na ümmet olmakla, O’nun vasıtasıyla, bu muazzam geceden istifâde edebilme imkânına nâil olduk. Bizim bu nimetin mukabili olarak ve ona şükrâne olarak; Efendimiz’in mübârek izinde yürümeye, O’nun gösterdiği «sırât-ı müstakîm» üzere yaşamaya ne büyük gayret göstermemiz îcâb eder!
Sahâbe-i kirâmı en çok sevindiren hadislerden biri şu idi:
اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ
“Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)
Bize de Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i; canımızdan, malımızdan, evlâtlarımızdan, hâsılı dünyada bizlere lutfettiği her şeyden daha çok sevebilmeyi ihsân eylesin...
İkinci olarak;
- Bu büyük lütuf, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın indirildiği gecedir. Bu gece, şânını, Kur’ân-ı Kerim’den alır.
Hakikaten;
- Kadir Gecesi’ne bu kıymeti veren,
- Ramazân’ı on bir ayın sultanı yapan,
- Cebrâil’i meleklerin zirvesi,
- Rasûlullah Efendimiz’i peygamberlerin seyyidi kılan en mühim husus, Kur’ân-ı Kerim’dir.
Öyleyse, bizim de Allah katında kıymetimizin artması için; Kur’ân-ı Kerîm’e alâkamızı, hizmetimizi, onu hayata geçirme gayret ve iştiyâkımızı artırmamız îcâb eder.
NE BÜYÜK CÖMERTLİK!
Yine Kadir Gecesi’ni tefekkür ettiğimizde, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz keremine ve cömertliğine şâhit oluruz. Fânî bir kul; mahdut cömertliği ve imkânlarının sınırları içinde bir hediye verebilir, bir ikramda bulunabilir.
Âlemlerin Rabbi ve her şeyin yaratıcısı olan Cenâb-ı Hak ise; bir geceye, seksen üç seneden fazla ecir bahşediyor. Her yıl Kadir Gecesi’ni ihyâ edebilene; ne büyük, ne muazzam lütuflar!..
Bu büyük lütuflar karşısında, bizim şükrümüz ve iştiyâkımız nerede? Hangi seviyede?
Bir fânî dükkânda üç kuruşluk bir indirim olsa, insanlar o çarşıya koşuyor. Sabah erkenden kapısına yığılıyorlar. Rabbimiz’in ömürlük ikramlarını elde etmek için heyecanımız hangi nisbette?
Başta Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâb-ı kiram ve cümle Allah dostları; Kadir Gecesi’nin ihyâsı için, onun azametiyle mütenasip büyük bir gayret göstermişlerdir.
- Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; Ramazân-ı şerîfin son on gününde îtikâfa girerdi, yani zamanının tamamını ibâdete teksif ederdi. Ailesini de buna teşvik ederdi.
- Kur’ân-ı Kerîm’i, Ramazân-ı şeriflerde Cebrâil -aleyhisselâm- ile mukabele ederlerdi.
- Peygamberimiz çok cömertti. Ramazân-ı şeriflerde daha da cömert bir hâle girerdi.
Sahâbe-i kiramdan, Kadir Gecesi’nin hangi gün olduğuna dair türlü türlü rivâyetler gelmiştir. Çünkü Rabbimiz’in rızâsını ve fazlını arayan o bahtiyarlar; o hazineyi bulabilmek için, tabiri câizse her geceyi yokladılar. Her işareti aradılar.
Hattâ Abdullah İbn-i Mes‘ûd -radıyallâhu anh-, bizi bir başka gerçeği tefekkür etmeye davet eder. Ona Kadir Gecesi sorulduğunda o şöyle cevap verirdi:
“Senenin bütün günlerini ihyâ eden, Kadir Gecesi’ni de ihyâ etmiş olur!..” (Bkz. Müslim, Sıyâm, 220)
Bu mübârek sahâbî; bu derin sözüyle, bütün geceleri Kadir Gecesi gibi bilmek, her gecede o feyzi aramak gerektiğine işaret etmiştir.
Çünkü, Ramazanlardaki, Kadir Gecelerindeki bu lütufların bir hikmeti de; «az da olsa devamlı», istikrarlı ve istikametli bir kulluğa başlangıç vesilesi olmasıdır.
BAŞLA ve DEVAM ETTİR!..
Ramazanlarda oluşan mânevî heyecanla ibâdete koşarak, Kadir Gecelerini ihyâ edip, bayram sonrasında gafilâne hayata geri dönmek, asla makbul bir idrâk ediş değildir. Bu, levvâme nefsin tuzağıdır.
Zira bu, -âyet-i kerîmenin ifadesiyle- önce sağlamca örüp sonra gafilce sökmektir. Sâlih amel heybesini önce doldurup sonra da boşaltmaktır ki ne büyük ziyandır.
Bilâkis;
- Ramazan’da kazanılan oruç ve riyâzat ölçüsü; Şevval oruçlarıyla, her aydan eyyâm-ı biyz, Pazartesi-Perşembe oruçlarıyla muhafaza edilmelidir.
- Ramazan’da kazanılan seherde uyanma îtiyâdı; bayram gecelerinden itibaren, teheccüde kalkmak gayretiyle devam ettirilmelidir.
- Ramazan’da mânevî huşû seviyesi yükseltilen namazlar, cemaate devam hassâsiyeti ara vermeden korunmalıdır.
- Ramazan’da artırılan ve muntazaman sürdürülen Kur’ân tilâveti, sâir zamanlarda da muayyen bir zaman ayrılarak sürdürülmelidir.
- İnfaklar, sadakalar, ikramlar; Ramazân-ı şeriflere mahsus tutulmamalı, bütün seneye yayılmalıdır.
Bilhassa;
- Orucu zedelememek için titizlik ve hassâsiyet gösterilen haramlardan, gıybetten, şeytânî vitrinlerden kaçınma şuuru; bütün ömre şâmil hâle getirilmelidir.
Hadîs-i şerifte, şeytanların azgınlarının Ramazan’da zincire vurulduğu bildirilir. Bunun mefhûm-i muhâlifi; Ramazan’dan sonra, onların zincirden kurtulacaklarıdır. Kul; düşmanı zincirlere vurulmuşken iradesini güçlendirmeli ve o, esâretten kurtulduğunda, yani Ramazân-ı şerîfin uhrevî iklimi geçtiğinde de onunla mücadele edebilmelidir.
İşte bu şuurla idrâk edilen bir Ramazân-ı şerif, bu şuurla ihyâ edilen bir Kadir Gecesi, kul için ne büyük bir bayram sevincidir:
BAYRAM NEŞESİ
Cenâb-ı Hak, ümmet-i Muhammed’e senede iki bayram lutfetmiştir.
Tefekkür ettiğimizde, bu iki bayramın iki vesileye istinâd ettiği görülür:
- Ramazan Bayramı / Iydü’l-Fıtır; bir aylık oruç, terâvih vesâir ibâdete teksifin akabinde bir mânevî neşve, bir ikram... Âdetâ bir eğitim programının sonunda bir şahâdet-nâme takdim etme merasimi...
Diğer bayram da;
- Kurban Bayramı / Iydü’l-Adhâ da fedâkârlığa, Allah yolunda sevdiklerini infâk etmeye istinâd eder. Gönülleri hac iklimine çağırır.
Demek ki;
Bayram sürûru, Allah yolunda gayretlerde ve ibâdetlerde bedenen yorulanlara, sevdiklerinden fedâkârlık edenlere ikrâm edilen birer atiyyedir.
Yani esasen dünya hayatında kulluk, bülûğ çağından son nefese kadar devam eder ve onda hiçbir fâsıla olmaz. Bayramlar, vazife değiştirerek dinlenme kabîlinden birer ikrâm-ı ilâhîdir. Vazifeden bir paydos değildir.
Bu mânâda gerçek bayram;
- Son nefesi îmân ile, kelime-i şahâdet ile verip Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna yüz akı ile göçebilmektir.
- Kabirde münker ve nekirin suallerine cevap verebilmektir.
- Amel defterini sağ taraftan alabilmektir.
- Mîzanda, hasenat kefesinin ağır geldiğini görebilmektir.
- Sırat’tan geçebilmek, nâr-ı cehennemden kurtulabilmektir.
- Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şefâatine nâil olabilmek, havz-ı Kevser’inden tadabilmek, livâü’l-hamd sancağı altına kabul edilmektir.
Hâsılı;
- Cennette Cemâlullâh’a nâil olabilmektir.
Bu gerçek bayramlara kavuşabilmenin yolunu ise Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri şöyle ifade eder:
“Sırat köprüsü kıldan ince, kılıçtan keskincedir. Dünya hayatında İslâm’ı yaşamak da böyledir. İslâm’ı tam olarak yaşamaya gayret etmek, Sırat köprüsünden geçmek gibidir.
- Burada nefse karşı mücadele güçlüğüne katlananlar, orada Sırât’ı kolay ve rahat geçeceklerdir.
- İslâm’a uymayan, hevâ ve heveslerine düşkün olanlar ise; Sırât’ı geçerken çok büyük zorluk ve meşakkatlerle karşılaşacaklardır.
Bunun içindir ki Allah Teâlâ, İslâm’ın gösterdiği doğru yola; «Sırât-ı Müstakîm» ismini vermiştir. Bu isim benzerliği; İslâm yolunda bulunmanın, Sırat köprüsünü geçmek gibi olduğunu göstermektedir...”
Bize «sırât-ı müstakîm»i gösteren Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir. Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:
“Gel ey gönül! Hakikî bayram, Cenâb-ı Muhammed’e vuslattır. Çünkü cihânın aydınlığı, O mübârek varlığın cemâlinin nûrundandır.”
Bu zorlu ve yüksek hedeflere doğru istikametli bir hazırlık içinde olmadığı hâlde, sadece takvimler bayramı gösterdi diye; büyük sevinçlere gark olmak, yeni ve süslü kıyafetler giyip, dünyevî yiyeceklere, bineklere, eğlencelere dalıp gitmek, ârif gönüllere pek hazin görünmüştür.
Behlül Dânâ Hazretleri bayramı ne güzel tarif eder:
“Bayram; yeni elbiseler giyinmek için değil, ilâhî azaptan kurtuluşa erip selâmet ve emniyette olabilmeyi sağlayacak merhamet tezâhürlerinin gerçekleşebilmesi içindir.
Bayram; güzel binitlere binmek için değil, hata ve günahları temizleyerek nefsi berraklaştırmak ve böylece Allâh’a götürecek bir kalb-i selîme sahip olmak içindir.”
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- şöyle der:
“Bayram o kimse içindir ki; orucu makbul olmuş, çalışması yerinde görülmüş, günahları da bağışlanmıştır. Bugün bize bayramdır, yarın bize bayramdır, Allâh’a âsî olmadığımız her gün bize bayramdır.”
Necip Fazıl merhum da, içtimâî bir bakışa davet ederek; İslâm âleminin yaşadığı maddî ve mânevî onca ızdırap karşısında, gafilce şımarmaya bir mânâ veremeyerek şöyle yazmıştı:
“Deliyi akıllandıracak (gafili şuurlandıracak), muzdaribi sevindirecek büyük bayram hangi (rûhî) hamleye muhtaçtır?
Deliye (gafile) her gün bayram... Muzdaribe hiçbir gün... Allâh’ın gerçek bayramı baş üstüne... Zâlimin sahte bayramı ayak altına...”
Bize bu şuuru kazandıracak hamle; bayramları içtimâî vazifelerle dolu, gerçek merkezine oturtmaktır.
MAALESEF!
Maalesef bugün içtimâî hayatımızdaki birçok şey gibi, bayramlar da hakikî merkezinden kaymış ve uzaklaştırılmıştır.
Ailevî ve içtimâî kaynaşma, buluşma, bir sevinci beraberce paylaşma günleri olan bayramlar; üzülerek söyleyelim ki, tatil günlerine çevrilmiştir.
Bayramda iş, mektep ve vazifelerin tatil edilmesi; insanların ailelerine, akrabalarına eş, dost ve komşularına zaman ayırması içindir. Yoksa sahil beldelerine, kayak merkezlerine gitmeleri için değildir.
Maalesef; bayramlarda tatil yerlerindeki otellerin dolduğunu, trafikte izdiham yaşandığını, şehirlerin boşaldığını duyuyoruz.
Hâlbuki;
Bayramlar; ferdin değil, toplumun mânevî sevinci, bu heyecanın paylaşılması, gönül iklimine girme, bütün müslümanları gönülden kardeş hissedebilmedir.
Bayram; Yaratan’dan ötürü bütün müslümanlara sevgi, şefkat, nezâket ve muâvenettir.
Bayram, insanlık cevherini ortaya koymaktır. Kardeşliğin mâşerî vicdanda yaşanmasıdır.
Bayram; mahzunların, kimsesizlerin ve muzdariplerin gönlünü almakla başlamalıdır.
Nitekim Ramazân-ı şerifte sadaka-i fıtır vâcip kılınmıştır. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, imkânı yeten herkese bu vazifeyi vererek;
“Onları (yoksulları) bu (bayram) gününde aç dolaşmaktan kurtarınız!” buyurdu. (İbn-i Sa‘d, I, 248)
Fıtır sadakası, bir kimsenin bir günlük yiyeceğidir. Diyanet’in bildirdiği rakam asgarî seviyedir. Zekât da bir müslümanın maddî mükellefiyetlerinin asgarî ölçüsüdür.
Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmanın ölçüsü, asgarî hudutlarda pintilik etmek değildir. Sevdiğinden ikrâm etmek, hattâ gerekirse canından koparıp vermektir.
Nice esmâ-i hüsnâsı içinde, bize en çok Rahmân ve Rahîm (rahmeti sonsuz ve devamlı olan) isimlerini telkin buyuran Rabbimiz; bizim de birer rahmet insanı olmamızı arzu etmektedir. Gönüllere girmek, Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmanın en bereketli yoludur. Yûnus Hazretleri ne güzel söyler:
Yûnus Emre der hoca,
Gerekse var bin hacca.
Hepisinden iyice,
Bir gönüle girmektir!
Büyük velî Seyyid Ahmed Yesevî’nin şu hikmetli mısraları da aynı hakikati terennüm eder:
Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol sen,
Öyle mazlum yolda kalsa, hem-dem ol sen,
Mahşer günü dergâhına mahrem ol sen!..
Akıllı isen, gariplerin gönlünü avla,
Mustafâ gibi ülkeyi gezip yetim ara!..
Mustafâ es-Sibâî bu hakikate işaretle şöyle der:
MEDENİYET FARKI
“Toplumların ahlâkını öğrenmek isteyen, onların bayramlarına bakmalıdır. Çünkü toplumun seciyesi, temâyül ve alâkaları gerçek hâliyle bayramlarda ortaya çıkar.
Saâdetli bir toplum; bayramlarında içtimâî ahlâkın en yüksek zirvesine çıktığı, insânî şuurun en uç noktalara uzandığı bir toplumdur. Bayramlarında birlik beraberlik içinde, yardımlaşan, birbirine merhametle ulaşan, her kalbin sevgi, sadâkat ve şefkatle attığı toplumdur.” (Ahlâkuna’l-İçtimâiyye, s. 171)
Bu ölçüyle baktığımızda görürüz ki;
Batıdan taklitle toplumumuza sokulmaya çalışılan, yılbaşı, sevgililer günü vb. menfî birtakım günler; nefsâniyetin, bencilliğin, tüketim çılgınlığının, israfın, fısk ve fücûrun sergilendiği gaflet günleridir.
Anneler günü, babalar günü diye duyguları istismâr ederek ileri sürülen günler de, kapitalist dünyanın mal satma bahanelerinden ibarettir.
Hâlbuki güzel dînimiz İslâm, her günün ve her gecenin annelerimize ve babalarımıza hürmet ve hizmet günü olarak değerlendirilmesini emreder.
Batıdan ithal edilen o günlerin içinde hiç yetimler günü yok, hiç muzdaripler günü yok!..
Rabbimiz bizden; her günü, her geceyi, yetimler, mahrumlar, bîkesler, yalnızlar ve çaresizler günü olarak değerlendirmemizi istiyor.
Ramazân-ı şerîfi bu şuurla ihyâ etmemiz ve ardından bütün seneye bu gayretleri yaymamız, bu bereketli günlerden istifâdenin en güzel şekli olacaktır.
Bu idrak ışığında;
Bizim bayramlarımız; fedâkârlık, merhamet ve paylaşma günleridir.
Bayramlar, vefâ günleridir.
Bayramlarda; mahzun serviler altında, bizden Fâtihalar bekleyen geçmişlerimizi ziyaret etmeyi asla ihmâl etmemeliyiz. İnfaklarımız yanında, geçmişlerimiz adına da sadakalar vermemiz, onlar için ne güzel bir ikramdır.
Bayramlar, hayatta olan anne-babamızın ellerini öpüp hayır-duâlarını alma günleridir. Akrabalarımızın hâl ve hatırlarını sorma; onlara latif bir şekilde hayrı, hakkı ve sabrı tavsiye etme günleridir.
Bayramlar; bütün içtimâî vazifeler yanında, aynı zamanda birer ibâdet demidir.
Hadîs-i şerifte buyurulur:
“Ramazan ve Kurban bayramı gecelerini, sevâbını Allah’tan umarak ibâdetle ihyâ edenlerin kalbi, -bütün kalplerin öldüğü günde- ölmeyecektir.” (İbn-i Mâce, Sıyâm, 68)
Bayramlar saâdet dolu rahat zamanlardır. Böyle zamanlarda gevşekliğe düşme endişesi vardır. Hadîs-i şerifte buyurulur:
“Zorluk zamanında duâsının kabul olmasını isteyen, rahat zamanda da duâyı bol yapsın.” (Tirmizî, Deavât, 9)
Bu yıl bayramın tevâfuk ettiği Mart ayı, Çanakkale zaferini de bizlere hatırlatmaktadır. Çanakkale; maddî gücün, mâneviyat karşısında mağlûp olduğu, ilâhî yardımın tecellî ettiği tarihî bir ibret levhasıdır.
Çanakkale Harbi’nden bir ilâhî yardım sahnesi:
BULUT İÇİNDE BAYRAM NAMAZI
Çanakkale Harbi’nin devam ettiği günlerde bir Ramazan bayramı arefesiydi. Cephe kumandanı Vehip Paşa, 9. Tümen’in genç imamını çağırarak mahzun bir şekilde istemeye istemeye şöyle dedi:
“–Hâfız! Yarın Ramazan bayramı. Asker toplu olarak bayram namazı kılmak istiyor. Ne dediysem, vazgeçiremedim. Ancak böyle bir şey; pek tehlikeli, yani düşmanın arayıp bulamayacağı toplu bir imha fırsatı olur. Münasip bir dille bunu erâta sen anlatıver!..”
İmam Efendi, Paşa’nın yanından henüz ayrılmıştı ki, karşısına nur yüzlü bir zât çıktı ve;
“–Oğlum! Sakın ola askerlere bir şey söyleme! Gün ola hayır ola; Allah ne derse, öyle olur!” dedi.
Ertesi sabah, herkesi hayrette bırakan ilâhî bir tecellî yaşandı. Gökten hevenk hevenk bulutlar indi ve gönlü Allâh’a kulluk aşkıyla dopdolu olan mü’min askerlerin üzerini kapladı. Onları dürbünle gözleyen düşman kuvvetleri, artık bembeyaz bulutlardan başka bir şey göremez oldu. O sabah; bambaşka bir mânevî heyecan içinde kılınan bayram namazında alınan gür tekbirler, dalga dalga semâya yükseliyordu. Nur yüzlü ihtiyar zât, Fetih Sûresi’nden bir kısım âyetleri tilâvet ederken; askerlerin gönüllerinden taşan kelime-i tevhid sesleri, birer îman sayhası hâlinde düşman saflarından bile duyulmaktaydı.
İşte bu esnada İngiliz kuvvetleri arasında büyük bir kargaşa baş gösterdi. Zira çeşitli İngiliz sömürgelerinden kandırılarak toplanıp getirilmiş bulunan bir kısım müslüman askerler; yine kendileri gibi müslüman bir toplulukla savaştıklarını, işittikleri tekbir ve tevhid seslerinden anlamışlar ve bunun üzerine isyan etmişlerdi. Ne yapacağını şaşıran zâlim İngilizler; onların bir kısmını kurşuna dizdi, diğerlerini de alelacele cephe gerisine çekmek zorunda kaldı.
Bayramlar; bu gibi millî ve mânevî hâtıraları evlâtlarımıza aktarabilmemiz, onlara kendi kültür ve medeniyetimizi tanıtmamız için de büyük birer vesiledir.
Evlâtlarımız;
- Bayram âdet ve usûllerini öğrenmeli, bayramda hizmete, ikram ve cömertliğe alıştırılmalıdır.
- Onlara bayram harçlığı verirken, bir kısmını da infâk etmesi öğüdüyle vermek ve buna zemin hazırlamak çok faydalı olacaktır.
Muhterem pederim Musa Efendi; bizi Eyüp Sultan, Emir Sultan gibi camilere götürür, önceden hazırlanan hediyeleri, oradaki mahrumlara bizzat vermemizi sağlar ve bir mü’mini sevindirme ve duâsını alma heyecanını yaşamamızı temin ederdi.
- Evlâtlar, büyüklere hürmet ve küçüklere merhamet esaslarını bayramlarda kazanmalıdır. Odalarına çekilip, telefon ve tabletleriyle meşgul olmalarının uygun olmadığı kendilerine güzelce tembih edilmeli; büyüklerin hizmetinde olup, sohbetlerinden istifâde etmeleri sağlanmalıdır.
- Tarihimizdeki muazzam şahsiyetleri, mâneviyat büyüklerini, medeniyetimizin şâhidi mimarî âbideleri ziyaret ederek öğrenmelidir.
Bayramlar, küskünlerin barıştırılmasına da güzel bir vesiledir. Gönüllerin yumuşadığı bugünler;
“Aranızı düzeltin!” (el-Enfâl, 1) emr-i ilâhîsine ittibâ etmek ve aracı olmak için en güzel fırsattır.
Cenâb-ı Hak, bütün bu tavsiye ettiğimiz hususları gerçekleştirebilmeye muvaffak eylesin. Zira;
MUVAFFAKİYET O’NDAN...
Şu kıssa bu hakikati ve gerçek bayramın mânevî derinliğini ne güzel anlatır:
Bir gün, bir kişi, Hâce Azîzân’ın yani Sâdât-ı kiramdan Ali Râmitenî Hazretleri’nin huzûrunda;
“Âşıklar bir demde iki bayram ederler.” mısraını okuyunca o;
“–Hayır! Üç bayram ederler.” buyurdu. O zât bu sözün mânâsını sorunca Hâce Azîzân -rahmetullâhi aleyh- şöyle îzâh etti:
“–Kulun bir kere Allah Teâlâ’yı zikretmesi, Hak Teâlâ’nın onu iki zikri arasında gerçekleşir.”
Yani Hak Teâlâ önce kendisini zikretmesi için o kula yardım eder. Bu sayede kul zikre muvaffak olur. Sonra Allah Teâlâ kulunun zikrini kabul şerefiyle müşerref kılar. Tevfîk, zikir ve kabul... Bir nefeste yaşanan üç bayram...”
Hak dostlarından Hacı Bayrâm-ı Velî de, asıl adı Nûman iken, mürşid-i kâmili Somuncu Baba ile mülâkî olduğu bir bayram günü münasebetiyle, «Bayram» ismini almıştır. Bu sevincini de şu mısralarla ifade etmiştir:
Bayram’ım imdi, Bayram’ım imdi,
Bayram edersin yâr ile şimdi.
Hamd ü senâlar hamd ü senâlar,
Yâr ile bayram kıldı bu gönlüm.
Cenâb-ı Hak; Ramazân-ı şerîfi ve Kadir Gecesi’ni en güzel şekilde idrak ve ihyâ edebilmemizi, böylece af ve mağfirete nâil olarak gerçek bayramlara erişebilmemizi nasip buyursun.
Bu mübârek mevsimde lütuf buyurduğu rûhâniyet ve mâneviyâtı, seneye ve ömre yayabilmemizi müyesser eylesin.
Âmîn!..