Nefs ve Şeytanın Silâhı: Vesvese

Hazret-i Mevlânâ’nın Gönül Deryâsında Sır ve Hikmet İncileri

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2018 Ay: Ekim, Sayı: 164

ŞMANIN SİLÂHI

Şeytan, Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ın ve bütün insanlığın düşmanıdır.

Âdem Babamız, Cenâb-ı Hak tarafından «yeryüzünde bir halîfe» olarak halk edildiğinden beri; iblis, ona karşı haset, kin ve nefret ile doludur.

Kıskanç iblis; Hazret-i Âdem ve evlâtlarını, ilâhî inâyet ve ikramlardan uzaklaştırmayı kendisine vazife bilmiş, kıyâmete kadar Cenâb-ı Hak’tan mühlet alarak, bu işe girişmiştir.

Şeytanın bu hususta elindeki tek silâhı, muhatabının kalbine attığı iğvâ ve vesveselerdir.

Âyet-i kerîmede, şeytanın, insanları nasıl kandıracağına dair söylediği ifadeleri vardır:

“Allah onu (şeytanı) lânetlemiş; o da şöyle demiştir:

«Yemin ederim ki;

  • Kullarından belli bir pay edineceğim,
  • Onları mutlaka saptıracağım,
  • Muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım,
  • Kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar,
  • Şüphesiz onlara emredeceğim de Allâh’ın yarattığını değiştirecekler. (Hakk’ı bâtılla değiştirecekler, fıtratı bozacak müdahaleler yapacaklar.)»

Kim Allâh’ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür.” (en-Nisâ, 118-119)

Görüleceği üzere, şeytanın insanlığı kandırmak için yapabileceği tek şey; kalbe vesvese vermek, fısıltılar, telkinler ve kuruntular atmaktır. Yoksa insana bir kötülüğü doğrudan işletebilme kuvveti yoktur.

Bu sebeple Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Allâh’a hamdolsun ki şeytan size vesveseden başka bir yolla zarar verememiştir.” (Müsned, I, 340)

“Allâh’a hamdolsun ki (O) şeytanın tuzağını vesveseye çevirdi.” (Müsned, I, 235; Ebû Dâvûd, Edeb, 109)

Dolayısıyla, bir mü’min; kendini şeytan vesveselerine karşı muhafaza ettikçe, zikrullah hâlinde bulundukça, yani şeytandan Allâh’a sığındıkça, şeytanın şerrinden sıyânet içinde olur.

Şeytan; vesvese silâhını ilk olarak, cennette huzur içinde yaşayan Hazret-i Âdem ve Havvâ’ya yöneltmiş, onları yalancı vesvese ve iğvâlarıyla, yasak ağaca yaklaştırmış ve böylece cennetten kovulmalarını sağlamıştır.

İnsan bu apaçık düşmanına karşı nasıl mağlûp olur?

Çünkü insanın içinde de bir vesveseci vardır:

İÇERİDEKİ İŞBİRLİİ: NEFS…

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Andolsun ki insanı Biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve Biz ona şahdamarından daha yakınız.” (Kāf, 16)

Ham nefs de insanın rûhânî ve kalbî istikametinin tam zıddı, nefsânî ve şehevânî bir istikameti telkin eder. İstikbaldeki ebedî saâdet yerine; peşin, fânî ve değersiz şeylere zebûn olur. Bu sebeple; nefsini tezkiye etmeyen kulun, şeytanın vesveselerinden kurtulmasına imkân yoktur.

Tefsîrî bir îzah olarak Zünnûn-ı Mısrî Hazretleri ne güzel ifade buyurur:

“Bütün insanlar ölüdür, âlimler bundan müstesnâdır.

Bütün âlimler uykudadır, ilmiyle âmil olanlar bunun dışındadır.

İlmiyle amel edenlerin de aldanma ihtimali vardır, ancak ihlâslılar müstesnâdır.

İhlâslılar da (dünyada her an) büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar…” (Beyhakî, Şuab, V, 345)

Buna, Bel‘âm bin Baûra’yı ve Kārûn’u misal olarak verebiliriz.

Bel‘âm bin Baûra, İsrâiloğullarından bir âlim idi. Zamanında sâlih bir kimseydi. Kerâmetleri vardı. «İsm-i âzam»a mazhardı. Fakat nefsine temâyül etmesiyle helâk oldu.

Kārun da zamanında sâlih bir kimseydi. Tevrât’ı en güzel şekilde tefsir edenlerden biriydi. Fakat Allâh’ın verdiği mal ile şımardı, azgınlaştı, Hazret-i Musa’ya tavır koydu, iftiraya kadar gitti. Cenâb-ı Hak; onu, güvendiği ve sığındığı hazineleriyle beraber, yerin dibine geçirdi.

Yahyâ bin Muâz -rahmetullâhi aleyh-; nefs ve şeytanın iş birliğine de dikkat çekerek şöyle der:

“Şeytanın meşguliyeti yok, biz ise meşgulüz; işimiz-gücümüz var. O bizi görüyor, biz ise onu göremiyoruz. Biz unutuyoruz, o ise vazifesini hiç unutmuyor. Ayrıca büyük düşmanımız olan nefis de şeytanın lehine çalışmaktadır.”

İnsanın hâlet-i rûhiyesi değişir. Bazen iradesini ele alarak, şeytan ve nefse karşı kuvvet bulur. Böyle zamanlarda şeytan hemen saklanır. İnsanın zayıf ânını beklemek üzere geri çekilir. Hiçbir zaman tamamen vazgeçmez. Fırsatını bulduğu anda muhatabının zaaflarına göre; ya makam-mevkî ile ya para ve maddiyatla yahut da nâmahrem olan karşı cinsle kandırır.

Hazret-i Mevlânâ, şeytanın bu husûsiyetine karşı şöyle îkaz buyurur:

“Ey insan! Senin içinde öyle korkunç bir düşman var ki; o, akla engel, câna ve dîne düşmandır. O düşman; bir an kertenkele gibi saldırır, sonra kaçar. Bir deliğe gizlenir.

İnsanın gönlüne girip yerleşen şeytanın gönülde birçok mânevî delikleri vardır. Allâh’ı zikredince; o deliklerden birine girer, gizlenir de sahibine vesvese veremez olur. İnsan dünya işlerine dalarak Allâh’ı anmaz olursa; o deliklerden başını uzatır, dışarı çıkar.

Şeytanın insandan gizlenmesine «sinsi sinsi gizlenmek» dediler. İşte onun gönüldeki deliğe girmesi, bu sinsi gizlenmesidir. Şeytanın sinmesi ve büzülmesi; kirpinin büzülmesine benzer. Kirpi büzülür, sonra başını çıkarır, sonra yine çeker; işte o da öyle yapar. Cenâb-ı Hak şeytana; «Sinsi sinsi gizlenen!» buyurdu. Çünkü onun davranışları, dikenli kirpinin başına benzer.

Avcının korkusundan, kirpinin başı; zaman zaman dikenleri arasına çekilir, gizlenir. Kirpi; fırsatını bulunca da başını dışarı çıkarır, bu çeşit hile ile yılanı bile alt eder.”

PUSUDAKİ VESVESECİ

Hazret-i Mevlânâ’nın işaret ettiği âyetler, Kur’ân-ı Kerîm’in son sûresi olan Sûre-i Nâs’tandır:

“De ki:

«İnsanların kalplerine vesvese sokan, (insan, Allâh’ı andığında) PUSUYA ÇEKİLEN, cin ve insan şeytanının şerrinden; insanların Rabbi, insanların Meliki (mutlak sahip ve hâkimi) ve insanların İlâhı (olan Allâh)’a sığınırım!” (en-Nâs, 1-6)

Şeytan aynı zamanda aldatıcıdır. Kur’ân-ı Kerim, onu «el-Ğarûr: Çok aldatıcı» olarak isimlendirmiştir.

Onun bu aldatmalarının bir şekli de sağdan yaklaşmasıdır. Yani şeytan her zaman soldan yaklaşmaz, yani dâimâ şerri, nefsânî şeyleri emretmez. Eğer muhatabını, oradan aldatamayacağını anlarsa, bu sefer sağdan yaklaşır. Yani iyi niyetli imiş gibi bir tavırla ümit ve kuruntu verir.

Şeytanın vesveselerini anlatan bir başka âyet-i kerîme şöyledir:

(İblis şöyle) dedi:

«Öyleyse, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için Sen’in müstakîm yolunun üstüne oturacağım. Sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından onlara (insanlara) sokulacağım, (vesvese vereceğim.)

Sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın.»” (el-A‘râf, 16-17)

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“…Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan, Allâh’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” (Lokmân, 33)

ALDATMACALAR

Şeytan, bunu şu fısıltılarla yapar:

“Nasıl olsa gençsin! Şimdi nefsinin isteklerini yerine getir. Sonra tevbe eder, hâlini düzeltirsin. Nasıl olsa Allah da zaten Gafûr’dur, Rahîm’dir.”

Bu ahmakça hâle Kur’ân-ı Kerim’den bir misal:

Yâkub -aleyhisselâm-’ın evlâtları, kardeşleri Yûsuf -aleyhisselâm-’ı kıskandılar;

“(Aralarında dediler ki:) Yûsuf’u öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tevbe ederek) sâlih kimseler olursunuz!” (Yûsuf, 9)

Görüldüğü gibi, burada, sonradan tevbe etmek düşüncesiyle kendini kandırarak, günahı bile bile işleyiş tarzı var.

Bugün de birçok câhil anne, evlâdına;

“–Oğlum, sen daha gençsin. Namazını sonra kılarsın.”

“–Kızım, daha gençsin! Şimdi gençliğini yaşa! Başını sonra örtersin!..” diyerek onları kendi elleriyle ifsad ve idlâl etmektedir.

Hâlbuki gençlik, toprağa atılan bir tohum gibidir. Anne-baba ve eğitimciler de bahçıvan gibidir. Bahçıvan ektiği / diktiği bitkiye ne kadar ihtimam gösterirse, o nebat o kadar verimli olur.

Şeytanın, evlâtların tahsiliyle alâkalı vesveseleri de çoktur. Çünkü âyet-i kerîmeyle sabittir ki, şeytan mallara ve evlâtlara ortak olmaya çalışır. (Bkz. el-İsrâ, 64)

Günümüzde tahsil, sadece dünya istikbâlini kazanmanın yolu olarak görülmekte. Gafil anne-babalar da, evlâtların sadece dünya istikbâline ihtimam göstermekte ve bu uğurda dinden, takvâdan taviz vererek şöyle telkinlerde bulunmaktadırlar:

“–Aman! Sen bir an evvel dünya istikbâlini kazan! Gerisi önemli değil!..”

Hâlbuki dünya istikbâlini de âhiret istikbâlini de takdir eden ve lutfeden Allah Teâlâ’dır.

Tahsil etrafında şu da şeytânî bir vesvesedir:

“Çocuğuma falanca mektepte pedagoji, psikoloji vs. okutuyorum ki, iyi bir eğitimci olsun.”

Niyet güzelmiş gibi görünür. Hâlbuki bahsettiği mektep, yabancıdır yahut yabancıların tesiri altındadır. Freud vb. batılıların zehirli ve sapık hezeyanlarından beslenmektedir.

Anne-babaların evlâtlarını, böyle bir tahsile, kendi elleriyle sokmaları, şeytanın ne kadar acı ve vahim bir ifsâdıdır.

Çaresi ve doğrusu nedir?

Mü’minlerin, eğitim ve rûhiyat esaslarını, Allah ve Rasûlü’nün tâlimatlarıyla, Kur’ân ve Sünnet istikametinde inşâ ve tesis etmeleri lâzımdır.

Sahasının mütehassısları tespit ediyorlar ki; Descartes, Pascal, Montaigne ve Hume gibi nice batılı mütefekkir, İmâm-ı Gazâlî’nin Lâtinceye tercüme edilen eserlerini hayran hayran okumuş ve huzuru müslüman âlimlerin eserlerinde bulabilmişlerdir.

Yine tahsil etrafında şeytanın bir başka tuzağı da şudur:

Tahsil, ilim ve bilgi edinmek dînimizde de makbul ve hattâ farzdır. Doğru fakat, hangi ilmin tahsili? Farz olan tahsil, bir insanın ilmihâlini bilmesidir. Kur’ân kültürünü tahsil etmesidir. Mârifetullah’ta derinleşmesidir. Bu da müstakîm âlimlerden tahsil edilmelidir.

Sâir ilimler ise, ilâhî kudreti tefekküre vesile olduğu nisbette faydalı bir ilim olur. İnsanlığa faydalı olacak nisbette ondan istifade edilir.

Fakat şeytânî ve nefsânî vesveselerle, işin içinde «tahsil, bilgi» vs. kelimeler geçiyor diye, dinden her türlü taviz veriliyor, işin içinde okumak var diye, her türlü haram sanki helâl oldu, bütün mahzurlar kalktı gibi davranılıyor.

Bu hususta İmam Gazâlî’nin çok mühim ikazları vardır:

Ona göre, farz-ı ayn olan ilim, insanın îmânını bilmesidir. Ardından bir müslüman olarak neleri yapıp, neleri terk etmesi gerektiğini öğrenmesidir. Bu cümleden olarak, kişinin, kalpten kötü huyları bertaraf etmeyi, şeytanın hilelerini ve insanı ebedî helâke götüren vesveselerini öğrenmesi de farz-ı ayndır. Gazâlî Hazretleri bu ilimleri öğrenmeden, diğer ilimlerle meşgul olmayı ise ahmaklık olarak görür. Şöyle îzah eder:

“Toprak, çalı çırpıdan ve diken gibi şeylerden temizlenip düzenlendiği vakit yeşillikler ve güzel kokulu bitkiler yetiştirdiği gibi, kötü huylardan temizlenen kalbin de iyi huylarla dolacağında şüphe yoktur. Yabancı maddelerini temizlemediğin kıraç bir topraktan mahsul alamayacağından, emeğinin boşa gideceği gibi, kalbini temizlemeden, boşuna farz-ı kifâye ilimlerle uğraşma! Bilhassa halk içerisinde bu ilimlerle meşgul olan varken! (Zira meşgul olan varsa farz-ı kifâye de zaten yerine gelmiş olacaktır.)

Zira başkasının iyiliğine çalışırken kendini helâke sürükleyen akılsızdır. Bu davranış, kendini öldürmek için boynuna dolanmış yılan, koynuna girmiş akrep dururken, başkasının üzerine konan sineği kovalamak için yelpaze arayan kimsenin hâli gibi, en büyük bir ahmaklıktır.”

Gazâlî Hazretlerinin bu ikazlarına kulak vermeyip; tahsili, zihne bilgi depolamak şeklinde anlayınca, ortaya «akademik bilgiçlik hastalığı» çıkıyor. Sırf okumak için okunan mektepler, kitaplar, takip edilen programlar…

Faydası ne? Hiç!

Zararı ne? Zaman israfı, gereksiz bilgi ukalâlığı, zihinlerin, kalplerin mezbeleliğe dönmesi ve asıl tahsilden fersah fersah uzaklaşmak!..

Âyet-i kerîmede buyurulur:

عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ

“Çalışmış, (boşa) yorulmuşlardır!” (el-Ğâşiye, 3)

İmam Gazâlî’nin naklettiği ibretli hâdise, şu âyetin tefsiri gibidir:

“Kâmil ve ârif bir kimse, âlimin birini öldükten sonra rüyasında görmüş ve;

«–O mücadele ettiğin ilimler ne oldu? Onlardan bir fayda gördün mü?” diye sormuş.

O da avucunu açıp üflemiş ve şöyle demiş:

«–Onlar kül olup dağıldı gitti; ancak gece karanlığında Allah için kıldığım iki rekât namazdan fayda gördüm.»

MADDÎ-MÂNEVÎ TAHRİBAT

Yine şeytan, haramlara yaklaştırmak için şöyle telkinlerde bulunur:

“Bir kerecikten bir şey olmaz!.. Bir kere kredi çeksen ne olur ki? Kumar, fâiz, rüşvet gibi haram yollardan kazansan da sonra hayır-hasenat işleyip kendini affettirirsin! Allah tevbeleri kabul eder. Daha çook zaman var!..”

Muhterem Pederim Musa Efendimiz’den bu hususta bir hâtıra dinlemiştim.

Yakın tarihimizde; maalesef birçok vakıf malı, vâkıflarına hıyânet edilerek ebedî hayrat gayelerinden çıkarılarak, mülke dönüştürülmüş ve satılmıştı.

Konya’da da böyle bir vakıf malı satılırken, varlık sahibi, sehâvetli bir insana şöyle şeytânî vesveseler verirler:

“–Hacı bey, bunu siz alın!.. Siz nasıl olsa, hayır-hasenat sahibi bir insansınız. Sizin için mahzuru yoktur!”

Adam da bu telkinlere kapılarak vakıf malını satın alır. Perişan âkıbetini şöyle anlatır:

“–Neyim varsa kaybettim! Sadece o vakıf malı değil, birer birer bütün malım-mülküm mahvoldu!.. Şimdi borçların altında iki büklüm hâle geldim.”

Nitekim halk arasında kıssadan hisse olarak Süleyman -aleyhisselâm- zamanından şöyle bir hâdise anlatılır:

Hazret-i Süleyman, bir serçeyi azarlamıştı. O serçe, Süleyman -aleyhisselâm-’a dedi ki:

“–İstersem senin saltanatını mahvederim!”

Süleyman -aleyhisselâm- sordu:

“–Küçücük cirminle bunu nasıl yapacaksın?”

Serçe şöyle cevap verdi:

“–Kanatlarımı ıslatır ve bir vakıf toprağına sürerim. Sonra da kanatlarıma bulaşan vakıf toprağını senin sarayının damına taşırım. Böylece benim taşıdığım o vakıf toprağı, senin sarayını çökertmeye yeter!..”

Fâiz de Allâh’ın yasakladığı ve harp ilân ettiği bir büyük günahtır. Birçokları maalesef, «bir kere» diye bulaşmakta ve bir daha çıkamamaktadır.

Burada şeytanın vesveselerinden muhafaza için bilinmesi gereken, hadîs-i şerifte ifade buyurulan şu İslâmî prensiptir:

“Allah Teâlâ temizdir; sadece temiz olanları kabul eder.” (Müslim, Zekât, 65; ayrıca bkz. Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 3)

Yani haram olan bir şeyi kasten irtikâp edip; sonra onu, içinden tasadduklarda bulunarak temizlemeye imkân ve ihtimal yoktur!..

Öyle ki;

Meselâ fâiz, kumar gibi bir haramdan elde edilmiş bir paranın tamamı, bir fakire verilse, yine tasadduk olmuş olmaz. Sadece yapılması gereken yapılmış, haram bir para elden çıkarılmış olur. Bundan sadaka sevâbı elde edilmez.

Öyleyse gayr-i şer‘î kazançların en hafifinden dahî uzak durmak zarûrîdir.

Sadaka ve infaklar; sadece bir kazanca, farkına varılmadan bulaşmış hataları temizleyebilir.

Zaten paranın nereye gittiği, nereden geldiğinin alâmetidir. İnsanın para üzerinde iradesi yoktur, paranın insan üzerinde iradesi vardır.

Eğer para helâl ve temiz kaynaklı ise, helâle ve hayrâta yönelir.

Eğer bulanık ve karışık yerlerden geliyorsa, gittiği cihet de bulanık ve karışık olur. Biraz israfa ve yanlış yollara, biraz da hayır-hasenâta gider.

Eğer haramdan geliyorsa, sarf edildiği yer de haram ve bozuk olur.

Bu sebeple bir insan, kazancının mâhiyetini merak ediyorsa, parayı nereye sarf ettiğine bakmalıdır.

Şeytanın sağdan yaklaşarak verdiği vesveseler, ahlâkî vasıfları da çürütür.

Meselâ;

TEVÂZUUN FAHRI…

Bir mü’min; kendisini övmemeli, yaptığı hayırları dile getirerek insanlara göstermeye yahut duyurmaya çalışmamalıdır. Fakat şeytanın öğrettiği tarzda, kimileri şöyle dolambaçlı yollarla kendilerini methederler:

“Efendim, âcizâne ben haftada ancak iki hatim indirebiliyorum!”

“Fakir, ancak şu kadar cami yaptırdım. Şuraya şu kadar infakta bulunabildim.”

Hâlbuki kişinin bunları söylemesi, Hak rızâsına insanların övgüsünü ortak etmek ve sevabını boşa çıkarmaktır. Bir övünme, araya sıkıştırılan birkaç kelime ile övünme olmaktan çıkmaz. İslâm büyükleri asla övünmemişler, çok samimî tevâzu ifadelerinde bulunmuşlardır. Meselâ Hazret-i Ebûbekir ve Hazret-i Ömer Efendilerimiz’in her ikisi de hilâfet makamına geçtiklerinde;

“Ben sizin en hayırlınız değilim!” demişlerdir.

ZAMANIMIZIN GETİRDİĞİ FELÂKETLER:

Zamanımızda şeytanî vesveselerle zuhur eden ve çoğalan büyük felâketler vardır.

Birincisi, iffet husûsundaki lâkaytlıklar. İhtilâtlar, zinâya götüren çirkin ahval… Ailelerin perişan olması, boşanmaların artması…

Tesettürden tavizler verilmesi. Maalesef bazı kapalı hanımların dahî vücut hatlarını belirten kıyâfetler giymesi.

Hâlbuki İslâmî tesettürde cilbab vardır. Bu, vücudu belli etmeyen bol elbisedir. Çarşaf da olabilir bol manto da. Mühim olan tesettür ölçüleridir, yani vücudu ilâhî çerçeveye göre örtmektir.

Dar ve yapışık elbise giyenleri Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; «كَاسِيَاتٌ عَارِيَاتٌ: Giyinik çıplaklar» diye vasfetmiş ve bunun bir kıyâmet alâmeti olduğunu bildirmiştir. (Bkz. Müslim, Cennet, 52)

İkincisi; kadın-erkek karmaşıklığı, hem de uniseks denilen tarzda giyim kuşamda, tıraş ve benzeri ahvalde kadın ve erkeğin birbirine benzemeye zorlanması…

Hâlbuki Peygamberimiz; «kadına benzemeye çalışan erkeğin ve erkeğe benzemeye çalışan kadının, Allâh’ın lânetine dûçâr olacağını, yani rahmetinden uzak kalacağını» bildirmiştir. (Buhârî, Libâs, 61)

Üçüncüsü, batıdan esen rezil rüzgârlarla eşcinselliğin terviç edilmesi. Normal gösterilmesi, yeni nesillere empoze edilmesi.

Bu şenaat ise Lût Kavmi’ni yerle bir eden bir belâdır.

Dördüncüsü; kılık kıyâfette, saç ve eşkâlde, daha birçok sahada insanlarımızın gayr-i müslimlerden ayırt edilemez şekillere girmesi.

Hâlbuki Peygamberimiz buyurur:

مَنْ تَشَبَّهَ بِقَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ

“Herhangi bir topluluğa benzemeye çalışan, onlardandır.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031)

Beşincisi, israf ve marka hastalığı. Şöhret budalalığı hâlinde eşya ile gururlanma iptilâsı. Aynı eşyanın sırf markası yüzünden çok pahalı şekilde satın alınması ve bununla güç gösterisi yapılması. İsraf çılgınlığı.

Üstelik o markaların; ekseriyetle İslâm düşmanı birtakım siyonist global sermayeden olması cihetiyle, gafil müslümanların parasıyla, zâlimlerin desteklenmesi…

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir!..” (el-İsrâ, 27)

Altıncısı, yine iffeti zedeleyen ihtilât mekânları… Kafeler, kitap kafeler, mâlâyânîye zemin olan mekânlar, sigara ve nargile dumanına boğulmuş birtakım kasvetli yerler… Böyle mekânlarda karışık hâlde oturan güya örtülü kızlar, güya dindar delikanlılar…

Hazret-i Mevlânâ’nın ifadesiyle, sözün maskarası olunan yerler…

Yedincisi, fâiz… Fâizin girmediği yer kalmadı. Türlü te’villerle birçok insanın, kazancına fâiz karıştırması. Hâlbuki fâiz Allâh’ın savaş açtığı bir fâcia…

Sekizincisi; internetin ve televizyonun bazı rezil, çirkin, gayr-i İslâmî ve âhireti unutturan programları… Bunlarla dolu cep telefonlarının insanları robot hâline getirmesi…

Dokuzuncusu; bütün bu ve benzeri gaflet ve günahlara rağmen, emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münkerin âdetâ terk edilmiş olması…

Cenâb-ı Hak, A‘râf Sûresi’nde Ashâb-ı Sebt’in, yani cumartesi günü avlanma yasağına uymayan topluluğun uğradığı âkıbeti anlatır. O kavim üç gruba ayrılmıştı:

  1. Yasağı çiğneyen fâsıklar,
  1. Fâsıkları îkaz eden mü’minler,
  1. Fâsıkları îkaz etmeyen, nehy-i ani’l-münker vazifesini terk edenler.

Kahr-ı ilâhî geldiğinde, sadece fâsıkları değil, onları uyarmayanları da helâk etmiştir. (bkz. el-A‘râf, 163-166)

Dolayısıyla;

Bunlar asla küçük, basit ve ehemmiyetsiz görülmemelidir.

Zira âyette, cehennem ehlinin, hüsrana düşmelerinin sebebi sorulduğunda;

“(Bâtıla / dünyaya) dalanlarla beraber dalıyorduk.” (el-Müddessir, 45) diyecekleri beyan buyurulur.

Bu basit görülen gafletler, aslında öyle ağır haramlardır ki, bunlar nice kavimlerin helâk sebebi olmuştur. Bütün bunlar Allâh’ın yardımını kesen hâdiselerdir.

Cenâb-ı Hakk’ın yardımı, O’na kulluğumuz nisbetinde gelir. Her Fâtiha’da okuyoruz:

اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ

“Ancak Sana kulluk eder ve ancak Sen’den yardım dileriz.” (el-Fâtiha, 5)

Âyetteki fiil kalıplarının cemî (çoğul) gelmesi de, bu yardımın içtimâî buudunu gösterir. Hem kendimizi ıslah ve ihyâ edeceğiz, hem de toplumun ıslah ve ihyâsı için gayret edeceğiz ki, iki cihanda ilâhî yardıma nâil olabilelim.

Osmanlı’da da Edebâlî silsilesi devam ettikçe bereket ve zafer devam etti. Lâle Devri’nde mâneviyat gevşeyince her şey tersine döndü. Zaferlerin yerini hezimetler aldı.

Bugün ekonomik sıkıntılar yaşanmakta. Bunlara elbette türlü siyâsî ve iktisâdî sebepler sıralanabilir. Lâkin mânevî sebepleri de düşünmek îcâb eder. Mâzîde her biri bir kavmin tarihten silinmesine sebebiyet veren helâk sebeplerinin hepsi, bugün toplumumuzda yaşanıyor. Bizler Allâh’ın rahmetine nâil olabilmemiz için, hem kendimizi ihyâ hem de toplumumuzu ıslah etmeye gayret etmek mecburiyetindeyiz.

Yâ Rabbî!..

Bizi ezelî düşmanımız olan şeytandan muhafaza eyle!.. O kovulmuş şeytandan, Sana sığınırız yâ Rabbî, bizleri onun vesveselerinden, iğvâ ve yalanlarından koru!..

Âmîn!..