Kur’ân’ın Sırları Nasıl Açılır?

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİR - YÜKSEK KALİTE VİDEO İNDİR - DÜŞÜK KALİTESES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

 

KUR’ÂN’IN SIRLARI NASIL AÇILIR?

Efendim! Okunan “Hâ mîm.” Câsiye Sûresi’nin birinci sayfası okundu, 13. âyete kadar.

Hurûf-i mukattaalar vardır. Elif lâm mîm, Hâ mîm vs. Bu, 29 sûrede, başında bu harfler vardır. Bu harfler, Kur’ân-ı Kerîm’in Allâh’ın kelâmı olduğuna inanmayanlara meydan okumak için bazı sûrelerin başlarına getirilmiştir.

Yani; “İşte bu Kur’ân-ı Kerîm bu harflerden meydana gelmiştir. Toplanın, bir Kur’ân-ı Kerîm’in bir benzerini meydana getirin!..”

Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak; “bütün ins ve cin topluluğu, birleşin, bir benzerini meydana getirin, eğer kabul etmiyorsanız Allâh’ın kelâmı olduğunu.” (Bkz. Bakara 23; el-İsrâ, 88; el-Kasas, 49-50; Hûd, 13; Yûnus, 38) Buna hiç cevap gelmedi.

Edebiyat fuarları yapılırdı. Kur’ân âyetleri inince edebiyat fuarları kapandı, sıfırlandı. Şâirler birleşip bir benzerini yazalım diye bir teşebbüs etmediler. Sade rahatları bozuldu. Ondan istemediler. Niye rahatları bozuldu?

عَنِ النَّبَاِ الْعَظِيمِ

(“Büyük haberden.” [en-Nebe, 2])

Bir âhiret haberi geldi. Daha evvel bir âhiret haberi yoktu. İstedikleri gibi ten plânında yaşıyorlardı.

Sonra Cenâb-ı Hak daha da kısalttı;

“On sûre meydana getirin o zaman (dedi) bir şüpheniz varsa.” (Bkz. Hûd, 13) Bir deneyin kendinizi. Ona da bir cevap gelmedi.

“Bir tek sûre meydana getirin.” (Bkz. el-Bakara, 23; Yûnus, 38)

Ona da bir cevap gelmedi.

“O zaman bir benzerini meydana getirin.” (Bkz. el-İsrâ, 88)

Ona da bir cevap yok.

Yani Kur’ân-ı Kerîm ilâhî bir mûcize. Rasûlullah Efendimiz buyuruyor ki “…Benim mûcizem de Kur’ân-ı Kerîm’dir…” buyuruyor. (Buhârî, İ’tisâm, 1)

Diğer bir ifade de bu, hurûf-i mukattaa dediğimiz bu harfler, Cenâb-ı Hak’la Rasûlullah Efendimiz arasında şifre, bir sır. Sır, insanlara açılmıyor.

Rasûlullah Efendimiz buyuruyor:

“Benim bildiklerimi bilseydiniz, yemezdiniz, içmezdiniz, çok ağlardınız, sahralara düşerdiniz. Belâların def’i için Allâh’a yalvar yakar olurdunuz.” (Bkz. İbn-i Mâce, Züdh, 19)

Çok yalvarırdınız. Ondan sonraki âyet, 2. âyet, Cenâb-ı Hak:

تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ

“Kitap (yani Kur’ân-ı Kerîm) Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir.” (el-Câsiye, 2)

Cenâb-ı Hak azîzdir. O’na karşı gelen herkes mağlup olacak. Cenâb-ı Hak nûrunu tamamlayacak. Kıyâmete kadar Kur’ân-ı Kerîm devam edecek. Bu hizmete vasıta olanlara ne mutlu!

“Ve Allâh’ın azâbından kaçamayacaklardır.”

Hakîmdir, yani hikmeti halkeden Cenâb-ı Hak. Hikmeti ancak kendine yakın kullarına hikmeti ihsan ediyor. Hikmet, akılla çözülecek bir hâdise değil, kalple çözülecek hâdise. Yani eşyanın, hâdisâtın, vukuâtın sırrî tarafı olmuş oluyor.

Hazret-i Mevlânâ buyuruyor ki:

“Kur’ân-ı Kerîm’i saf ve berrak bir kalple okuyabilirseniz, ancak o zaman Kur’ân-ı Kerîm’in ibret, hikmet ve sırları sizin kalbinizde tecellî eder.”

Yani

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

(“(Nefsini) arındıran kurtuluşa ermiştir. [eş-Şems, 9]) okunan âyette, Veşşemsi’de.

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى

((Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [el-A‘lâ, 14]) A‘lâ Sûresi’nde.

Demek ki iç, gönül temizliği varsa, Kur’ân-ı Kerîm o kadar hikmet, sır ve hikmetleri, sırları, okuyana açmış oluyor. Yani herkes aynı rahle başında oturuyor, kalbinin durumuna göre Kur’ân-ı Kerîm ona tecellî ediyor.

Yine Mevlânâ Hazretleri bu sır ve hikmet bakımından:

“Bu Kur’ân-ı Kerîm’in (diyor), zâhirini bir okka mürekkeple yazmak mümkündür (diyor). Fakat ihtivâ ettiği sırları ifade sadedinde sahilsiz deryalar mürekkep, yeryüzündeki bütün ağaçlar da kalem olsa yine de kifâyet etmez.”

Zira Cenâb-ı Hak Kehf Sûresi’nin son âyetlerinde bunu bize bildiriyor:

(Ağaçlar kalem olsa), denizler mürekkep olsa, misli olsa (yine Allâh’ın kelimeleri bitmez) onlar tükenir, yine Allâh’ın kelimeleri bitmez.” (Bkz. el-Kehf, 109)

Nasıl ki çiçekler havaya muhtaç, suya muhtaç, toprağa muhtaç, ışığa muhtaçsa insan da tefekkürünü geliştirebilmesi için, bir tefekküründe bir derinlik kazanabilmesi için “takvâ”ya muhtaç.

Takvâ nedir?

Nefsânî arzuları bertaraf etme, kalbî merhaleler kazanabilme, kendimizi ilâhî müşahedenin, ilâhî kameranın altında olduğumuzu idrak hâlinde olabilmemiz.

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ

“Nereye gitseniz, Allah sizinle beraberdir.” (Bkz. el-Hadîd, 4)

Bunu bir idrak hâline gelebilmemiz. Takvâ bu. Yani nasıl bizim arkamızda bir kamera devamlı dolaştırsalar, her hâlimiz kameraya alınsa, biz nasıl, “aman insanlar ayıplar, beni bu hâlde görmesinler” çok dikkatli davranırız, fakat Cenâb-ı Hak devamlı, bütün mahlûkâtı; insan, hayvan, nebatat, melek, cin vs. balıklar, ne varsa hepsinin aynı zamanda yanında. Çünkü zaman-mekân yok. Cenâb-ı Hak “muhâlefetün li’l-havâdis” yarattıklarına benzememe sırrı var.

Yine Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm için:

ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ

“O kitap (Kur’ân-ı Kerîm) onda asla asla şüphe yoktur (hak kitap olduğuna dair). O, müttakîler için (takvâ sahipleri için Kur’ân-ı Kerîm) bir rehberdir.” (el-Bakara, 2)

Herkes için değil, takvâ sahipleri için bir rehber.

Yine Cenâb-ı Hak:

“Kur’ân-ı Kerîm’den öyle bir şey indiriyoruz ki…” (el-İsrâ, 82)

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ

(“Biz, Kur’ânʼdan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müʼminler için şifa ve rahmettir…” (el-İsrâ, 82])

Kur’ân-ı Kerîm şifa ve rahmettir. Demek ki kalp ne kadar kalp terakkî ederse o kadar Kur’ân-ı Kerîm şifa ve rahmet olmuş oluyor.

Kur’ân-ı Kerîm’in kıraati mühim. Yaşanması mühim; emirler, nehiyler. Bir de Kur’ân ahlâkıyla ahlâklanma…

Onun için Kur’ân-ı Kerîm gerçek mânâda, gözle okunduğu gibi kalple de okunacak. Ashâb-ı kirâm hep bunun derdindeydi. Bir âyet indiği zaman; “Biz gökten bir sofra indi kabul ederdik, nasıl Allah rızâsını tahsil edeceğiz, onun gayreti içinde olurduk.” buyuruyor.

Bir rivâyet yine kalbin durumuna göre:

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’a bir garip geliyor, bir fakir geliyor:

“–Yâ Halîfe! (Diyor.) Ben çok müşkül durumdayım (diyor). Bir (diyor), fakirlikten, gariplikten bir çaresizim (diyor). Ne olursun bana bir şeyler ver (diyor). Beni kurtar.” diyor.

O anda Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın verecek hiçbir şeyi yok. Şöyle bir kum alıyor. Okuyor, üflüyor:

“–Aç elini.” diyor. Açıyor. Altın zerreleri akmaya başlıyor eline. Fakir seviniyor, bayram yapıyor:

“–Ali! (Diyor.) Allah râzı olsun senden (diyor). Artık ben bundan sonra fakirlikten kurtulacağım (diyor). Ne olursun şu (diyor), okuduğunu bana öğret de ben de bu okuduğunu ben de okuyayım. Böyle daraldığım zaman onu okuyayım. Elime böyle altın zerreleri gelsin, ben de selâmete çıkayım.” diyor.

“–Adam (diyor), gel geç (diyor), bu (diyor) başka bir iş.” diyor.

“–Yok yok Ali (diyor), ne olursun, Allah aşkına ne okuduğunu söyle.” diyor.

“–Fâtiha’yı okudum.” diyor.

Hemen sevinçle garip kumu alıyor. Eline alıyor şöyle Fâtiha’yı okuyor, üflüyor; bir bakıyor yine kum taneleri düşüyor.

“–Ali (diyor), sen okudun (diyor) altın tanesi oldu (diyor). Ben okudum (diyor), bir şey değişmedi.” diyor.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- diyor ki:

“–Bu, ağız ve kalp farkıdır.” diyor.

Velhâsıl ne kadar kalp tezkiye olunursa, temizlenirse;

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى

((Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [el-A‘lâ, 14]) O şekilde tecellîler değişmiş oluyor.

Yine Cenâb-ı Hak:

“Onlar Kur’ân’ı inceden inceye düşünmezler mi? Yoksa kalplerinde kilit mi var?” (Muhammed, 24) Onların kalpleri yok mu, buyuruyor. Nasıl Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî bir lûtfu…

Yine Cenâb-ı Hak buyuruyor Kur’ân-ı Kerîm için:

“Şüphesiz, göklerde ve yerde inananlar için birçok âyetler vardır.” (el-Câsiye, 3)

Demek ki Cenâb-ı Hak; peygamberleriyle yardım ediyor, kitaplarla/suhuflarla yardım ediyor, şu bizim ders gördüğümüz mekteb-i âlem, şu cihanla, zerreden küreye her şey ilâhî azamet tecellîsi… Yani gönül gözüyle okumak için beşere takdim edilmiş ilâhî bir mucize şu içinde yaşadığımız dünya.

Cenâb-ı Hak ilk âyette:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (el-Alak, 1) buyuruyor. Esas da tahsil bu.

Rasûlullah Efendimiz, kırk sene müşriklerin arasında yaşadı. Fakat Cenâb-ı Hak (O’nu terbiye etti).

“Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti.” buyuruyor. (Süyûtî, I, 12)

Büyük bir, zirve bir ahlâkî vasıfları kırk sene yaşadı. Hattâ o halk, müşrik halk O’na “el-Emîn, es-Sâdık” dedi. “En doğru insan, en emin insan Sen’sin.” dedi.

Ondan sonra kırk yaşında peygamberlik geldi. Orada, o güzel ahlâk üzerine akâid bildirildi. Aşağı yukarı 11 buçuk sene Mekke devrinde bu ahlâk devamlı, kalbin akâid, kalbin Cenâb-ı Hakk’a yakın olması. Onun için ashâb-ı kirâm çilelerden geçti Mekke devrinde. Bu çilelere mukavemet gösterdi. Yüksek bir akāid kalpte yerleşti. Medîne devrinde ise… Namaz Mekke devrinin sonunda farz oldu, hicretten bir buçuk sene evvel. Medîne devrinde de ibadetler, muâmelât, muâşeret, hak-hukuk âyetleri indi.

Demek ki temelde ahlâk. اَلدِّينُ مُعَامَلَةٌ (Dîn, muâmeledir.)

Demek ki mü’minin en mühim şeyi, ahlâkının Allah Rasûlü’nün ahlâkına, Kur’ân ahlâkına benzeyebilmesi. Bunun için bir tefekkür ufku açılacak.

“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (el-Alak, 1) Esas tahsil de bu olmuş oluyor.

Ve o kalpte hikmet çözülecek. Her şeyde bir hikmet. Hikmetsiz hiçbir şey yok, abes yok kâinatta.

Sâdî-i Şîrâzî var. Diyor ki o:

“Ayıklar için (diyor), Hak dostları için (diyor), tek bir yaprak, insanı mârifetullâh’a götüren bir divandır. Fakat -af edersiniz- ahmaklar için (diyor) bütün ağaçlar tek bir yaprak bile değildir.” diyor.

Yine Cenâb-ı Hak:

“…Kulları içinde ancak âlimler Allah’tan gereği gibi korkar.” (Fâtır, 28) buyuruyor. Demek ki ne oluyor? Ufuk açılıyor. Ufuk açıldıkça ilâhî azamet karşısında ürperme artıyor.

İbrahim -aleyhisselâm- malıyla (imtihan edilip Hakk’a) dost oldu. Canıyla (imtihan edilip Hakk’a) dost oldu, evlâdıyla (imtihan edilip Hakk’a) dost oldu. Fakat kıyâmet günü yine bir ilâhî azamet karşısında:

وَلَا تُخْزِنِى يَوْمَ يُبْعَثُونَ diyor.

(Yâ Rabbi diyor) insanları yarattığın gün, (o gün) beni mahcup etme.” (eş-Şuarâ, 87) buyuruyor.

Velhâsıl insanda -bu kâinat bir dershâne- burada tefekkür gelişecek. Kul bir derinlik kazanacak. Buyruluyor:

مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ

(Nefsini bilen, Rabbini de bilir.)

Yani Rabbini… Demek ki insan nefsini tanırsa, aczini tanırsa, hiçliğini tanırsa, abd-i âciz olduğunu tanırsa… Tabi bu Cenâb-ı Hakk’ın lûtfunu idrâk ettiği nisbette, o zaman Rabbini tanımaya başlıyor; “Aman yâ Rabbi!” diyor…