Mü’min, Hayat Kasetini Kur’ân ile Doldurmalıdır

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

MÜʼMİN, HAYAT KASETİNİ KUR’ÂN İLE DOLDURMALIDIR

…Yine Cenâb-ı Hak Fussilet Sûresiʼnde de, o âhiret meydanına geldiği zaman, kulakları, gözleri, derileri, işledikleri her şeye, aleyhine şâhitlik edecektir, buyuruyor. (Bkz. Fussilet, 20)

Yani Allah soracak. O ilâhî ekranda;

“Kitabını oku! Bugün (hesap sorucu olarak sana) nefsin kâfidir.” (el-İsrâ, 14)

Bu göz, Cenâb-ı Hak; ben sana niye verdim, sen nerede kullandın gözünü? Kulak, niye verdim, nerede kullandın? Derini nerede kullandın? Gücünü nerede kullandın?..

Bunun hepsinden hesaba çekileceğiz ve Cenâb-ı Hak bize ilâhî ekranda hayatımız, gözümüz, kulağımız, derilerimiz konuşacak. Yani kendi kendimizin şahidi (olacağız) ve mekânlar konuşacak.

Bursevî Hazretleri şöyle bir ikazda bulunur:

Bak diyor; Allah kulağına bir kemik parçası verdi, o kemik parçasıyla duyuyorsun diyor. Yağdan oluşan bir göz yuvarlağı verdi, onunla her şeyi görüyorsun diyor. Ağzının içinde bir et parçası verdi, onunla konuşuyorsun, hissiyâtını ifade ediyorsun. Bitkiler, hayvanlar, meyveler, ağaçlar, nehirler, yıldızlar, hepsini donattı. O da senin için diyor. Senin için bu ekolojik dengeyi Cenâb-ı Hak ihsân etti. Geceyi insanların dinlenmesine tahsis etti. Gündüzleri sayısız nîmetlerinden dilediği kadarını lûtfeden Allâh’ın şânı ne yücedir!

Sen O’na lâyıkıyla kulluk etmediğin hâlde, O sanki senden başka bir kulu yokmuş gibi, seni terbiye edip beslemektedir. Hep seni ikaz etmektedir. Sen ise kullukta sanki O’ndan başka bir sığınak, barınak, dayanağın varmış gibi davranmaktasın, diyor.

Yani niye gaflettesin, diyor. Bu ne dehşetli bir gaflettir, diyor. Bu kadar Cenâb-ı Hakkʼın sana ikramına, ihsânına karşı…

Yine Cenâb-ı Hak Cehennemʼe girenlerin hâlini (bildiriyor):

“‒Size düşünecek kadar bir ömür vermedik mi? Niye geldiniz? Kimin mülkündesiniz? Nereye gidiyorsunuz?

Düşünecek kadar bir zaman vermedik mi? Bir uyarıcı, bir Peygamber, bir işaret gelmedi mi?”

“‒Evet yâ Rabbi, oldu.” diyecekler. O zaman Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“‒Çekin, diyor azâbınızı!” (Bkz. Fâtır, 37)

Yine ondan sonra Cenâb-ı Hak, birkaç âyet aşağıda, ölüm ânımızı bildiriyor âyette. Hepimizin başından geçecek:

“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de, işte ey insan, bu senin öteden beri kaçtığın şeydir denir.” (Kāf, 19)

Herkes ölümden kaçar. Ölüm ürpertici gelir. Ölüm soğuk gelir. İşte bütün gâye; Kurʼân’la yaşanan bir hayat olacak, ölümün bu ürkütücü hâli azaltılacak ve kaybolacak. Daha ötelerde, evliyâullahta olduğu gibi “şeb-i arûs” olacak.

Yine âyet-i kerîmenin devamında:

“Sûrʼa üfürülür, (İsrâfil Sûrʼa üfürür kıyâmet günü) işte bu, geleceği vaad edilen gündür.” (Kāf, 20)

Yine Cenâb-ı Hak, Münâfikûn Sûresiʼnin sonunda, başımızdan geçen düşüncemizi ölüm ânındaki, bildiriyor:

“…Rabbim, benim ölümümü yakın bir süreye kadar geciktirsen de…” (el-Münâfikûn, 10) Ölümümü biraz geciktirsen de… Tabi, öbür tarafa, mâverâya, ötelere perdeler açılacak, öbür âlemden şeyler başlayacak. Kul büyük bir pişmanlık içinde:

“…Rabbim keşke benim biraz ölümümü geciktirsen de sadaka versem ve sâlihlerden olsam!..” (el-Münâfikûn, 10)

Kul bu pişmanlıkla ölecek. Efendimiz buyuruyor: “…Sâlihler de pişmanlıkla ölecek. Keşke daha öteye gitseydim…” (Bkz. Tirmizî, Zühd, 59/2403)

Yine diğer bir âyette:

يَقُولُ يَا لَيْتَنِى قَدَّمْتُ لِحَيَاتِی

(İşte o zaman insan:) «Keşke bu hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim!» der.” (el-Fecr, 24) Kıyâmet günü diyecek.

Her Fâtihaʼda:

صِرَاطَ الَذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ

(“Kendilerine lûtuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna (ilet bizi)…” [el-Fâtiha, 7]) diyoruz.

اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ

(“Bize doğru yolu göster.” [el-Fâtiha, 6]) diyoruz baştan; Cenâb-ı Hak’tan bir “sırât-ı müstakîm” istiyoruz. Fakat cemî geliyor, yani hem ferdî yaşayacağız hem ictimâî yaşayacağız. Hepimiz bir “sırât-ı müstakîm” üzerinde olacağız. Bunun duâsını yapıyoruz her Fâtiha’da. Yaşayacağız ve yaşatacağız.

Ondan sonra; اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ diyoruz. Burada da Cenâb-ı Hakkʼa; “kendilerine lûtuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna (bizi ilet yâ Rabbi)(el-Fâtiha, 7) diyoruz. Kimler bunlar:

Nebiyyîn: Peygamberler.

Sıddîkîn: Sâdıklar.

Şühedâ: Şehidler.

Sâlihîn: Sâlihler.

وَحَسُنَ اُولٰـئِكَ رَفِيقًا

“…Onlar ne güzel arkadaşlardır.” (en-Nisâ, 69) Cenâb-ı Hak buyuruyor.

Ondan sonra:

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ

geliyor. “…Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil.” (el-Fâtiha, 7)

Ki bugün de düşüneceğiz; televizyon, internet, modalar vs. reklâmlar; bizim rûhânî hayatımıza hayat mı veriyor, rûhânî hayatımıza zehir mi serpiyor?

Cenâb-ı Hak bizden nasıl bir kulluk istiyor?

(İnsanları Kurʼân ile) Allâhʼa çağıran…” (Fussilet, 33)

Kurʼân ile yaşanacak, Kurʼân ile irşâd edilecek.

“…Amel-i sâlih işleyenler ve «ben müslümanlardanım» diyenden kimin sözü daha güzeldir.” (Fussilet, 33) buyuruyor.

Demek ki bir müslüman, Kurʼânʼla yaşayacak. Kurʼânʼla “emr biʼl-mârûf”ta bulunacak. Amel-i sâlih sahibi olacak. Ve bir İslâm karakterini, İslâm şahsiyetini, bir Kurʼân şahsiyetini temsil edecek. Kurtuluş burada.

Yine Kāf Sûresiʼnde, devam eden âyetlerde, Cenâb-ı Hak bize bir misal olarak veriyor:

“O gün Cehennemʼe; «‒Doldun mu?» deriz…” (Kāf, 30) Cenâb-ı Hak bütün mahlûkâta bir dil, bütün mahlûkâta bizim dışımızda bir can vermiştir. Canlı yalnız; insan, hayvan, bitki değildir. Cemâdat da canlıdır.

“O gün Cehennemʼe; «‒Doldun mu?» deriz. O da «‒Daha var mı?» der.” (Kāf, 30)

“‒Gönder yâ Rabbi mücrimleri.” der.

Ondan sonra Cenâb-ı Hak takvâ sahiplerini bildiriyor:

“Cennet de takvâ sahiplerine yaklaştırılır (Cennet, o takvâ sahiplerine) uzak olmayacak.” (Kāf, 31)

Takvâ nedir: Takvâ, nefsânî arzuları bertaraf etme, kulun Cenâb-ı Hakʼla beraber olması. Takvâ, Peygamber Efendimizʼle beraber olmak. Takvâ, din kardeşliğini yaşayabilmek. Önce “ben” yerine, “kardeşim, önce sen” diyebilmek. Kendini aradan çıkartmak. “Yâ Rabbi, Sen” diyebilmek. Cenâb-ı Hakkʼa hamd etmek:

اِذَا جَاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِى دِينِ اللّٰهِ اَفْوَاجًا (en-Nasr, 1-2)

Cenâb-ı Hak büyük bir zafer veriyor; Mekke Fethiʼni veriyor. Bölük bölük insanların İslâmʼa girdiğini görürsün, diyor. Çok büyük bir zafer. Fakat Cenâb-ı Hak: فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ buyuruyor. “Rabbini hamd ile zikret.” buyuruyor. Yani sana bu lûtfu veren Cenâb-ı Hak. وَاسْتَغْفِرْهُ buyuruyor. Bir de “Allâhʼa istiğfâr et”, diyor. Senin birçok gafletine rağmen Cenâb-ı Hak sana böyle büyük bir nasip verdi… (Bkz. en-Nasr, 1-3)

Demek ki hayatımızda “ben” olmayacak. “Sen yâ Rabbi” olacak. Takvânın bize telkini budur. “Sen yâ Rabbi” olacak. “Senʼin lûtfundur.”

Bizi kim hidâyete getirdi? Kim bize hidâyet verdi? Elhamdülillah böyle ezanlar altında bir toplum içinde Cenâb-ı Hak bizi yaşatıyor.

Onun için dâimâ kul “Sen yâ Rabbi! Sen yâ Rabbi! Sen yâ Rabbi!” diyecek ve yaptıklarını, Allâhʼın nîmetleri karşısında çok az görecek. Dâimâ istiğfar hâlinde olacak. Cenâb-ı Hakkʼın ne kadar sonsuz nîmetleri… Bakın bir bahar geldi, her yer lâlelerle, çiçeklerle dolu. Baştan ağaçlar çiçeğini veriyor, bir güzellik veriyor, bir sürur veriyor. Ondan sonra çiçek yapraklarını döküyor. Arkadan bir meyve tohumu başlıyor, çıkıyor, meyvesini veriyor. Üzerine bir kabuğu kaplıyor, bir termos gibi. Sana lûtfediyor.

Güneş senin için, Ay senin için, atmosfer senin için, ekolojik denge senin için.

Onun için;

فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ

(“Rabbini hamd ile tesbîh et ve Oʼndan mağfiret dile…” [en-Nasr, 3])

Kul dâimâ Cenâb-ı Hakkʼa istiğfâr edecek. Hamd ile Cenâb-ı Hakkʼı zikredecek.

Cenâb-ı Hak:

اَفَلَا يَعْقِلُون buyuruyor. “…Hiç düşünmez misiniz?” (Yâsîn, 68)

اَفَلَا تَعْقِلُون “…Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Âl-i İmrân, 65)

اُولُوا الْاَلْبَابِ “…Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.” (Âl-i İmrân, 7)

لِقَوْمٍ يَعْقِلُون “…Akıllarını kullanan toplumlar için ibretler…” (en-Nahl, 12)

Tabi bunlar, kalbe bağlı akıllar; nefse bağlı akıl değil.

Atâullah el-İskenderîʼnin güzel bir sözü var:

“Yâ Rabbi! Senʼi bulan neyi kaybetti, (diyor) Senʼi kaybeden de neyi buldu?..”

Ondan sonra gelen âyette Cenâb-ı Hak:

“İşte size vaad edilen Cennet o ki, ona ancak kalb-i münîb…” (Kāf, 32-33) Yani hayır-şer o kalpte netleşmiş, Allahʼtan korkan, Rahmanʼdan korkan bir kalb-i münîb…

Tabi âyet-i kerîmeler devam ediyor. Cenâb-ı Hak:

“Oraya selâmetle girin. Bu, ebedî hayatın başladığı gündür.” (Kāf, 34) buyuruyor. يَوْمُ الْخُلُودِ: Bitmeyen bir gün başlayacak, ebedî bir gün. Ondan sonra Cenâb-ı Hak, orada o Cennet ehli için, oradaki nîmetlerden Rabbimiz bahsediyor.

Ondan sonra okunan âyet-i kerîme, Rahmân Sûresiʼnden okundu. Yine Cenâb-ı Hak orada büyük bir lûtuf bize bildiriyor:

“Rahmân, Kurʼânʼı öğretti.” (er-Rahmân, 1-2) Merhamet… Cenâb-ı Hakkʼın kullarına merhameti. Bu kadar merhamet sahibi Rabbimizʼe karşı bizim yaklaşmamız ne kadar?

“İnsanı yarattı.” (er-Rahmân, 3)

Demek ki insanı Kurʼân için yarattı. İstikâmet bulacak, huzur bulacak, kendisiyle, Yaratanʼla, Hâlıkʼla kendisi dost olacak.

“Ona beyânı öğretti.” (er-Rahmân, 4) Açıklama, hikmetler ve sırlar öğretti.

Müʼmin, hayat kasetini Kurʼânʼla doldurursa kâmilleşecek, takvâ sahibi olacak, Cenâb-ı Hak ona bilmediklerini öğretecek, kalpten öbür âleme pencereler açılacak.

Mevlânâ Hazretleriʼnin güzel birkaç tavsiyesi var:

“Kurʼân-ı Kerîm, peygamberlerin hâl ve vasıflarıdır. Kurʼân-ı Kerîmʼi huşû ile okuyup tatbik edersen (yani kalbî duyuşlarla okuyup tatbik edersen) kendini peygamberlerle, velîlerle görüşmüş farzet. Peygamber kıssalarını okudukça, ten kafesi, can kuşuna dar gelmeye başlar.”

Yani gönülde hikmet ve ibret manzaraları seyredilmeye başlanır.

Yine ahlâka dönüyor Mevlânâ:

“Her kim edepten nasibini almamışsa, o insan değildir. Çünkü insanla hayvan arasındaki fark, edeptir.”

“Ey insan! Gözünü aç da Allâhʼın kitâbı olan Kurʼân-ı Kerîmʼe dikkatle bak! Göreceksin ki o, âyet âyet edepten ibarettir.”

İbrahim Desûkî Hazretleri de Kurʼânʼın feyzinden lâyıkıyla istifâde edebilmek için şöyle buyuruyor:

“Kurʼânʼı okumak isteyen kimse evvelâ dilini, lisânını kötü ve çirkin sözlerden temizlemelidir. (Kurʼânʼı okumak isteyen kimse, ilk defa dilini -tesir etmesi için- dilini kötü ve çirkin sözlerden temizlemelidir.) İsrafa kaçmamalı, haram ve şüphelilere karşı teyakkuz hâlinde olmalıdır. Şâyet bunlara dikkat etmezse Kurʼân-ı Kerîmʼe karşı edepsizlik etmiş olur.”

Yine talebesine:

“Evlâdım, Kurʼânʼın sırlarını anlamak istersen, nefsini tezkiye et.

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا (Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.[eş-Şems, 9])

Kurʼânʼın feyzinden istifâde etmeye çalış. Boş şeyleri bırak. Faydalı amellerle meşgul ol. Yanağını yere koy. (Yani mütevâzı ol.) Topraktan geldiğini ve yine toprağa döneceğini unutma! Günahlarının çokluğundan ve kıyamet günü (amellerinin) yüzüne çarpılmasından kork! Amellerinin kabul edilip edilmeyeceğini iyi hesap et! Eğer böyle yaparsan Rabbinin kelâmındaki ince mânâları ve esrârı anlayabilirsin. Böyle yapmazsan bu ilâhî kapı sana (Kurʼân kapısı) dâimâ kapalı olur.” buyurmaktadır.

Rabbimiz, Kurʼân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye ile istikâmetlenmeyi, hayatımızın hiçbir safhasında bir boşluk vermemeyi,

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ : (Kişi sevdiğiyle beraberdir. [Buhârî, Edeb, 96])

Öyle bir gayretin içinde olacağız ki -inşâallah- o kıyamet günü, o zor günde, bütün kâinâtın infilâk ettiği o günde -inşâallah- Cenâb-ı Hak Rasûlullah Efendimizʼin civârında olmayı cümlemize ihsan eyler, nasib eyler -inşâallah-.

Duâmızın kabûlü niyâzıyla; Lillâhi Teâleʼl-Fâtiha!..