Kul, Rabbini ve Ölümü Unuttuğu Zaman Günah İşlemeye Başlar


DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİR SES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

Kul, Rabbini ve Ölümü Unuttuğu Zaman Günah İşlemeye Başlar

İki şeyi unutmayacağız:

“Cenâb-ı Hakk’ı unutmayacağız.”

Yaratan, insan olarak yaratan, en yüce Peygamber’e ümmet eden Cenâb-ı Hak. Bütün nîmetleri ikram eden, ihsân eden Cenâb-ı Hak. Kul, Cenâb-ı Hakk’ı unutmayacak. Cenâb-ı Hakk’a karşı nankör olmayacak.

Bir baba, evlâdı nankör olsa ne kadar baba üzülüyor değil mi? Onu alıyor, büyütüyor, yetiştiriyor… O, babaya nankör olursa, baba ne kadar üzülür… Bunun da fecîsi, fecînin fâciası; kulun Cenâb-ı Hakk’a nankör olması…

İkincisi:

“Ölümü ve âhireti unutmamak.”

Her zerrenin hesabı gelecek. Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun. Herkes yarına ne hazırladığına baksın…” (el-Haşr, 18)

Yarın… O yarından sonra ebediyet başlayacak. O kadar yakın ki “yarın” deniyor, ebediyet karşısında.

En fecî şey, kalbin ölümü, Cenâb-ı Hakk’ı unutmak. İnsan Cenâb-ı Hakk’ı unuttuğu zaman günah işler. “Yâ Rabbi!” diyerek bir çelme takamaz. “Yâ Rabbi!” diyerek, besmele çekerek bir dedikoduya başlayamaz. Allah unutulduğu zaman, günahlar yoğunlaşmaya başlar. Onun için kul, Cenâb-ı Hakk’ı unutmayacak.

Tabi burada en büyük, insanın düşmanı da, enâniyettir, benliktir. “Ben” olmayacak bir mü’minde. “Yâ Rabbi, Sen!” olacak.

“Ben” de o lûtuflara karşı, o da bir nankörlük -Allah korusun, hafazanallah!-

Onun için asla “ben” olmayacak, “Yâ Rabbi, Sen!” olacak.

Tevhîd akîdesinin ortaklığa tahammülü yok. “Ben” demek, ortaklıktır Cenâb-ı Hakk’a karşı. O gücü veren Cenâb-ı Hak. Onu kul, daima “Sen yâ Rabbi, Sen yâ Rabbi, Sen yâ Rabbi!..” diyecek.

Mûsâ -aleyhisselâm- mukaddes vâdi Tuva’da, peygamberlik geldi. Hârun’la beraber gidin dedi Cenâb-ı Hak, giderken de, iki peygambere “âyetlerimi unutmayın” buyurdu, yani “Cenâb-ı Hakk’ı zikretmeyi unutmayın” buyurdu. (Bkz. Tâhâ, 42)

Tabi orada Sâfûra vardı hanımı. Doğum yapmıştı, mağarada, karanlık, zor, kış vs…

“–Yâ Rabbi dedi, ben Sâfûra’yı nereye koyayım?” dedi.

Cenâb-ı Hak sordu:

“–Yâ Mûsâ dedi, anan dedi, seni doğurup dünyaya attığı gün, seni Firavun’un şerrinden kim korudu?” dedi.

“–Sen yâ Rabbi!” dedi.

“–Anan dedi, sana bir sandık yapıp seni Nil’e attığında, deryaya attığında, orada seni kim korudu?” dedi.

“–Sen yâ Rabbi!” dedi.

“–Yâ Mûsâ dedi, seni Firavun’un sarayında seni kim korudu?”

Hep;

“–Sen yâ Rabbi! Sen yâ Rabbi!..” diyordu.

“–Seni Medyen çöllerinde garip, ıssız, yalnızken, en ufak bir hayra muhtaçken, seni kim korudu yâ Mûsâ?”

Hep Mûsâ -aleyhisselâm-:

“–Sen yâ Rabbi! Sen yâ Rabbi! Sen yâ Rabbi!..” diyordu.

Demek ki kul da daima; “Sen yâ Rabbi!” diyecek. “Ben” demeyecek.

Bahâüddin Nakşibend Hazretleri bu “ben” demekten, onu bertaraf etmek için, yedi sene hastalara baktı. Benliği bertaraf etmek, enâniyeti bertaraf, kibri bertaraf etmek için. Cerahatli hayvanlara baktı, hastalara baktı, yolları temizledi…

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri tuvaletleri temizledi, içtihad makamına çıkmışken.

Yunus Emre’yi Tapduk Emre eşikte, başını eşiğe koydurdu, içeri almadı dergâha. Ancak rûhî ihtilâçlarını bertaraf ettikten sonra Tapduk Emre, Yunus Emre’yi içeri aldı.

Aziz Mahmud Hüdâyî de Kādı’l-kudât idi, hâkimlerin en büyük reisi idi. Ona da ciğer sattırıldı.

Velhâsıl hep bu en zor; “Yâ Rabbi, Sen!” demek. “Yâ Rabbi, Sen!” demek de “ben” dememek, ortaklığa kalkmamak.

Onun için şeytan “ben” dedi, kovuldu Cennet’ten. “Ben üstünüm” dedi, kovuldu. Cenâb-ı Hak’la cidâle girdi.

Kârun, sâlih biriydi, “ben kazandım” dedi, Mûsâ -aleyhisselâm-’a tavır koydu, o da kahroldu. “Ben” dedi, servetine sığındı, sığındığı servetle kahroldu gitti.

Bel’am bin Bâurâ da Allah dostuydu, o da bir an nefsine meyletti. O da perişan oldu, kahroldu, bir kelp gibi bir şaşkın hâle döndü.

Velhâsıl daima ilâhî kameranın altında olduğunu kul unutmayacak. Daima Rabbini unutmayacak, “Sen yâ Rabbi, Sen yâ Rabbi!..” diyecek. Bir duâ hâlinde olacak.

Efendimiz, en büyük örnek. Cenâb-ı Hak “üsve-i hasene” buyuruyor, örnek şahsiyet, örnek karakter… (Bkz. el-Ahzâb, 21)

En büyük kültür, Kur’ân kültürü. Kur’ân kültürünü Efendimiz 23 senede tamamladı. O câhiliye insanı 23 senede büyük bir kültüre kavuştu. Kur’ân-ı Kerîm’i anladı, derinleşti, yaşadı. İlk âyet:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (el-Alak, 1)

Yaratan Rabbinin adıyla okumaya başladı, kalbi okumaya başladı. Dînin tamamlandığı; “اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ : dînin kemâle erdiği gün”e kadar, o âyete kadar (Bkz. el-Mâide, 3), 23 senede kültür tamamlandı.

En büyük kültür, İslâm kültürüdür. En büyük kültür, Kur’ân kültürüdür. Fakat bugün maalesef İslâm kültürü bilinmiyor. Ne tam mânâsıyla kendimiz bilebiliyoruz, ne de çoluk-çocuğumuzu o kültürle maalesef yetiştiremiyoruz.

Hâlbuki o kültürle yaşansa yaşatılsa, işte asr-ı saâdet… Kendimizi muhasebe edeceğiz daima;

“Benim namazım nasıl, Allah Rasûlü’nün namazı nasıldı?”

“Benim cömertliğim nasıl, Allah Rasûlü’nün cömertliği nasıl?”

“Benim sabrım nasıl, Allah Rasûlü’nün sabrı nasıldı?”

Diğer taraftan:

“Kazancım nasıl, kazancımda bir yanlışlık var mı? Bir yanlış şey giriyor mu?..”

Ona da çok dikkat etmemiz lâzım.

“Beraberinde bulunduğumuz kimse nasıl?”

Eğer beraber bulunduğumuz kimse hayırlı bir insansa hayra gideriz, şerli bir insansa şerre gideriz.

Velhâsıl;

وَالْعَصْرِ (“Zamana yemin olsun.” [el-Asr, 1])

وَالْفَجْرِ (“Fecre andolsun.” [el-Fecr, 1])

Zamanımız çok kıymetli. Seherlerimiz çok kıymetli.

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ Cenâb-ı Hak buyuruyor.

“Seherlerde istiğfar ederler.” (Âl-i İmrân, 17) buyuruyor.

Bilen kim, bilmeyen kim? Bilen nerede bilmiş olacak?

سَاجِدًا وَقَائِمًا buyruluyor. “Secde ve kıyam hâlinde” bulunacak. (Bkz. ez-Zümer, 9)

İbadurrahman kim? Allâh’ın rahmetinin tecellî ettiği kim?

سُجَّدًا وَقِيَامًا (“…Secde ve kıyam hâlinde olurlar…” [el-Furkân, 64]) buyruluyor.

Seherlerde mü’min uyanacak. Kalp, rûhâniyetle dolacak. O rûhâniyetle gündüze girecek. Gündüz, nefsânî arzulara karşı bir mukâvemet olacak. Ve o gün, geceye hazırlanacak. Güneş’le Ay’ın bir vardiya değiştirmesi gibi. Rûhânî hayatımız o şekilde inkişâf edecek.

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin bir nasihati var. O nasihatte diyor ki:

“Sen diyor, müstehaplara dikkat et diyor. Cenâb-ı Hakk’ın sevdiği ve râzı olduğu şeylerdir müstehaplar diyor (yani sünnet-i gayr-i müekkede’ler). Kişi yeryüzünün bir köşesinde Hak Teâlâ’nın sevdiği, râzı olduğu bir ameli bilir, onu yapmaya imkânı olursa, bunu ganimet bilsin.” buyuruyor, ibadette, muâmelâtta, ahlâkta vesâirede.

Hattâ İmâm-ı Rabbânî Hazretleri o kadar bu işin derinliğine giriyor ki, bir gün tuvalete sağ ayakla giriyor; “O gün rûhâniyetim gitti.” diyor. Sol ayakla girilir, sağ ile çıkılır.

Cenâb-ı Hak buyuruyor ki:

“Kulum diyor, farzları îfâ eder diyor, nâfilelerle (müstehaplarla) Bana yaklaşır diyor. Ben diyor, onun diyor, işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.” diyor. (Bkz. Buhârî, Rikāk, 38)

Velhâsıl bilhassa bu zamanda, bu, Sünnet-i Seniyye’yi yaşamak çok mühim. Yine kalbimizi öyle bir hâle getirmemiz lâzım ki, yine İmâm-ı Rabbânî diyor ki burada:

“Şunu iyi bilin ki kalp diyor, Cenâb-ı Hakk’ın komşudur kalp diyor. Cenâb-ı Hakk’ın komşusudur diyor. O’nun diyor mukaddes Zât’ına kalpten daha yakın bir şey yoktur diyor. Kalp diyor, nazargâh-ı ilâhîdir diyor. Onun için kalbini nazargâh-ı ilâhî yapmaya diyor, orada cemâlî sıfatların tecellî etmesine gayret et.” diyor.

Hep bunlar, bu dershanenin dersleri. Tabi bu dünyada bu dersler, kabirde yok böyle dersler, bitti…

Ondan sonra Cenâb-ı Hak; “Çifte, teke.” (el-Fecr, 3) diyor. Kendisi tek, hepsi çift. Artı elektrik eksiye akıyor, ışık yanıyor. Artı bulut eksiye akıyor, yağmur yağıyor. Her şey çift yaratılmış. Kendisi tek çünkü. Âyetler var muhtelif, bu hususta. Ondan sonra:

وَالَّيْلِ اِذَا يَسْرِ

(Her şeyi karanlığıyla) örttüğü an, geceye andolsun.” (el-Fecr, 4) buyuruyor.

Şimdi gece geldi; gece nedir? Bir mânâda ölüme bir giriş. Dünya ile alâkan kesiliyor, uyuyorsun. Sanki bir ölüm tatbikatı. Herkes farklı farklı rüyalar görüyor. Kimi safâda, kimi ıztırapta.

Şafak vakti ise -bir nevî- herkes kalkıyor, “ba‘sü ba‘de’l-mevt” sanki bir ölümden sonra uyanış. Onun için; “Uyku, ölümün kardeşidir.” buyruluyor. Bize uyku ve rüya görme hassasiyetini Cenâb-ı Hak verdi ki, ölümü ve ölümden sonrayı kavrayabilmemiz…

Geceye girerken bir muhâsebe:

“Bugün ben, gün bitti, Allah için ne yaptım?..”

Cenâb-ı Hak yine bir son nefesi bildiriyor, Kāf Sûresi’nde:

“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de; «İşte ey insan! Bu senin öteden beri kaçtığın şeydir.»” (Kāf, 19)

Velhâsıl ölüme hazırlanabilmek…

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Bunlar da akıl sahiplerine birer yemin mahiyetindedir.” (Bkz. el-Fecr, 5) buyuruyor.

Cenâb-ı Hak:

اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا

“…İnsan çok zâlim ve çok câhildir.” (el-Ahzâb, 72) buyuruyor.

İnsan zâlimdir, Allâh’ın emirlerinin dışına çıkıyor, istikbâlini mahvediyor. Kendi kendine zâlim oluyor. Kendi kendini hançerliyor insan. Allâh’ın emirlerinin dışına çıkıyor.

Yine insan câhildir. Niçin dünyaya geldi, tarihini kendisi mi verdi? Ana-babasını kendisi mi tayin etti? Hangi coğrafya parçasında geleceğini kendisi mi tayin etti? Ömrünü kendisi mi tayin etti? Geliş niye, gidiş niye, bu akış nereye?..

İşte maalesef insan cehûl/çok câhil. İsterse bin tane fakülte bitirsin! Eğer bu hâli kalpte idrak hâlinde değilse, cehâletin ta kendisi olmuş oluyor.

Bu dünya damla, âhiret sonsuz. Cenâb-ı Hak ne buyuruyor, âhirette dünyaya bakış:

اِلَّا عَشِيَّةً اَوْ ضُحٰیهَا

“…Sanki bir akşam karanlığı, sanki bir şafak vakti.” (en-Nâziât, 46) O kadar bir az.

Ondan sonra Cenâb-ı Hak geçmiş kavimlere geliyor:

اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍ

“Görmedin mi (Cenâb-ı Hak diyor), Rabbin Âd Kavmi’ne ne yaptı?” (el-Fecr, 6) diyor.

O İrem Bağları verilen, Cenâb-ı Hakk’ın mükâfât olarak verdiği güzellikler… Cenâb-ı Hakk’a şükredeceği yerde Âd ve Semûd, isyan etti. İrem Bağları verdi Cenâb-ı Hak. Kimin verdiğinin farkında olmadı. İnsanlığın dışında bir hayat yaşadılar, insanlığa vedâ ederek bir hayat yaşadılar.

Kazıklı Firavun diyor, “evtâd”. Cenâb-ı Hak ona nasıl bir azap kamçısı indirdi? Nasıl o kavimler helâk oldu?!.

Âd ve Semûd ne dedi; “Bizden güçlü kim var?” dedi. Kibirlendi, gururlandı, kahroldu gitti.

Firavun, tanrılık iddiasına girdi. O kadar ahmaklaştı ki:

Hâman dedi vezirine, bir kule yap dedi, ben o kuleye atla çıkacağım diyor, yukarıda Mûsâ’nın Rabbiyle pazarlık edeceğim.” dedi.

O da bir Kızıldeniz’de boğuldu gitti.

“Rabbim!” dedi, “İsrailoğulları’nın inandığı Tanrı’dan başka tanrı olmadığına ben de îmân ettim dedi, ben de Müslümanlardanım.” dedi ama bitti. Son nefeste fayda yok. Çünkü öbür taraftan perdeler açılıyor.

Lût Kavmi… Bugün işte! Ahlâksızlığın denâetine düştü.

“–Biz bu kadar kalabalığız dedi. Ey Lût dedi, sen teksin, biz bu kadar kalabalığız. Sen mi doğrusun, biz mi doğruyuz?” dedi.

“–Sen temizsen, buradan çık git dedi, bizim rahatımızı bozma dedi. Bizim ahlâksızlığımıza sen mânî olma dedi. Biz bırak hayatımızı yaşayalım!..” dedi.

Nasıl onlara bir azap indi, gökten bir şeyler indi. Öyle bir durum ki yer gök yer değiştirdi neredeyse. Acıklı bir azâba dûçâr oldu.

Nuh -aleyhisselâm- öyle. 950 sene sabır, İslâm’ı tebliğ, her şeye katlandı. En son ilâhî bir kahır, bir yağmur alttan-üstten. 80 kişinin dışında hepsi helâk oldu gitti.

Şuayb -aleyhisselâm-’ın kavmi, sahtekârlıkta öne geçti. Karaborsa vs. kandırma vs. gabn-i fâhiş vs…

Uzatmayayım ben. Kur’ân-ı Kerîm hep bunları bildiriyor, kahrolan kavimleri bildiriyor.

Netice, netice:

Bugün kahrolan o kavimler bugün var mı yok mu toplumda? O kavimler kahroldu gitti. Cenâb-ı Hak bugün Rasûlullah Efendimiz’in vesilesiyle toplumumuzu kahretmiyor. Bu çok mühim.

Demek ki nasıl Efendimiz’le bir gönül bağı kuracağız? Nasıl O’nun yaşadığı hayatla hayatımızı istikâmetlendireceğiz?

Cenâb-ı Hak Enfâl Sûresi’nde buyuruyor 33. âyette; “İçinizde Allah Rasûlü varken azap inmedi…” buyuruyor.

Mekke’de her türlü fitne vardı, azap inmedi. Çünkü orada Efendimiz vardı. Efendimiz hicret etti, azap inmeye başladı. Açlık… Semâya baksalar beyaz görüyorlardı, bulut görüyorlardı. Açlık ve kıtlık başladı.

Onun için buyruluyor ki:

Eğer bir gönülde Allah Rasûlü varsa, fakat lâfta değil, fiilde varsa, yaşayış hâlinde varsa, muhabbet hâlinde varsa; o kalbe Allâh’ın azâbı inmez.

Mevlânâ da Hazret-i İbrahim’i misal veriyor:

“Sende İbrahimlik varsa korkma diyor, ateş seni yakmaz.” diyor.

Yine âyetin devamında, yine Efendimiz’in yaşadığı devrin hâli ne oldu o zaman; “istiğfar”… (Bkz. el-Enfâl, 33)

Seherler de çok mühim:

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ

(“…Seher vaktinde Allahʼtan bağışlanma dileyenler.” [Âl-i İmrân, 17])

Cenâb-ı Hakk’a devamlı, bilhassa bilhassa böyle zor zamanlarda devamlı bir istiğfar hâlinde bulunabilmek…

Yolda giderken gelirken “estağfirullâh el-azîm, estağfirullâh el-azîm…” Birtakım yanlışlarımızı düşünmek, Cenâb-ı Hakk’a sığınmak.

Velhâsıl, ibretli bir âyet var, Ra‘d Sûresi’nde:

“Allah bir kavme verdiğini o kavim kendisini bozup değiştirmedikçe değiştirmez.” (er-Ra‘d, 11)

Diyorlar; “Yahu niye oldu, niye böyle oldu, niye oldu?..”

Demek ki kendimize döneceğiz, kendimizi bakacağız:

“Bizde ne hata oldu ki böyle oldu.”

Çaresi ne? İstiğfar…

Hasan-ı Basrî Hazretleri’ne birisi geldi, kuraklıktan bahsetti.

“–Üstad dedi, dua et.” dedi.

Diğeri geldi, fakirlikten bahsetti.

“–Üstad dedi, dua et, çare bul.” dedi.

Biri geldi, tarlasının verimsizliğinden bahsetti:

“–Üstad, dua et.” dedi.

Öbürü:

“–Çocuğum olmuyor, üstad dua et.” dedi.

Hasan-ı Basrî, dördüne de:

“–İstiğfâr edin.” buyurdu.

Yanındaki dedi ki:

“–Dördü de ayrı ayrı şey, ayrı ayrı problemlerden geldi.”

Nûh Sûresi’nin 10, 11, 12. âyetlerini okudu Hasan-ı Basrî Hazretleri.

Demek ki bu zamanda da böyle birtakım zorluklarla, enflâsyon vs. kısmen bir Haçlı seferi olduğu zaman, tek çaremiz, Cenâb-ı Hakk’a kulluğumuza dikkat edeceğiz, istiğfâr edeceğiz.

اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

(“Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senʼden yardım dileriz.” [el-Fâtiha, 5])

Cenâb-ı Hakk’a güzel bir, hep beraber bir kulluk hâlinde yaşayacağız; Cenâb-ı Hak’tan rahmet tecellî edecek…