Onlar Seherlerde Tevbe Ederler

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

ONLAR SEHERLERDE TEVBE EDERLER

Ondan sonra: Kimler bunlar, mallarını ve canlarını Allah yolunda sarf edenler, Cennetʼi satın alanlar?

Âyet-i kerîme:

اَلتَّائِبُونَ: “Tevbe edenler…” (et-Tevbe, 112) Tevbenin en makbul zamanı;

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ

“…Seherlerde tevbe ederler.” (Âl-i İmrân, 17)

Allâhʼın verdiği, -hiçbir günahımız yok diyelim- Allâhʼın verdiği nîmetlerin bedelini ödememiz mümkün mü? Bize dünyayı verseler, dünyada kalacak. Hidâyetin bedelini ödemek mümkün mü?

Bitmeyen bir ömür başlayacak. يَوْمُ الْخُلُودِ Cenâb-ı Hak (buyuruyor) (Bkz. Kāf, 34). “Bitmeyen bir gün” başlayacak. Cenâb-ı Hak bizi müslüman olarak en büyük ikramda bulundu. Peki biz bunun bedelini nasıl ödeyeceğiz? Mümkün değil. Rasûlullah Efendimiz bile, ayakları şişerdi, secde ettiği yer ıslanırdı.

Demek ki seherlerde kalkacağız kardeşler. Seherleri ihmal etmeyeceğiz. Peygamberlerin ibadetlerinin en mühim anları seherlerde geçiyor.

Ispartalı bir arkadaş dedi. Biz dedi, gül yapraklarını seher vakti toplarız dedi, gül yağı çıkarmak için dedi.

Baktığımız zaman o (vakit) bütün hayvanlar da kalkıyor. Horozlardan başlıyor kalkmak. Bütün hayvanlar uyanıyor.

Cenâb-ı Hak:

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ

(“…Seherlerde tevbe ederler.” [Âl-i İmrân, 17])

سَاجِدًا وَقَائِمًا

(“…(Geceleyin) secde ederek ve kıyamda durarak…” [ez-Zümer, 9])

سُجَّدًا وَقِيَامًا

(“…Secde ederek ve kıyamda durarak…” [el-Furkân, 64])

Cenâb-ı Hak da “uyan(dır)mak” istiyor. Kul, uyanacak. Cenâb-ı Hakʼla beraberliği yaşayacak. Kalp vitaminle dolacak, gıda ile dolacak, mânevî gıda ile. O mânevî gıda ile güne gireceğiz.

وَالْفَجْرِ

(“Fecre andolsun.” (el-Fecr, 1])

O gün bize Cenâb-ı Hak ömür takviminden bir yaprak açacak.

Düşüneceğiz; “Yâ Rabbi!” diyeceğiz. Tabi bu, seherin getirdiği bereket olacak.

Bugün verdiğin nîmetleri ne kadar kendime, ne kadar kendimin dışındakilere? Ne kadar Senʼin rızânı kazanacağım ne kadar? Kirâmen Kâtibîn bugün bana neler yazacak?

Her zaman Cenâb-ı Hak bizim istiğfar hâlinde olmamızı istiyor. Oʼndan bîgâne kalanlar için de, Furkan Sûresiʼnin son âyetinde:

(Ey Peygamber! Onlara) söyle (diyor): Onların duâları olmasa (onların ibadeti), onlar ne işe yarar (diyor)…” (Bkz. el-Furkân, 77)

Cenâb-ı Hak o kadar meziyet veriyor. “Onlar ne işe yarar?” diyor Cenâb-ı Hak. Soruyor…

Onda sonra ne geliyor?

اَلْعَابِدُونَ : buyruluyor. (Bkz. et-Tevbe, 112) Huşû ile ibadet etmek. Bilhassa kardeşler, namazlarımızı cemaatle kılalım. Caminin hakkı var, mescidin hakkı var.

Rasûlullah Efendimiz âmâya bile:

“‒Hayya aleʼs-salâhʼı, hayya aleʼl-felâhʼı duyuyorsan mescide devam et.” buyurdu. (Bkz. Ebû Dâvûd, Salât, 46/553)

Yine namazı cemaatle (kılmak) bir kardeşlik (vesîlesi). Kardeşini görüyorsun mescidde, selâm veriyorsun. Hâlini düşüneceksin. Eğer onun sevinçli günüyse iştirak edeceksin. Mahzun günüyse tesellî edeceksin. Hep İslâm, ictimâîleşmeye (teşvik ediyor). Hac da öyle.

Ondan sonra;

“اَلْحَامِدُونَ” geçiyor. (Bkz. et-Tevbe, 112) Hamd edeceksin.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

(“Hamd, Âlemlerin Rabbi Allâhʼa mahsustur.” [el-Fâtiha, 2])

Cenâb-ı Hakkʼın azametini düşüneceksin; “Aman yâ Rabbi!” diyeceksin. Nasıl ilâhî bir, sonsuz, bir sınır yok, müteâl Allah!..

Verdiği nîmetleri düşüneceğiz, devamlı şükredeceğiz.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (el-Fâtiha, 2)

Her an hamd… Su içtik, besmeleyle başlayacak. Yerken tefekkür edeceğiz bu nîmetleri. Kalkarken de “اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ” diyeceğiz.

Bir iş yapmaya başlarken besmele çekeceğiz. Gücümüzü kuvvetimizi kullanacağız. “Yâ Rabbi! Senʼin verdiğin güç-kuvvetle…” diyeceğiz. Bitince “اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ” diyeceğiz.

اَلسَّائِحُونَ buyruluyor: “…Oruç tutanlar…” (Bkz. et-Tevbe, 112) Demek ki orucun da… Sırf oruç… Mevlânâʼnın dediği gibi;

“Keçinin gölgesini kurban etme!” Bir perhiz günü değil. Gözüne oruç, kulağına oruç, vicdanına oruç…

اَلرَّاكِعُونَ السَاجِدُونَ

“…Rükû edenler, secde edenler…” buyruluyor. (Bkz. et-Tevbe, 112)

Demek ki senin kıldığın namazlar, rükûlar ayrı bir rahmet taşıracak. Rahmet tevzî edecek. Secdeler öyle olacak. Bir huşûya götürecek. Fahşâdan münkerden, kötülüklerden nehyeder hâle gelecek namaz.

Hakîkaten, benim namazımın ölçüsü nasıl? Kendi kendimize bir bunu, kendi kendimize test edelim:

Ağzımızdan yanlış bir kelime çıkıyor mu? Bir kalp kırıyor muyuz? Öfkelenip bir yanlış iş yapıyor muyuz?

Çünkü insanın içindeki duygular dışarı akseder. Bir insanın konuşmasına bak, oturmasına kalkmasına bak. Onun oradan iç duygularını seyret.

Fakat Cenâb-ı Hak buyuruyor ki:

(Gerçek) namaz, fahşâdan, münkerden (alıkoyar)…” (el-Ankebût, 45) O duyguları temizler. O kötü duygular kalmaz müʼminde. Hem namaz kılıyor, hem (kötü duygular) var. Demek ki namaz da ona göre bir geometri oluyor. Hendesî bir hâdise oluyor. İnsan ona gayret… Tabi bir de kılmayanların hâlini düşünelim; o daha beterin beteri!..

Ondan sonra müʼmin, iç âlemini doyuracak rûhâniyetle. Ondan sonra ne olacak? Emr biʼl-mârûf, nehy aniʼl-münker…

Nereden başlayacak? Çoluk-çocuğundan başlayacak, âilesinden başlayacak. Yavrularına en çok baştan ne vereceksin? Allah sana yavrunu emanet etti sana. Ne vereceksin ona en başta? Ona âhiret mîrâsı bırakman lâzım.

Ne kadar, Kur’ân-ı Kerîmʼi nasıl okuyor? Namazını kılıyor mu? Cenâb-ı Hakʼtan korkuyor mu? Allâhʼı, Cenâb-ı Hakkʼı seviyor mu? Allâhʼın men ettiği şeyden uzaklaşıyor mu? Çevre çevre gidecek.

Ne olacak? Çevremizden mesʼûlüz. Devrin akışından mesʼûlüz. Bir Kur’ân kursunuz varsa ona yardım edeceğiz. Yavrumuzu göndereceğiz. Câmilerin sırf binasını yapmak değil, câmilerin içini de dolduracağız. Evlâdımızı alacağız, namaza getireceğiz.

İmam Mâlik Hazretleri diyor ki:

Bana diyor, babam diyor, bir hadîs-i şerîf ezberletirdi diyor. Hemen bana bir hediye verirdi diyor İmam Mâlik. Yine bana ertesi gün bir hadîs-i şerîf daha ezberletirdi, yine bana bir hediye verirdi diyor. Ben öyle bir hâle geldim ki diyor, bana hediye vermediği gün de hadis ezberlemeye devam ediyordum. Çünkü o hadis ezberlemek, benim gönlüme bir huzur hâli veriyordu.

Yavrularımız da öyle. Onları kardeşler, câmiye getirelim. Namaza alıştıralım, sevdirelim onlara. Cenâb-ı Hakkʼı sevmesine vesîle olalım. Rasûlullah Efendimizʼi tanıtalım, sevmesine vesîle olalım. Allâhʼın bize en yüce dîni -elhamdülillah- bizi ümmet kıldığını, sevinelim ve sevindirelim. Onun bedelini ödemeye çalışalım.

Zira Cenâb-ı Hak:

ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

“O gün verdiğimiz nîmetlerden elbette, mutlakâ sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8) buyuruyor.

Ondan sonra gelen, âyet(in devamı):

وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّٰهِ

“Allâhʼın hududunu koruyanlar.” (Bkz. et-Tevbe, 112) Yani kalp, gafletten muhafaza edilecek.

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

(“(Nefsini) arındıran kurtuluşa ermiştir. [eş-Şems, 9])

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى

((Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [el-A‘lâ, 14])

İç âlem temizlenecek.

فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰیهَا قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

((Nefse) iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir.” [eş-Şems, 8-9])

Nasıl olacak? Cenâb-ı Hak nasıl bizden bir yürek istiyor, bir gönül âlemi istiyor?

“O akıl sahipleri ki (buyuruyor Âl-i İmran 191) ayakta dururken, otururken, (hattâ dinlenmek için) yanları üzerinde yatarken (her vakit) Allâhʼı zikrederler…”

Her an Cenâb-ı Hakʼla.

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ

(“Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.” [el-Hadîd, 4])

Ondan sonra, bunun alâmeti:

“…Göklerin ve yerin yaratılışını derinden derine düşünürler…” (Âl-i İmrân, 191)

“–Yâ Rabbi!” Bu göklerin sonsuzluğu!.. Güneş, Ay, hiç tamirhaneye gidiyor mu? Kimin için yaratıldı? Topraktan çıkan bu terkipler, binbir türlü gıdalar kimin için? Bütün mahlûkat bunlarla besleniyor. Her mahlûka ayrı ayrı sofralar kuruluyor.

“…Göklerin ve yerin yaratılışını derinden derine tefekkür ederler. Yâ Rabbi! Bunlar boşuna değil. Sen bizi Cehennem azâbından koru (derler).” (Âl-i İmrân, 191)

Cenâb-ı Hak böyle bir bizden gönül istiyor.

Bir gün Muaz -radıyallâhu anh-… Efendimiz çok severdi Muazʼı. Elinden tuttu şöyle.

“‒Bak (dedi), Muaz (dedi). Her namazdan sonra:

اَللّٰهُمَّ اَعِنِّى عَلٰى ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ

Bu duâya devam et.” dedi.

Yani zikretmek…

“Senʼi zikretmek, Sana şükretmek ve Sana güzel bir kulluk etmekte bana yardım et yâ Rabbi!” (Bkz. Ebû Dâvûd, Vitr, 26)

Dâimâ fânîliği okuyor:

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ

(“Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak.” [er-Rahmân, 26])

Bir, kalp rikkat kazanacak. Bir cenaze arabası gördüğümüz zaman bu giden tabutun içinde, bu tahta kundağın içinde ben olabilirdim diyeceğiz o an. Velhâsıl

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Cenâb-ı Hakkʼın bize en büyük nîmeti, en büyük ihsanı; o Rahmet Peygamberiʼne bizi ümmet kıldı.

Yine Cenâb-ı Hak buyuruyor, Peygamber Efendimizʼin kıymetini bildirmek için:

“Allah ve melekleri Peygamberʼe çok salât ederler. (Allah ve melekler salât ediyor.) Müʼminler, siz de Oʼna salevat getirin, tam bir teslimiyetle selâm verin.” (el-Ahzâb, 56)

Yani Allâhʼın kula salât etmesi; ona rahmet etmesi, Cenâb-ı Hakkʼın şan ve şerefle yüceltmesi. Cenâb-ı Hak, Efendimizʼi şan ve şerefle yüceltti.

Meleklerin salât etmesi; o da kadr u kıymetinin yüce mertebelere erişmesi için Cenâb-ı Hakkʼa duâ etmesi. Cenâb-ı Hak meleklerine dua ettiriyor Efendimizʼe.

Bize de Cenâb-ı Hak Oʼna tâbî olmamızı her hâlimizde. Oʼnun husûsiyetlerinin bizde sirâyet hâlinde olması ve Oʼnun şefaatine nâil olmamız. Onun neticesinde tabi Oʼnun şefaatine nâil olmamız.

Yine Rabbimiz buyuruyor, Âl-i İmran 31:

(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâhʼı seviyorsanız bana tâbî olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”

Demek ki burada ne olacak kardeşler? Ticârî hayatta, âile hayatında, beşerî münâsebetlerde; “–Benim, Allah Rasûlü yanımda olsa ben nasıl hareket ederim?..”

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

(“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” [Buhârî, Edeb, 96])

Dâimâ bu, kalbimiz rûhumuz bu hâlet-i rûhiye içinde olacak.

Hicrette, bir kadıncağız, elinde bir, on yaşında bir çocukla geldi. Enesʼti o.

“–Yâ Rasûlâllah dedi. Bu dedi, size dedi, verecek başka şeyim yok dedi. Bu yetimimi Sana, hizmetine veriyorum.” dedi.

Efendimiz de kabullendi. Elli küsur yaşında bir Peygamber, on yaşındaki çocuğu hizmet için kabullendi.

Burada büyük bir bize bir ibret var. On yaşında bir çocuk ne hizmet edebilir koca bir Peygamberʼe?

Efendimiz onu öyle bir terbiye etti ki -aradaki fasılları atlıyorum, nasıl bir terbiye ettiğini- Enes yüz yaşına kadar yaşadı.

“–Rüya görüp de Allah Rasûlüʼnü görmediğim bir rüyâ yoktur.” dedi.

Bir gün talebesi dedi ki Enesʼe:

“–Üstad dedi, sanki öyle bir konuşuyorsun ki dedi, sanki konuşurken Allah Rasûlüʼne bakıyorsun.” dedi. “Sanki O yanındaymış gibi her hâlin.” dedi.

“–Evet dedi, sorma dedi. Öyle hasret içindeyim ki dedi, kıyamet günü Oʼnun yanına gideceğim dedi. «‒Yâ Rasûlâllah! Senʼin küçük, zavallı, âciz bir hizmetçin geldi. Ne olursun onu yanına kabul et!» diyeceğim.”

Bu, kardeşlik hususunda bir misal var, Efendimizʼin evinden sonra. Bu, Yermuk Harbi oldu. Yermuk Harbiʼnde zafer oldu. Tabi yer, yaralılarla doldu çölün üstü. Burada Huzeyfe -radıyallâhu anh- bir hâdiseyi anlatıyor:

Ben diyor, yaralılara su dağıtıyordum diyor. Bir ses geldi diyor, “su, su” diye diyor. Kızgın kumların üzerindeydi yaralılar diyor. Bir taraftan kan kaybediyorlardı diyor.

Baktım bu diyor, İkrime diyor, “su, su” diyen diyor. İkrimeʼnin yanına gittim diyor. Tam diyor, ağzına suyu vereceğim diyor, öbür taraftan Hâris diyor. O da “su, su” diyordu diyor. İkrime diyor, cevap verecek bir şeyi (mecâli) yoktu bana sözlü ifadesi, ancak işaret etti diyor; “ona götür” diye diyor. Hârisʼe götürdüm diyor. Tam Hârisʼe su içireceğim zaman, öbür taraftan Iyaşʼın sesi geldi diyor “su, su” diye diyor. Yine bakracı ona götürdüm diyor. O sırada yine ilk gittiğim İkrime “su, su” diyordu diyor. Yine Iyaş da İkrimeʼye tekrar diyor, işaret etti diyor. İkrimeʼnin yanına koştum diyor, kelime-i şehâdetle son nefesini vermişti diyor, bir damla suya hasret kalarak. Ardından Hâris’e koştum diyor, o da son nefesini vermişti diyor. Arkadan Iyaşʼa koştum diyor, o da son nefesini vermişti diyor. Bir bakraç su, üç tane şehidin ortasında kaldı diyor. (Bkz. Kurtubî, XVII, 28; Zeylaî, Nasbu’r-Râye, II, 318; Hâkim, III, 270/5058)

Önce ben değil, önce sen…

Demek ki işte, Cenâb-ı Hak -inşâallah- bizlere de böyle bir kardeşlik yaşamayı… Tabi bu, zirvelerdeki ölçü de, Cenâb-ı Hak bize bir hisse nasîb eder -inşâallah-.

Bu kurban bayramımız böyle bayram olur -inşâallah-. Hiçbir şey yapamıyorsak, müʼmin gönülleri alırız -inşâallah-. Onları ziyaret ederiz. Bu ziyaretler mezarlıklardan başlar, geçmişlerimize. Onlara duâlar ederiz, sadakalar veririz. Kurbanlarımızı keseriz imkânı olan. İmkânı olmayan kardeşlerimize bir teşekkür edâsı içinde götürürüz.

يَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ (“…Sadakaları (Allah) alır…” [et-Tevbe, 104])

Cenâb-ı Hak almış oluyor. Mahzunlar, yetimler, garipler, kimsesizleri tesellî ederiz -inşâallah-. Bir kardeşliği yaşarız -inşâallah-. Cenâb-ı Hak da -inşâallah- cümlemizi o kıyâmet günü, o zor günde Arşʼın altında muhafaza edilen; “لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ” (“…Onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” [Yûnus, 62]) O gruba nâil olan o kullarından olmamızı Cenâb-ı Hak cümlemize Cenâb-ı Hak nasîb eyler, lûtfuyla keremiyle, ikramıyla, ihsanıyla.

Duâmızın kabûlü niyazıyla Lillâhi Teâleʼl-Fâtiha!..