Sevindirerek Sevinmek İkrâm Ederek Doymak

Hazret-i Mevlânâ’nın Gönül Deryâsında Sır ve Hikmet İncileri

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2020 Ay: Nisan, Sayı: 183

NEBÎLER SİLSİLESİNDEN BİR İBRET

Zülkarneyn -aleyhisselâm-; ömrünü tebliğ gayesiyle, cihânın her tarafına seferler ile geçirmiş nebî yahut velî olan bir hükümdardır.

Yaptığı seferlerden birinde; ölüm endişesi ve nefis engelini aşmaya çalışan bir kavimle karşılaştı.

Oradaki insanların; dünya serveti nâmına altın, gümüş gibi hiçbir şeyleri yoktu. Rızıkları sebzeden ibaretti. Ayrıca bu kavimde herkes; kendi mezarını kazar, her gün onu temizler ve ibâdetlerini burada yapardı.

Zülkarneyn -aleyhisselâm-, onların hükümdarlarına;

“–Bu hâliniz nedir? Sizdeki bu hâli kimsede görmedim!” dedi.

Hükümdar şu ibretli cevabı verdi:

“–Evet biz, altın ve gümüşe kıymet vermiyoruz. Çünkü baktık ki bir kimsenin eline bunlardan bir miktar geçince, bu sefer daha fazlasını isteyerek huzuru bozuluyor… Onun için dünyalık peşinde değiliz.”

Hazret-i Zülkarneyn yine sordu:

“–Bu mezarlar nedir? Neden bunları kazıyor ve ibâdetlerinizi burada yapıyorsunuz?”

Hükümdar şöyle cevap verdi:

“–Dünyalık peşinde koşmamak için bunu böyle yaptık. Mezarları görüp de günün birinde oraya gireceğimizi hatırlayınca, her şeyden vazgeçeriz.”

Kıssadan hisse şudur ki;

Birçok insan, elinde bulunan mal ve mülkün zebûnu olmuştur. Servetin Allah emâneti bir malzeme olduğunu unutan, cimrilik ve isrâfa düşen gafiller; büyük bir vebâle ve zor bir hesaba dûçâr olurlar.

Mal ve mülkün câzibesi, insanı tesiri altına alır ve yanlışlara sürükler. Bir başka ifadeyle paranın kaderi, insanın kaderine müdâhil olur.

Yani para, kazanılışındaki mânevî temizlik durumuna göre, lâyık olduğu yere gider; sahibinin iradesini de kendi gittiği yere doğru istikametlendirir.

BİRİKTİRME HIRSI

Sahâbeden Ebû Zer -radıyallâhu anh- nakleder:

Hazret-i Peygamber’le Medine kenarında bir taşlık arazide yürüyorduk. Karşımıza Uhud Dağı çıktı. Hazret-i Peygamber bana;

“–Yâ Ebâ Zer!” dedi.

Ben de;

“–Buyur yâ Rasûlâllah!” dedim.

Buyurdu ki:

“–Yanımda şu Uhud Dağı kadar altın olsa, bu beni sevindirmez. Bir borcu ödemek için ayırdığım hâriç, yanımda bir dinar bulunduğu hâlde üç gün geçmesini istemem.” (Müslim, Zekât, 32; Buhârî, İstikrâz, 3)

Hümeze Sûresi’nde Rabbimiz; parayı biriktirip, sayıp duran ve infâk etmeyenleri azâb ile tehdit etmiştir.

Tevbe Sûresi’nde de, altın ve gümüşleri biriktirip Allah yolunda infâk etmeyenlerin kıyâmette ateşte kızdırılmış altın ve gümüşlerle dağlanacakları bildirilmiştir. (et-Tevbe, 34-35)

İnfâk etmeyen cimrilerin son nefesteki pişmanlıkları ise şöyle beyan buyurulur:

“Herhangi birinize ölüm gelip de;

«Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip sâlihlerden olsam!» demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan infâk edin.” (el-Münâfikûn, 10)

Cömertlik, hidâyet ve Hakk’a dost olma yolunun birinci ve zarûrî şartıdır. Cimrilik ise, bu mânevî nimetlerden mahrumiyet sebebidir. Hazret-i Mevlânâ; bu hakikati şöyle anlatır:

“(Ey Rabbim!) Göklere mîrâc için kullarının önüne koyduğun gizli merdivenden cimriler, hasis ve gafil kişiler faydalanamaz.

Ancak emin kişilere, sâlih ve cömert kişilere mîrac merdivenini gösterirsin ki, ruhlar kervanı oradan çıkarak Sen’in göklerine doğru yükselsinler.” (Dîvân-ı Kebîr) Nitekim ârif zâtlar şöyle îkāz etmişlerdir:

“Şu üç kişi; Allah dostu olamaz:

  • Kibirli,
  • Cimri ve
  • Ahmak.”

Hazret-i Mevlânâ, gönül dünyasından bu çirkin sıfatları bertaraf edebilenlerin nâil olacakları mânevî kıvâmı şöyle tarif eder:

“Gönül bahçesine girersen, hoş kokular elde edersin; göklere kanat açarsın da, melekler gibi ay yüzlü olur, nurlar saçarsın!

Aşk, seni kandildeki yağ gibi yaksa yandırsa, ne mutlu sana! O yanışla, etrafındakilere yararlı olursun; karanlıkları aydınlatırsın!

Sen, her eve pencere olursun; yani, Hak yoluna düşmüş kişilerin gönüllerine senden nur doğar! Her bağ, seninle gül bahçesine döner, senlikten benlikten kurtulur. Kendi varlığını yok edersen, sen benimle olmaksızın ben olursun!”

[Sen çıkınca aradan,

Kalır seni Yaradan!

sırrına mazhar olursun.]

“Gerçek aydınlığa kavuştuğun için, artık, aydınlık istemezsin! Kendinle hiç ilgilenmezsin; padişah gibi, fakirleri, kimsesizleri yedirip içirirsin! Yani, mânâ yoksullarını nûrunla aydınlatırsın! Etrafa mânevî nurlar saçtığın hâlde, kendin ay gibi, bulutlar arkasına gizlenirsin, karanlıklar ararsın! (Hiçliği yaşarsın, mütevâzı olursun.)

Can istemezsin, can bağışlarsın; her derde derman olursun! Sen, kendinden geçtiğin için, kendi yarana merhem aramazsın da, başkalarının yaralarına merhem olursun!” (Dîvân-ı Kebîr)

Hazret-i Mevlânâ’nın tarif ettiği bu seviyenin en zirve temsili, Rasûlullah Efendimiz’in hayatında temâşâ edilir. Fahr-i Kâinât Efendimiz’in hâne-i saâdetlerine ganîmetler ve hediyeler gelirdi. O mübârek hânelerde ise üç gün üst üste buğday ekmeği piştiği ve ondan yenip doyulduğu görülmezdi. Çünkü Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, açları doyurmakla doyuyordu. Muhtaçlara ikrâm etmek, O’na açlığını unutturuyordu.

İnsanın, dünyada emânetçi olduğu her imkânı böyle bir âhiret sermâyesi yapabilmesinin önünde iki engel vardır:

NEFİS ve ŞEYTAN

Nefsin açgözlülüğü ve bencilliği, diğer taraftan da şeytanın nefsânî telkinleriyle; gafil insan elindeki sermayeyi, cimrilik ve israf ile nefsine tahsis etme yoluna gider. Şahsiyetindeki eksikliği telâfi etmek için, lüks, moda ve benzeri israflara girişir.

Hâlbuki bu cihanda; dünya ve âhiret, beden ve ruh, nefis ve kalp dâimâ ters yönlere çağırırlar. Birine yönelen diğerini ihmal etmiş ve zayıflatmış olur.

Hazret-i Mevlânâ bu hakikatleri ne güzel ifade eder:

“Beden gece-gündüz ekmekle gelişmekte, dallanıp yapraklanmaktadır. Ama can dalı da onun yüzünden yapraklarını dökmekte, güz mevsimine girip sararmaktadır.

Beden azığı hemen can azığını keser, bunu azaltmak öbürünü çoğaltmak gerek. Âyet-i kerîmede;

وَاَقْرِضُوا اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا

«Allâh’a güzel bir borç verin!» buyurulmuştur. Sen de bu beden azığından borç ver. Yani yiyeceğini mümkün olduğu kadar azalt ki, karşılığında gönlünde hakikat çimenleri yetişsin.

Borç ver, şu beden lokmasını azalt da, sana hiç bir gözün görmediği yüz belirsin, görünsün. Yani; «Fakirlere zekât ve sadaka ver, az ye!» demektir.”

Hakikaten kişi ne kadar israf ederse, infaktan o kadar uzak kalacaktır. Hazret-i Ali buyurur:

“Fakir, ancak zenginin isrâfı nisbetinde aç kalır!”

O hâlde;

Nefsin ihtiyaçlarını murâkabe altına almak ve onun israf etmesine fırsat vermemek lâzımdır. Ramazân-ı şerif de bu disiplinin kazanılması için en elverişli zamandır. Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:

“Beden (az yemekle) kendisini fazlalıklardan, içindeki pislikten boşaltırsa; mânevî misklerle, kıymetli incilerle dolar.”

Tasavvufta, nefisle mücâhedede üç husûsa dikkat çekilmiştir:

Kıllet-i kelâm: Az konuşmak.

Kıllet-i taâm: Az yemek.

Kıllet-i menâm: Az uyumak (geceleri ihyâ etmek).

Hazret-i Mevlânâ, nefis terbiyesinde kıllet-i taâm / az yemek usûlünü şöyle ifade eder:

“Mideni dün, mayalı, mayasız ekmekle doldurmuştun: Uyku gözlerinden akıyordu: işte aradığını buldun, al bakalım!..

Doyasıya yemekten sonra ne gelir? Ya gaflet uykusu ya dışarıya çıkma ihtiyacı!.. Öyle ya acı patlıcanın eşi dostu nedir? Ya sirke ya sarımsak!..

Yâ Rab!.. Sen kendi temiz rızkınla şu nefsi doyur da pis köpekler gibi her lokmayı kabul etmesin!..

Yemekte kifâyete riâyet edilirse, gönülden mânevî feryatlar duyulur. Çok yemek yendikten sonra ise işkembeden sesler çıkar!

Hocam! Rûhun feryâdını istiyorsan yan yakıl, lokmayı azalt; işkembenin sesini diliyorsan al önüne kâseyi!..” (Dîvân-ı Kebîr)

HAK’TAN HALKA, HAK’TAN HAKK’A…

Mânâ ve hikmet nazarıyla bakılırsa; bir mü’minin infâk ettiği mal, Cenâb-ı Hakk’a aittir. Mülk Allâh’ındır. Kul emânetçidir. Kulun; emânetçisi olduğu malı, mülk sahibinin kaidelerine göre kullanması îcâb eder. O emâneti; îcâb ettiğinden fazla şekilde nefsine tahsis etmesi, âdetâ bir hırsızlıktır.

İbretlik bir manzaradır ki;

Mültecîlere yardım etmemek, ellerindeki serveti onlarla paylaşmamak için cimrilik eden Avrupa ülkeleri, salgın hastalık esnasında kat kat fazlasını harcıyor ve kaybediyor.

Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:

“İyi günlerinde fakirlerin, gariplerin, muhtaçların gönlünü al! Onların gönlünü almak, başa gelecek belâları def eder.

Muhtaç senden hâlini arz ederek bir şey isteyecek olursa, ver! Vermediğin takdirde, bir zâlim çıkar, senden zorla alır.”

Türkiye’miz ise, mahdut imkânlarına rağmen 2011 yılından bu yana ülkemize sığınan Suriyeli mültecîlere kol kanat gerdi. İnşâallah Rabbimiz; bu cömertlik bereketiyle, ülkemizin bu belâdan daha hafif bir şekilde çıkmasını nasîb eyler.

Zira hadîs-i şerifte buyurulur:

“Sadaka belâyı def eder.” (Bkz. Tirmizî, Zekât, 28/664; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 108)

Âyet-i kerîmede buyurulmuştur:

“…Sadakaları Allah alır…” (et-Tevbe, 104)

O hâlde tasadduk; bir bakıma Hak’tan alıp halka vermek, bir bakıma da Hak’tan geleni yine Hakk’a iade etmektir ki, Cenâb-ı Hak, râzı olsun ve ebedî ikramlarla mükâfatta bulunsun…

Mülkün Cenâb-ı Hakk’a ait olduğunu idrâk edenler ise, gönül huzuru ile infâk ederler. Hazret-i Mevlânâ şöyle hulâsa eder:

“«–Yazık olur!» diyorsun, acıyorsun. Bana; «Çok sarf ediyorsun, çok infâk ediyorsun!» diyorsun.

Hâlbuki sarf ettiğim, harcadığım benim değil ki, O’nun malını harcıyorum ben!..

Şu sermâyeyi bilmiyorsun sen; iki âlemin de kazancı ve kârı, yer yer gezip kazanmakla elde edilmez, cömertlikle elde edilir.” (Dîvân-ı Kebîr)

Çünkü kanaat, tükenmez bir hazinedir. Gerçek zenginlik gönül zenginliğidir. Sadaka malı eksiltmez, bilâkis bereketlendirir.

SADAKA MUHAFAZA EDER

Hazret-i Mevlânâ, şu vecd ve heyecan dolu ifadelerle cömertliğe teşvik eder:

“Ey gül bahçesinin selviye benzer gülü! Fakirleri, muzdaripleri gör gözet; bir somun ver, yüz tane al; hadi, bir şeyler ver yoksullara!

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ’in sözünü duy;

“Sadakayla altın ve gümüş azalmaz!” (Müslim, Birr, 69) buyurdu; hadi, bir şeyler ver yoksullara!..

Bir tohum ekersen yüz başak biçersin; peki, ne diye oyalanıyor, gecikiyorsun? Hadi, bir şeyler ver yoksullara!..

Az ver, çok karşılığı seyret!..

Gönül yap, senin de gönlün yapılsın, başkalarının müşküllerini hâllet, senin müşküllerinin nasıl açıldığını gör; hadi, bir şeyler ver yoksullara!

Sadakan Cenâb-ı Hakk’a gider, ulaşır da o kargaşalarla dolu gecede sen rahatça uykuya dalarsın, o sadakan seni bekleyip korur; hadi, bir şeyler ver dervişlere!..

Hürmet et, hürmet gör. Nimet ver, nimet bul. Merhamet et, sana da merhamet etsinler; hadi, bir şeyler ver yoksullara!..” (Dîvân-ı Kebîr)

Hadîs-i şerifte, Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ; Yahyâ -aleyhisselâm-’ın vaaz ve nasihatleri arasında sadakanın nasıl bir felâh ve kurtuluş vesilesi olduğunu şöyle beyan buyururlar:

“…Allah size sadakayı emretti. Bunun misâli de şu adamın misâline benzer:

Düşmanlar onu esir edip ellerini boynuna bağlamışlar ve boynunu vurmaları için cellâtlara teslim etmişlerdir. Adam;

«Ben az veya çok (malımı) vererek kendimi fidye mukabilinde kurtarmak istiyorum.» der ve nefsini fidye ödeyerek kurtarır…” (Tirmizî, Edeb, 78/2863; Ahmed, IV, 130, 202)

Bu dünya; zahmetlerin, meşakkatlerin ve nefse ağır gelen gayretlerin yurdudur. Lâkin âhirete yakîn ile îmân eden mü’minlerin nazarında dünya ehemmiyetsizleşir ve âhiret, yegâne hayat hükmünü alır. Bu idrâk ile esas hayat olan âhirette selâmete kavuşmak için, dünyada tahammül edilecek her şey kolaylaşır.

GERÇEK BAYRAM

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Sevgilinin azarını (celâlini, zor emirlerini) görüp de ümitsizliğe düşme; oruç zahmetinden sonra bayram günü, gelir çatar.” (Dîvân-ı Kebîr)

Bu hakikati idrâk edemeyen ve gayretlere karşı tembellik gösteren gaflet ehlini ise Hazret-i Mevlânâ şöyle îkāz eder:

“Huyu hırstan ibaret; mala, mülke, dedikoduya âşık, cimri nefis; rahmet definesini elde etme gayretlerine aldırış etmez oldu.

Kendine gel ey gönül! «Zahmet çekmeye gücüm, kuvvetim yok!» deme; şu ahmaklığından vazgeç!

Herkesin zahmetini bol bol çekiyorsun da defineye, hazineye gelince; «Gücüm, kuvvetim yok!» diyorsun, bu nedir? Bu ancak hasis ve ahmak olmaktır.” (Dîvân-ı Kebîr)

Gafil ve cimri insan, paranın saâdet getireceğini zanneder. Hâlbuki, dünyada görüyoruz ki, nice servet sahibi gafiller; intiharlar, bunalımlar, alkolizm, uyuşturucu, kumar ve benzeri iptilâlara dûçâr olmaktadır.

Gerçek saâdet, gönül huzurundadır. Hakk’a râm olmaktadır.

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

“…Bilesiniz ki, kalpler ancak Allâh’ı anmakla mutmain olur (huzura kavuşur).” (er-Ra‘d, 28)

Âhireti unutan ve dünya ile tatmin olmaya çalışan gafiller için, içinde bulunduğumuz tedbir günleri de çok kasvet vericidir. Çünkü, eğlence yerlerine gidemiyor, evde mahpus kalıyor.

Buna mukabil, bir müslüman, içinde bulunduğu her şarttan istifâde etmeyi bilir.

Evlere kapanma durumunda kalan kardeşlerimiz, vakitlerini en güzel şekilde değerlendirmelidir:

  • Yavrularını, televizyon ve internetin şerrinden muhafaza etmelidirler. Evlâtlarıyla sohbet etmeli, onların İslâmî kültürünü artırmaya gayret etmelidir.
  • Kur’ân tilâveti ile her zamankinden daha fazla meşgul olmalıdır. İbâdet için meydana gelen bu fırsatı ganîmet bilmelidir.

Bu günlerden âdetâ bir îtikâf mâhiyetinde istifâde etmelidir. Allah ile olan, yalnızlık hissetmez.

Hazret-i Mevlânâ sâlih insanların gönüllerinde yaşadığı saâdeti, bayram sevinci ile îzâh eder:

“Ârifle âşığa her nefeste bir bayram var; bayram gelsin diye bir yıl beklemelerine lüzum yok.”

“(Ey Hak dostu!) Senin yüzünü gördük mü, bayram olur bize; gel a bayram, bir bayram getir bize!..”

“Size, bir yılda iki bayram var; bizim işimizdeyse her nefeste, yüzlerce bayram!..

Sizin bol bol gümüşünüz, altınınız olsun; sıkıntıları gideren Yaratıcı’nın cemâli de bizim olsun.

Sizin, sayısız Arap atlarınız olsun; Ahmed-i Muhtâr’ın Burâk’ı da bizim olsun!

Dünya; tamamıyla bayram olsa, yani neşe dolsa dahî, dünya sizin olsun; Sevgili bizim olsun, yeter bize!..” (Dîvân-ı Kebîr)

Hak dostlarından Behlül Dânâ da gerçek bayramı şöyle tarif eder:

“Bayram; güzel ve yeni elbiseler giyenler için değil, ilâhî azaptan emîn olup ebedî hüsrandan kurtuluşa erenler içindir.

Yine bayram; güzel güzel binitlere binenler için değil, hata ve kusurlarını terk ederek hâlis bir kul hâline gelebilenler içindir…”

Dünyada gelen bayramlara seviniyoruz.

Hâlbuki;

  • Esas bayram; son nefeste îmân ile, yüz akı ile göçebilmektir.
  • Esas bayram, mîzanda hayırların ağır gelmesidir.
  • Esas bayram, amel defterini sağdan alabilmektir.
  • Esas bayram; şefâat-i Rasûlullâh’a nâil olabilmek, âhirette Fahr-i Kâinât Efendimiz’in merhamet kanatları altında olabilmektir.
  • Esas bayram, cennette Cemâlullâh’a nâil olabilmektir.

Bu gerçek bayramın yolunu da, bize Ramazân-ı şerif bildiriyor:

Hayatı Ramazan muhtevâsında geçirip, son nefeste bayrama ulaşabilmek ne büyük bahtiyarlıktır!..

Ubeydullah Ahrâr Hazretleri şöyle nakleder:

“Bir aziz zât, Nakşibend Hazretleri’ni vefâtından sonra rüyasında görmüş ve ona sormuş:

«–Efendim, ebedî kurtuluşumuz için ne yapalım?»

Hâce Hazretleri şu cevabı vermiş:

«–Son nefeste neyle meşgul olmak gerekiyorsa onunla meşgul olun!»

Yani; son nefeste nasıl ki tamamen Hak Teâlâ’yı düşünmeniz lâzımsa, hayatınız boyunca da o şekilde uyanık olunuz!”

Bunun için de dâimâ tefekkür hâlinde olmamız lâzım. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurur:

“Bütün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça hatırlayınız!” (Tirmizî, Kıyâmet, 26)

Ârifler demiştir ki:

“İki şeyi unutma:

  1. Allah-celle celâlühû-yi…
  1. Ölümü…”

Bilhassa bu Ramazân-ı şerifte, her gördüğümüz şeyde Cenâb-ı Hakk’ı hatırlayalım. Bu tefekkürü kalbimize öğretelim.

Âhireti de unutmayalım. Zerrelerin hesabı olduğunu dâimâ kendimize hatırlatalım.

“İki şeyi de unut:

  1. Sana yapılan fenalıkları.
  1. Yaptığın hayırları.”

Yaptığın hayırları unut ki, sana bir enâniyet getirmesin. Nefsin, bundan kendine bir pay çıkarmasın.

Sana yapılan fenalıkları unutmak ise kardeşliğin tezâhürüdür. Unutma ki; sen de kardeşin gibi, hata eden ve af dilenen bir kulsun. Sen de Allâh’ın Afüvv isminden af dileneceksin. Kardeşini affet ki, ilâhî affa nâil ol!..

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“…Allâh’ın sizi affetmesini istemez misiniz?…” (en-Nûr 24/22)

Fazîletli davranış, bir fenalığı bahane ederek, dostluğu bozmak değil; affı vesile ederek, kardeşliği ve dostluğu elde edebilmek ve artırabilmektir.

Âyet-i kerîmede bunun yolu şöyle tarif edilir:

“… İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman (göreceksin ki); Sen’inle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost oluvermiştir.” (Fussilet, 34)

Bu kolay bir iş değildir. Müteâkip âyette Cenâb-ı Hak;

“Bu güzel davranışa, (bu fazîletli seviyeye) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan ve olgunluktan) büyük payı olanlar kavuşturulur.” (Fussilet, 35) buyurur.

Demek ki burada merhameti tahsil edebilmek lâzımdır. Bu kalbin tahsilidir. Meselâ Hazret-i Mevlânâ’da bu merhamet, bir fikir, zihne depo edilen bir bilgi olarak mevcut idi ama kalbî hayata geçmesi, Şems ile oldu.

“Şems Hazretleri bana, dünyada bir üşüyen varsa ısınamamayı öğretti.” buyurmaktadır. Bu öğretiş, hissettirmek, yaşamak ve yaşatmaktır.

Cenâb-ı Hak, îman kardeşliğine çok ehemmiyet verir. Birbirini Allah için sevenlerin, başka bir gölgenin olmadığı o dehşetli günde, Arş’ın gölgesinde bulunacaklarını bildirir.

Ancak bu dostluk, çay-kahve kardeşliği zannedilmemelidir. Allah için fedâkârlıklarla dolu, güzel ahlâk ve hüsn-i muâmele ile dolu bir kardeşliktir.

Unutmamalıyız ki;

Cenâb-ı Hak, kullarını sevindirenlerden râzı olur. Bayram vesilesiyle muzdariplerin ızdırâbını dindirenlerden râzı olur. Yetimleri tebessüm ettirenlerden râzı olur. Zor zamanlarda, kendi imkânlarıyla mahrumların sıkıntılarını telâfi edenlerden râzı olur.

İlâhî rızâya nâil olanlar; dünyada da âhirette de huzur, sevinç ve saâdet içindedirler. Muzdaripleri sevindirmenin sevinci içindedirler. Açları doyurmanın huzur ve itmi’nânı içindedirler.

Yâ Rabbî!..

Gönüllerimize; infâkı, tasadduku ve ihsânı sevdir!.. Bizi dünyada ve âhirette gönül huzuruna ve saâdete eriştir!.. Bizleri yedirdikçe doyanlardan, infâk ettikçe sevinenlerden ve vicdan selâmetiyle huzur bulanlardan eyle!..

Âmîn!..