Ramazan’da Kur’ân ile Yaşamalıyız

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

RAMAZANʼDA KURʼÂN İLE YAŞAMALIYIZ

Cenâb-ı Hak, kullarına bir ikram vakitleri hazırlıyor. Çünkü ümmet-i Muhammedʼi Cenâb-ı Hak seviyor. O ikram vakitlerine kulların da ehemmiyet vermesi lâzım.

Gece ile gündüzün deverânı içinde, seher vakitleri, ikram vakitleri…

Cenâb-ı Hak; وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ buyuruyor. (“…Seher vaktinde Allahʼtan bağışlanma dileyenler.” [Âl-i İmrân, 17])

Cenâb-ı Hak, seherlerde istiğfar kapılarını açıyor, tevbe kapılarını açıyor, ilticâ kapılarını açıyor. Seherlerin ihyâ edilmesi… Bütün mahlûkâtı misal olarak Cenâb-ı Hak uyandırıyor. Kuşlar terennümlerine başlıyor. Çiçekler bile ayrı bir koku, ayrı bir güzellik içinde açıyor, ayrı bir tazelik içinde.

Tabi, insanın hantal kalması, olmuyor. Cenâb-ı Hak, orada seher vakitlerinde, kuluyla beraber olmak istiyor. وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ buyuruyor.

Bilenler, bilmeyenler kimlerdir?

Onların (bilenlerin) bir vasfı da سَاجِدًا وَقَائِمًا seherlerde uyanık olanlar, ilticâ edenler. Yine “ibâdurrahmân”; Allâhʼın rahmetinin tecellî ettiği kullar kimlerdir? Onlara da Cenâb-ı Hak; سَاجِدًا وَقَائِمًا buyuruyor. Geceleri onlar da seherlerde uyanık olurlar, secde hâlinde olurlar, kıyam hâlinde olurlar, tazarrû hâlinde olurlar. (Bkz. ez-Zümer, 9)

Demek ki Cenâb-ı Hak her gün, her gece bize rûhâniyet açıyor. O seherlerde aldığımız rûhâniyetle gündüze gireceğiz. Gündüz o rûhâniyetle, aldığımız o vitaminle, kendimizi birtakım mânevî virüslerden koruyacağız. Sâlihlerle, sâdıklarla beraber olacağız. Oradan inʼikâs, trans, bir beraberlik olacak. Bir rûhâniyetle devam edecek. Yine gece gelecek. Gözümüzü, kulağımızı, her şeyimizi haramlardan koruyacağız. Yine seherlerde Cenâb-ı Hak bizi mânen doyuracak.

Nasıl ki uykuya ihtiyacımız var, rûhumuzun da açlığını duymamız ve seherlerde uyanık olup rûhânî gıdâ almamıza da ihtiyaç var.

Demek ki Cenâb-ı Hak o kadar merhametli ki, gece gündüz içiçe… Fakat tabi burada Cenâb-ı Hak bizim yakınlığımızı test ediyor, seherlerde kalkmamız dolayısıyla.

İkincisi; Cenâb-ı Hakkʼın yine rahmet vakitleri, hafta içerisinde duânın makbul olduğu vakitler, Cuma vakitleri… Demek ki Cuma gününü ihyâ edebilmek… Cuma namazına hazırlanabilmek; temiz elbiselerle, boy abdestiyle, sadakalarla Cuma vaktine hazırlanabilmek. Hattâ birçok eski kumandanlar hücumlarını Cuma namazı vakti yaparlardı. O sırada ümmet duâ edecek, onlar da serhatte harbe girecekler.

Yine aylar içinde üç aylar var, Zilhicceler var, Muharremler var. Fakat tabi üç aylar içinde bambaşka bir Ramazân-ı Şerîf var. Bir rahmet mevsimi, müstesnâ bir mağfiret mevsimi. Cenâb-ı Hakkʼın kullarına ihsânı, muazzam bir lûtuf. Yine onun içinde bir Kadir Gecesi saklı. Cenâb-ı Hak bu mübârek günler için bize şunu bildiriyor, okunan âyet-i kerîmede:

“Oruç sayılı günlerde (tutulur)…” (el-Bakara, 184) Ramazân-ı Şerîfʼte, farz olan. Yine Cenâb-ı Hakkʼın merhameti:

“…Kim hasta olursa, yolcu olursa (oruç tutamazsa) tutamadığı günler için kazâ yapar…” (el-Bakara, 184) buyuruyor Cenâb-ı Hak.

Yine Cenâb-ı Hak merhametini bildiriyor:

“…Fakat güç yetiremeyenler ise fidye verirler…” (el-Bakara, 184) Bir kişiyi doyururlar. Hattâ daha fazla doyururlarsa daha makbul. Tutarlarsa o da makbul.

Fakat Cenâb-ı Hak burada bir ibret; yani bir mâzeret karşısında ilâhî rahmet ve merhametini beyan buyurmaktadır: Oruca güç yetiremeyenler, bir veya fazla fakiri doyuracaklar. Böyle mâzeret dolayısıyla yapılamayan bir ibadet, gönül almak sûretiyle telâfî edilecek.

Demek ki bu mevsim, bir gönül alma mevsimi. Garipler, yalnızlar, kimsesizler ve mâtemlerin civârında bulunabilme mevsimi. Oradan rahmet-i ilâhiyye tecellî edecek.

Hattâ bir âyet-i kerîmede, Bakaraʼda:

“…Sen onları sîmâlarından tanırsın…” (el-Bakara, 273) buyruluyor.

Ondan sonra gelen âyet-i kerîme, bu Ramazan ayının keyfiyetini Cenâb-ı Hak bildiriyor:

“…Kurʼânʼı insanlara bir hidâyet rehberi olarak, hakkı bâtıldan ayıran bir kitap, bu Kurʼânʼın indirildiği bir ay…” (el-Bakara, 185)

Demek ki Ramazân-ı Şerîfʼte Kurʼân ile hemhâl olabilmek (gerekir)… Kurʼân ile yaşanacak. Kurʼân benim ibadette nasıl olmamı istiyor? Benim namazımın nasıl olmasını istiyor Cenâb-ı Hak? Ne buyruluyor:

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

“Müʼminler felâh buldu, onlar ki namazlarını huşû ile kılarlar.” (el-Müʼminûn, 1-2)

Demek ki Cenâb-ı Hak, huşû ile bir namaz istiyor. Demek ki namazımız ayrı bir güzellik olacak. Orucumuz ayrı güzellik olacak. Sadakalarımız, merhametimiz, şefkatimiz, vicdânımız ayrı bir temizliğe kavuşacak.

Ondan sonra gelen âyet-i kerîme -o da çok mühim bir âyet-i kerîme olarak burada zikrediyorum-:

Bir bedevî geldi. Yeni İslâmʼa girmiş bir bedevî… Daha belki eski kalıntı intibâları var. -Sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼe geldi; avâmî bir üslûpla şöyle dedi:

“‒Yâ Rasûlâllah! Rabbimiz bize yakın mı?” dedi. “Yoksa uzak mı?” dedi. Avâmî bir soru sordu.

“‒Ona, yakınsa ben fısıltı hâlinde duâ edeyim, duyar.” dedi. “Yok uzaktaysa bağırarak duâ edeyim, o şekilde duyurmaya çalışayım derdimi.” dedi.

Tabi avam bir şey. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, her şeyden münezzeh; zaman, mekân vesâire, sonsuz güç-kuvvet sahibi. Tabi bu (İslâmʼa) yeni girmiş, daha işin derinine inmemiş bir müslüman. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerîmeyi indirdi:

“Kullarım Sana Benʼi sorduğunda (söyle onlara); «Ben çok yakınım (kullarıma). Bana duâ ettikleri vakit, duâ edenin dileğine karşılık veririm. (Mukâbil bildiriyor Cenâb-ı Hak:) O hâlde kullarım da Benʼim dâvetime uysunlar, Bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.»” (el-Bakara, 186)

Demek ki burada iki şey lâzım. Bir, îman güçlenecek. Îmandan bir tâviz olmayacak. Cenâb-ı Hak îmandan tâviz vermeyenleri Kurʼân-ı Kerîmʼde bildiriyor:

Mûsâ -aleyhisselâm-ʼa karşı Firavunʼun çıkardığı sihirbazları bildiriyor. Onlar da Mısırʼın hazinelerini bir kenara itti, gökten inen bu alâmeti gördükten sonra; “Biz Mûsâʼnın ve Hârunʼun Rabbine secde ediyoruz.” dediler. Firavun kızdı, öfkelendi; “Bana sordunuz mu?!” dedi. “Ona îmân etmek için benden izin aldınız mı?!” dedi. “Size azâbın en çetinini tattıracağım!” dedi. “Kollarını bacaklarını çapraz kesecem, canlı canlı, sizi diri diri, kanlar içinde hurma dallarına astıracağım!” dedi. (Bkz. el-A‘râf, 111-124)

Onlar da o îman vecdiyle dediler ki:

“Firavun! Senin zulmün dünyaya âittir.” dediler. “Sen fiilinde serbestsin, yapacağını yap!” dediler. “Biz nasıl olsa Rabbimizʼe döndürüleceğiz.” dediler. (Bkz. el-A‘râf, 125-126)

Cenâb-ı Hak bize dört sûrede bildiriyor bu hâdiseyi. Yani nasıl bir îman! Fakat öyle dayanılmaz bir hâle geldiler ki, onun üzerine:

رَبَّنَا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ

“…Yâ Rabbi, (dediler, bir tâviz vermeyelim Firavunʼa. Îmânımızdan bir seviye düşürmeyelim.) Üzerimize sabır dök, (sabır yağdır üzerimize) ve canımızı müslüman olarak al.” (el-A‘râf, 126) dediler, bir tâviz vermeden.

Bunu bildiriyor Cenâb-ı Hak. Burada da Cenâb-ı Hak:

“Bana îman ve itaat etsinler, Ben onlara çok yakınım o zaman” diye bildiriyor. (Bkz. el-Bakara, 186)

Yine Cenâb-ı Hak Ashâb-ı Uhdûdʼu; tevhîdi korumak için hendeklerde yakılanları bildiriyor.

Habîb-i Neccârʼı bildiriyor, kendisini taşlayanları bildiriyor; onlara acıyor, duâ ediyor.

Mekkelileri, Medînelileri bildiriyor. Tevbe Sûresiʼnin 100. âyetinde:

“İslâmʼa ilk giren Muhâcirler, Ensâr ve onlara tâbî olanlar”ı bizlere bildiriyor Cenâb-ı Hak.

Demek ki bir Muhâcir Mekkeliler, Medîneliler nasıl bir îman heyecanı, bir ibadet vecdi taşıyorlarsa, bizlerin de aynı o şekilde olmamızı bildiriyor. Öyle olursa “Ben kullarıma çok yakınım.” buyuruyor.

Başka;  وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ buyuruyor; “Nereye giderseniz, O sizinle beraberdir.” (el-Hadîd, 4)

Biz ancak bir mekânda beraber oluruz, insan olarak. Fakat Cenâb-ı Hak, muhâlefetüʼn-liʼl-havâdis: yarattıklarına benzememek…

İkincisi; Cenâb-ı Hak zamandan-mekândan münezzeh. Her yerde, bütün mahlûkâtın her an yanında. Trilyonlarca km. olsa, hiçbir farkı yok. İlâhî, sonsuz azamet sahibi…

Demek ki Cenâb-ı Hak bize bu kadar yakın. Duygularımıza yakın.

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ buyuruyor Cenâb-ı Hak “şah damarından daha yakın” (Kāf, 16) olduğunu bildiriyor. Demek ki biz ne kadar yakınız Rabbimizʼe?..

Demek ki dâimâ bu âyetlerin derinliğine inebilmeliyiz. Bir sahilde denizi seyreden, ancak sahili görür, altındakini görmez denizin. Fakat güçlü bir dalgıç, inebildiği her mesafede ayrı ayrı manzaralar görür. İşte kalbî derinlik de bu.

Cenâb-ı Hak:

فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰیهَا قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

((Nefse) iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” [eş-Şems, 8-9]) buyuruyor.

Kalp fücurdan uzaklaştırılacak… İmtihan olarak nefis verildi. Nefsin şerrinden emin olunacak, uzaklaştırılacak. Kalp Cenâb-ı Hakkʼa yaklaşacak ve kalpteki duygular temizlenecek. Güzel duygular meydana gelecek.

İşte bu duygular, en güzel bize Câhiliye devri gösteriyor: O duygular nasıldı Câhiliye devrinde, İslâm gelmeden evvel? Kız çocuğunu alıyordu, diri diri gömüyordu. Hak-hukuk diye bir şey yok; güçlünün hakkı var, “Güçsüz talihine küssün!” oluyordu. Köle, bir sıfırdı, hiçbir şeyi yoktu. (Sahibi) ikiye bölse testere ile, kimse; “Sen ne yapıyorsun?!” diyemezdi. Böyle duygusuz, vahşi insanlar nasıl merhametli, şefkatli, gözleri yaş dolu, gönülleri rûhâniyet dolu insanlar hâline geldi? Nasıl oldu bu?

İşte; وَيُزَكِّيهِمْ (“…Onları (kötülüklerden) arındıran…” [Âl-i İmrân, 164])Onların duyguları temizlendi.

Demek ki inşâallah bu Ramazân-ı Şerîf bizim daha çok duygularımızı temizler. Ayrıca buyrulan; “itaat ve ibadet” hâlinde bulunuruz ki; Cenâb-ı Hakkʼın yakınlığına nâil oluruz -inşâallah-.

Her ibadet ayrı bir vitamin. Her ibadete muhtaç insan. Namazım var, oruç yok; olmaz! Oruç var, zekât yok; olmaz! O var, bu yok; olmaz! İslâm bir bütündür. Yani birini yapıp birini ihmâl etmek olmaz! Tutarsızlık, olmaz!

Cenâb-ı Hak, اَلنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ (“…kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefs” [el-Kıyâmet, 2]) buyuruyor. Yani tutarsız bir nefis… Hesaba çekileceksiniz, buyuruyor.

Velhâsıl her ibadet bizim ayrı ayrı duygularımızı yıkayacak, temizleyecek.

Oruç, bize şu telkin etmeli en başta:

Fânî nîmetlerin elinden alınacağı bir âhiret yolcusu olduğumuzu hatırlatır. Burada yememiz, içmemiz, meyveler, sebzeler elimizden alınacak, ebedî bir yolculuğa çıkacağız. Beden bitecek, ayrı bir âlemde devam edeceğiz.

Bunun için, nefsânî arzular asgarîye inecek. Bir riyâzat hâli yaşanacak. Rûhânî istîdatlar inkişâf edecek. Ramazân-ı Şerîf, yüksek bir takvâ mevsimi olacak.

Peygamberler, peygamberliğe hep oruçla hazırlandı. Sina Dağıʼnın pek kıymetli peygamberi Mûsâ -aleyhisselâm-, Cenâb-ı Hakʼla mükâlemeye girmeden evvel, 30 gün oruç tutturuldu, 10 gün de ilâve etti; 40 gün. Bir rivâyette, savm-ı visal tutturuldu. İftarsız oruç tutturuldu.

Yûsuf -aleyhisselâm- hazineler veziri oldu. Gıda dağıtırken aç olarak dağıttı ki, ben açların hâlinden anlayayım.

Âişe Vâlidemiz buyuruyor:

“Rasûlullah ve âile efrâdı Medîne-i Münevvereʼye hicret ettikten sonra üç gün üst üste arpa ekmeği ile doymadılar.” (Bkz. Buhârî, Eymân, 22; İbn-i Mâce, Et’ıme, 48)

Efendimiz zaman zaman savm-ı visâl tutardı, iftarsız oruç tutardı. Yani iftar vaktinde orucu bozmazdı, tekrar devam ederdi. Buna ashâb-ı kiram da heveslendiler. Yok, dedi, yasakladı, siz tahammül edemezsiniz, dedi.