İslâm’da Rahmet (Kur’ânî Tâlimatlar 2)

Ebedî Fecre

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2019 Ay: Şubat, Sayı: 168

Rabbimiz’in Kur’ân-ı Kerim’de en çok tebârüz ettirdiği ism-i şerîfi, rahmet kökünden olanlardır:

MERHAMET

Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın ilk cümlesi olan «besmele-i şerîfe», Cenâb-ı Hakk’ın nice isminden «Rahmân ve Rahîm» sıfatlarıyla ifade buyurulmuştur.

  • Rahmân; «Rahmeti bol ve sonsuz olan»,
  • Rahîm ise; «Rahmeti ebedî ve dâimî olan» demektir. Rahmet, Rabbimiz’in şiârıdır. Âyet-i kerîmelerde buyurulur:

كَتَبَ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ

“O, merhamet etmeyi kendi Zâtına farz kıldı.” (el-En‘âm, 12)

وَرَحْمَت۪ي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ

“…Rahmetim, her şeyi kuşatır.” (el-A‘râf, 156)

فَقُلْ رَبُّكُمْ ذُو رَحْمَةٍ وَاسِعَةٍ

“…De ki: «Rabbiniz geniş bir rahmet sahibidir.»” (el-En‘âm, 147)

وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ

“…O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.” (Yûsuf, 64)

RAHMETEN Lİ’L-ÂLEMÎN

Peygamber Efendimiz de mahzâ rahmettir. Hem de bütün âlemlere rahmettir. Rabbimiz buyurur:

وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ

(Rasûlüm!) Biz Sen’i ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (el-Enbiyâ, 107)

Yine Tevbe Sûresi’nin 61’inci âyet-i kerîmesinde; Fahr-i Kâinât Efendimiz; «mü’minler için rahmet» olarak vasfedilmiştir:

وَرَحْمَةٌ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ

“…O (Hazret-i Peygamber), sizden îmân edenler için bir rahmettir…”

Şu âyet-i kerîmede ise, Peygamber Efendimiz; birçok sûrede Rabbimiz’in yüce Zâtını vasfetmek için kullandığı «Raûf ve Rahîm» sıfatlarıyla tarif edilmiştir:

لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌۘ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ

“Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız O’na çok ağır gelir. O; size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir.” (et-Tevbe, 128)

«Raûf ve Rahîm» sıfatları, Kur’ân’da sadece Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- için zikredilmiştir. Başka peygamberler hakkında Kur’ân-ı Kerim’de bu sıfatlar kullanılmamıştır. Bu da göstermektedir ki, ümmeti olmakla şereflendiğimiz Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, merhamet ve şefkatin zirvesidir.

Rabbimiz, Zâtını rahmet ile, Fahr-i Kâinât Efendimiz’i de re’fet ve rahmet ile zikrederek; mü’minlerin «rahmet insanı» olmaları tâlimâtını vermektedir.

Rahmet insanı;

–Her işini ivazsız ve garazsız, hasbeten lillâh yapar. Onun amellerinde ihlâs ve samimiyet olur.

–Çorak insan değil, diğergâm insan olur.

–Yağmur gibi girdiği her yere hayat verir.

–Güneş gibi en kuytu ücrâ köşeleri dahî aydınlatır.

–Müsterşidi, yani irşad bekleyenleri ihyâ eder.

MÜ’MİNLERE MERHAMET

Fetih Sûresi’nin son âyet-i kerîmesinde, Cenâb-ı Hak; Allah Rasûlü’nün beraberindeki ashâb-ı kirâmı, mümtaz vasıflarla tarif eder. İkinci vasıf şudur:

رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ

(Rasûlullâh’ın beraberindeki mü’minler) birbirlerine karşı çok merhametlidirler…” (el-Fetih, 29)

Peygamber Efendimiz’in, mü’minlerin birbirlerine merhameti hakkında birçok tâlimâtı vardır:

“Merhametli olan kişilere Rahmân merhamet eder. Yeryüzü ehline merhamet edin ki semâdakiler de size merhamet etsinler!” (Ebû Dâvûd, Edeb, 58/4941)

Rabbimiz, mü’minlerin dâimâ birbirlerine merhameti tavsiye etmelerini şöyle telkin eder:

ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ

(Sarp yokuşu aşmak; köle âzâd etmek, yoksul ve yetimleri doyurmaktır.) Sonra; îmân edenlerden, birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden ve birbirlerine merhameti öğütleyenlerden olmaktır.” (el-Beled, 17)

Merhamet îmânın meyvesidir. Kalplerdeki merhamet, bilhassa cömertlik ve infâk ile kendisini gösterir.

Fahr-i Kâinât Efendimiz, her fazîlet gibi bu hasletin de zirvesiydi. Açları doyurmakla doyar, fakirlere imdâd etmekle huzur bulurdu. Bu hususta o kadar fedâkâr, o kadar diğergâm idi ki;

Hazret-i Âişe’nin beyân ettiği üzere;

Ellerine geçeni hemen fukarâya infâk ettikleri için, mübârek hâne halkıyla beraber üç gün üst üste arpa ekmeğiyle dahî doymamışlardı. Evlerinde üç gün üst üste sıcak yemek pişmemişti.

Hâlbuki bilhassa Hayber’in fethini müteâkip, Peygamber Efendimiz’e birçok ganîmetler ve hediyeler de gelirdi. Fakat hemen infâk ediyordu.

Ellerine geçen her şeyi derhâl infâk etmek, bazı Hak dostlarının da fazîletlerindendir:

Şakîk-i Belhî -kuddise sirruhû-, İbrahim bin Edhem -kuddise sirruhû-’e sorar:

“–Geçim noktasında ne yaparsınız?”

İbrahim bin Edhem Hazretleri şöyle cevap verir:

“–Bulunca şükrederiz, bulamayınca sabrederiz!..”

Şakîk-i Belhî -kuddise sirruhû-;

“–Horasan’ın köpekleri de böyle yapar!” deyince bu defa İbrahim bin Edhem -kuddise sirruhû- sorar:

“–Ya siz ne yaparsınız?”

Cevâben Şakîk-i Belhî Hazretleri;

“–Bulursak şükredip infâk ederiz, bulamadığımızda ise sabr ile şükrederiz.” der.

Şu kıssa da ümmete merhametin kıymetini ne güzel ifade etmektedir:

Bâyezîd-i Bistâmî -kuddise sirruhû- Hazretleri’ne zamanın kutbunun Ebû Hafs adında bir demirci olduğu keşfolunmuştu. Bunun hikmetini öğrenmek için onu ziyarete gitti. Kendisini çok dertli gördü ve sebebini sordu. Ebû Hafs derin bir âh çekerek, gözyaşları içinde şöyle dedi:

“–Acaba benim derdimden daha büyük bir dert, benden daha dertli bir insan var mı? Derdim şudur:

Acaba kıyâmet gününde bu kadar «ibâdullâh»ın hâli nice olur?”

Bâyezîd-i Bistâmî sordu:

“–Halkın muazzeb olmasından niçin bu kadar kederleniyorsun?”

Ebû Hafs Hazretleri cevâben şöyle dedi:

“–Benim fıtratım merhamet ve şefkat mayasıyla yoğrulmuştur. Bir müslüman muzdarip hâlde iken, ben saâdet duyamam!..”

Hazret-i Bâyezîd, bu ziyaretinin neticesini şöyle ifade eder:

“Anladım ki, Ebû Hafs Hazretleri; «Nefsî! Nefsî!» diyenlerden değil, peygamber meşrebinde olup; «Ümmetî! Ümmetî!» diyenlerdendir. (…)

Bu mânevî teveccüh ve mevhibenin Ebû Hafs Hazretleri’ne nasîb olmasında, ondaki engin şefkat ve merhametin tabiat-i asliye hâline gelmesinin bereketi vardır.”

Ümmetin ızdırâbını sînesinde böyle derinden hissetmenin tarihimizden hisli bir misâli şöyledir:

Sultan Birinci Abdülhamid Han; Özi Kalesi’nin düşmanın eline geçtiği haberini alınca, büyük bir elem ve teessür içinde;

“–Asker evlâtlarım ve mâsum ahâlim parçalandı!” diyerek onların ızdırâbını sînesinde hissetti. Üzerine felç geldi ve bu acıya fazla dayanamayarak kısa süre sonra vefât etti.

İşte bir cihan sultanına, hayatına mâl olacak derecede; «Âhh!» çektiren ve kalbini elemlerle eriten bir şefkat ve merhamet hassâsiyeti…

AİLEDE MERHAMET

Cenâb-ı Hak, insanlara merhameti en çok anne yüreğinde gösterir. Anneler evlâtlarına muazzam bir şefkat ve merhametle doludurlar. Rabbimiz; anne-babalar yaşlandığında ise, evlâtları anne-babalarına merhametle muâmele etmeye, onlara nezâket ve zarâfet göstermeye davet eder:

“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine; «Üf!» bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.” (el-İsrâ, 23)

“Onlara (anne-babana) merhametle yaklaşarak, alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve;

«Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de Sen onlara (öyle) rahmet et!» diyerek duâ et!..” (el-İsrâ, 24)

İnsanın ömürlük teşekküre lâyık olan anne-babasına merhameti, aslında boynunun borcudur. Vefânın gereğidir.

Fakat merhameti kaybeden sîneler, bu en büyük şükran borcunu dahî unutabilirler.

Eşler arasında da, Rabbimiz;

  • Sükûnet (huzur),
  • Meveddet (sevgi) ve
  • Rahmet (merhamet) halk ettiğini buyurmuştur. Demek ki huzurlu bir ailenin temel esaslarından biri de rahmet ve merhamettir. Ailede en büyük rahmet vesilesi; birbirlerini takvâ husûsunda destekleyerek hayatlarını devam ettirmeleridir.

Muhterem pederim Musa Efendi -kuddise sirruhû- yeni evlenenlere şöyle telkinlerde bulunurdu:

“–Sizler birbirinize çok merhametli olacaksınız. Yani birbirinize takvâ dolu bir hayatı telkin ederek, kendinizi ve ailenizi ateşten koruyacaksınız.”

Rabbimiz’in istediği merhamet ise, çok daha şümullüdür.

ŞÂMİL MERHAMET

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün buyurmuştu:

“–Nefsim kudret elinde bulunan Allâh’a yemîn ederim ki, birbirinize merhamet etmediğiniz sürece cennete giremezsiniz.”

Ashâb-ı kiram;

“–Yâ Rasûlâllah! Hepimiz merhametliyiz.” dediklerinde Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tavzîh etti:

“–(Benim kastettiğim) merhamet, sizin anladığınız şekilde yalnızca birbirinize olan merhamet değildir. Bilâkis bütün mahlûkāta şâmil olan merhamettir, (evet) bütün mahlûkāta şâmil bir merhamet!..” (Hâkim, Müstedrek, IV, 185)

Bu öyle şâmil bir merhamettir ki, şahsına haksızlık yapanları dahî içine almalıdır:

AFFEDİCİLİK

Kur’ân-ı Kerim, böyle bir merhametin misâli olarak Hazret-i Yûsuf’u bildirir. Ona kardeşleri haset etmişti. Daha çocuk yaşta iken onu babasından uzaklaştırmak için dövmüşler, kuyuya atmışlar ve yabancılara köle gibi satmışlardı. Yıllar sonra kendisi bir vezir, kardeşleri ise önünde, kabahatlerini itiraf etmiş, el pençe dîvan durur vaziyette iken, Hazret-i Yûsuf onlara şöyle dedi:

“Bugün (yaptığınız zulümleri başa kakarak) sizi kınamak yok, Allah sizi affetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf, 92)

Peygamber Efendimiz de, Mekke’yi fethettiğinde böyle eşsiz bir merhamet ve af sergiledi. Kendisine Mekke’de 13 yıl hakaret eden, iftira atan, kendisiyle alay eden, saldıran, üzerine deve işkembesi atan, arkadaşlarını aç bırakan ve işkencelerle öldüren, Medine’de de yıllarca tehdit ve savaşlarla rahat yüzü göstermeyen Mekkeliler; Mekke’yi fetheden Peygamberimiz’in karşısında dizilmiş, O’nun vereceği hükmü bekliyorlardı. Kısas ve intikam için tam bir fırsat idi. Fakat O Rahmet Peygamberi;

“–Ey Kureyş topluluğu! Şimdi benim, sizin hakkınızda ne yapacağımı sanırsınız?”

Kureyşliler;

“–Biz Sen’in hayır ve iyilik yapacağını umarak; «Hayır yapacaksın!» deriz. Sen, kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sahibi bir kardeş oğlusun!..” dediler.

Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Ben de Hazret-i Yûsuf’un kardeşlerine dediği gibi derim:

“Bugün (yaptığınız zulümleri başa kakarak) sizi kınamak yok, Allah sizi affetsin! O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf, 92)

Haydi gidiniz, artık serbestsiniz!” (Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 32; Vâkıdî, II, 835; İbn-i Sa‘d, II, 142-143)

Mekke fethinde kumandanlardan biri olan Sa‘d bin Ubâde -radıyallâhu anh- harbin heyecanıyla;

“‒Ey Ebû Süfyan! Bugün Yevmü’l-Melhame, yani insanların çokça öldürüleceği büyük bir savaş günüdür. Bugün Allah Teâlâ’nın Kureyş’i zelîl kılacağı bir gündür!” demişti.

Bu söz Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e ulaşınca;

“‒Ey Ebû Süfyan! Bugün Yevmü’l-Merhame’dir, yani merhamet günüdür. Bugün Allah Teâlâ’nın Kureyş’i (İslâm ile) azîz kılacağı, yücelteceği ve şereflendireceği bir gündür.” buyurdular. (Vâkıdî, II, 821-822)

Fahr-i Kâinât Efendimiz; o af ve merhamet rüzgârıyla, cürüm ve cinayetleri sebebiyle, «aranan suçlular» listesinde olanları dahî affetti. Kızı Zeyneb’i mızrakla yaralayarak hem çocuğunu düşürmesine, hem de bir süre sonra şehîd olmasına sebep olan Hebbâr bin Esved bile affedildi. O da bir gün huzûr-i saâdete gelerek müslüman olduğunu bildirdi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kelime-i tevhîdin hatırına onu da affetti; hattâ ashâbına, ona hakaret etmeyi ve târizde bulunmayı dahî yasakladı. (Vâkıdî, II, 857-858)

Peygamberimiz; böyle affetmekle, Cenâb-ı Hakk’ın şu emrini yerine getirmektedir:

(Ey Rasûlüm!) Affedici ol! İyi ve güzel olan şeyleri emret! (Delil kabul etmeyen ısrarcı) câhillerden yüz çevir.” (el-A‘râf, 199)

Peygamberimiz; her zaman, af ve merhamet menbaı olmuştur.

Meselâ Bedir’de; müslümanlar erken gelip Bedir Kuyularının bulunduğu mevkie yerleşmiş, kuyu sularından istifâde için bir havuz teşkil etmişlerdi.

Kureyş ordusu gelince bir kısım müşrikler, müslümanların havuzundan su içmeye geldiler. Müslümanlar onlara mânî olmak istedikleri zaman Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“–Bırakınız içsinler!” buyurdu. Gelip içtiler.

Saatler sonra kılıç kılıca harbe tutuşacakları insanlara ikramda bulunmak, İslâm asâletinin ve merhametinin ne müthiş bir tezâhürüdür.

Bedir Zaferi’nden dönüşte de Peygamberimiz, köleler hakkında;

“Bunlar bizim insanlıkta eşimizdir. Onlara güzel davranın!” buyurduğu için, sahâbe-i kiram; o zorlu çöl yolculuğunda, binek yetersizliği sebebiyle zaman zaman kendileri develerinden indiler, kölelerini bindirdiler.

Bu eşsiz insanlığı ve merhameti gören esirlerden çoğu, kısa zaman içinde müslüman oldu.

Muazzam bir af ve merhamet tablosunu da Hazret-i Sıddîk’ta temâşâ ederiz:

Hazret-i Ebûbekir; kızı Hazret-i Âişe’ye iftira edenler arasında yer aldığı için bir yoksula o güne kadar yaptığı infâkı kesmek üzere yemin etmişti.

Fakat Cenâb-ı Hak, bu yemine râzı olmadı. Âyet-i kerîmede şöyle buyurdu:

“İçinizden fazîletli ve servet sahibi kimseler akrabaya, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere (mallarından) vermeyeceklerine yemîn etmesinler; bağışlasınlar; ferâgat göstersinler.

ALLÂH’IN SİZİ BAĞIŞLAMASINI ARZULAMAZ MISINIZ?

Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” (en-Nûr, 22)

Âyet-i kerîme; bizi af ve merhamet husûsunda, Allah’tan ne bekliyorsak, muhataplarımıza da öyle davranmamızı tâlim buyurmaktadır. Yani ancak affede affede affa nâil olabileceğimizi hatırlatmaktadır.

-sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de bu hakikati şöyle ifade buyurur:

“Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” (Buhârî, Edeb, 18)

Müslümanların tevzî ettiği adâlet ve merhametten, İspanya yahudileri bile istifâde ettiler. Katolik zulmünden kaçan yahudileri; Barbaros Hayreddin Paşa, gemilerle kurtardı. İstanbul’a yerleştirdi. İstanbul halkı da onlar zulmün pençesinden kurtulup geldiği için kendilerine kucak açtı;

“Bunlar bizim insanlıktaki eşimizdir.” dediler. “Bunlar mazlumdur.” dediler ve imkânlarını onlarla da paylaştılar.

Düşünelim bugün;

Suriye’de, Myanmar’da, Yemen’de; zulme uğrayan, evsiz barksız kalan, çaresiz ve muzdarip müslüman kardeşlerimize karşı bizler ne kadar ensar olabiliyoruz?

Suçluya karşı af ve merhametin güzel bir nümûnesi, tarihimizin en celâlli hükümdarlarından Yavuz Sultan Selim Han’dan hâtıradır.

Bir defasında bu kudretli padişah, hazinedeki ihmallerinden dolayı vâkî olan sirkat (hırsızlık) sebebiyle yaklaşık kırk kişinin öldürülmelerini emretmişti. Durumu öğrenen Şeyhülislâm Zembilli Ali Efendi, karar icrâ edilmeden önce buna mânî olabilmek için alelacele ve destursuz olarak Yavuz’un yanına vardı. Hâdisenin aslını bir de Sultan’dan talep etti.

Yavuz Han;

“–Efendi Hazretleri! Duyduklarınız doğrudur, ancak sizin devlet işlerine karışmaya hakkınız yoktur…” şeklinde sert bir cevap verdi.

Bunun üzerine Şeyhülislâm Zembilli Ali Efendi, aynı sertlikle şu mukabelede bulundu:

“–Sultanım! Ben size şer‘î hükümleri bildirmeye geldim. Zira bizim vazifemiz sizin âhiretinizi korumaktır.”

Hakikatin bu korkusuz ifadesi karşısında sakinleşen Yavuz Selim Han;

“–Umûmî ahvâlin düzelmesi için bir fırkanın öldürülmesine cevaz yok mudur?” diye sordu.

Zembilli Ali Efendi;

“–Bunların öldürülmesi ile âlemin düzelmesi arasında bir alâka yoktur. Suçlarına göre ceza gerekir…” dedi.

Koca orduları dize getiren Padişah, başını önüne eğdi ve kararını geri aldı. Bundan son derece memnun olan Zembilli, tam huzurdan ayrılıyordu ki tekrar geri döndü. Kendisine merakla bakan Yavuz’a;

“–Sultanım! Birinci talebim, şerîatin tebliği idi. İkinci bir talebim daha var ki, bu da sadece bir ricâdır…” dedi. Ardından ekledi:

“–Sultanım! Bu mücrimlerin suçları kendilerine aittir. Ancak onlar, hapisteyken mâsum ailelerine kim bakacak? Dolayısıyla sizden ricam, verilecek ceza bitene kadar bu mücrimlerin ailelerine nafaka bağlamanızdır.”

Bu ikinci talebi de yerine getiren Yavuz Han, affı merhamet ve cömertlik ile taçlandırdı.

Merhametin şümûlü elbette mahlûkātın tamamına şâmil olmalıdır. Bilhassa, kendini ve derdini ifade edemeyen zavallı hayvancağızlara…

MAHLÛKĀTA ŞEFKAT

Peygamberimiz;

  • Binek hayvanlarının üzerinde sohbet edilmesine izin vermemiştir.
  • Onlara ağır yük yüklenmesini men etmiştir.
  • Yanık bir karınca yuvasıyla karşılaştıklarında şöyle buyurdular:

“Kim yaktı bunu?!. Ateşle azap vermek sadece ateşin Rabbine mahsustur.” (Bkz. Ebû Dâvûd, Cihâd, 112/2675, Edeb, 163-164/5268)

  • Yine Peygamberimiz; Mekke Fethi’ne giderken bir anne kelb, yavrularını rahatça emzirebilsin diye, ordunun güzergâhını değiştirdi.

Mâlûmdur ki, her medeniyet kendi insan tipini inşâ eder. Peygamber Efendimiz’in kurduğu fazîletler medeniyetinin insan tipinin fârik vasfı, her varlığı içine alan bir merhamete sahip olmasıdır.

İşte o merhamet insanından bir nümûne:

Abdullah bin Câfer -radıyallâhu anhümâ-, bir yerden geçiyordu. Siyâhî bir köleye rastladı. Hizmetkâr, elindeki üç parça ekmeği bir köpeğe birer birer atıyordu. Bir müddet seyretti. Sonra bu merhametli kişiyi tanımak için yanına yaklaştı. Aralarında şöyle bir konuşma geçti:

“‒Sen kimsin?”

“‒Ben bir köleyim.”

“‒Bu ekmekler nedir?”

“‒Benim günlük nafakamdır.”

“‒Ya bu köpek?”

“‒Buranın hayvanı değildir. Herhâlde uzaktan geldi. Yolu da bulamıyor. Aç olduğunu görünce bir lokma verdim. Herhâlde çok aç idi, verdikçe yiyor. Ekmeğimin hepsini verdim.”

“‒Peki, sen ne yiyeceksin?”

“‒Bugün ben sabredeceğim!”

Âdetâ demiş oldu ki:

“‒Beni yaratan Allah; bu köpeği de yaratan, aynı Allah. Demek ki Rabbim bu köpeği bana zimmetli kıldı…”

İşte tam mânâsıyla umûmî ve şâmil bir merhamet!..

Bir düşünelim: Bu zarif insan, bu eğitimi nereden aldı? Kaç fakülte bitirdi? Hangi üniversitede doktora yaptı?

O ve emsalleri, Allah Rasûlü’nün terbiyesinde yetiştiler. Mâzîsi câhiliyyenin kaba bir insanı olan bu köle, Efendimiz’in rahle-i tedrîsinden geçerek, bir merhamet ve fazîlet âbidesi oldu.

Abdullah bin Câfer Hazretleri, şahit olduğu fedâkârlığa hayran kaldı. Derhâl bu hizmetkârın efendisini buldu ve köleyi hürriyetine kavuşturdu. Onunki de bir başka merhamet ve kadirşinaslık örneği…

Hazret-i Ömer halîfe iken, kölesiyle Şam’a seyahatte bulunmuştu. O sırada tek binekleri kaldığı için, ona nöbetleşe biniyorlardı. Şehre girerken Hazret-i Ömer;

“–Sıra sana geldi, haydi deveme sen bin!” dedi.

Bir köle ile halîfenin kıyafetleri arasında da bir fark olmadığından hizmetkâr itiraz etti:

“–Yâ halîfe! Beni halîfe zannederler!”

Hazret-i Ömer; itirazı kabul etmedi, köleyi deveye bindirdi, kendisi yaya olarak Şam’a girdi. Böylece kardeşliğin ve merhametin müşahhas bir misâlini sergiledi.

Mahlûkāta şefkat nazarıyla bakmak, Hak dostlarının fârikalarındandır.

KAPIYA BİR KİŞİ GELDİ!

Sâmi Efendi Hazretleri; Mekke’de bulundukları bir zamanda, bir öğle vakti;

“–Dışarıda bir kişinin galiba yemeğe ihtiyacı var!” buyurur.

Muhterem pederim Musa Efendi; derhâl verilecek yemekleri hazırlayıp, elinde tepsi ile kapıya gider, kimseyi göremeyince geri döner.

Sekiz-on dakika sonra Sâmi Efendimiz tekrar gelerek;

“–Tekrar geldi, içeriye bakıyor.” buyururlar.

Tekrar yemekleri alıp kapının önüne çıktıklarında; dilini dışarıya çıkarıp içeriye bakan hayvancağızı, yani acıkmış olan köpeği görürler ve doyururlar.

  1. Sâmî Efendi Hazretleri; merhamet, nezâket ve tevâzuu sebebiyle, bir kelbi cins ismiyle çağırmamış, kişi tabirini kullanmıştı.

Yine Sâmi Efendi Hazretleri; Medîne-i Münevvere’de eski bir evde kalırken, kendisine bir oda hazırlanır. Bu esnada, odanın bir köşesinde bir yılan görülür. Herkes ürperir. Fakat Mahmud Sâmi Efendi Hazretleri;

“–Kendi hâline bırakınız.” buyurarak, yılan gibi zararlı bir mahlûkāta dahî merhamet gösterirler.

Hakikaten de yılan kendiliğinden çekilip gider.

Ezcümle;

Mahlûkātına dost olan, onlara şefkat eden bir mü’min, onların «Hâlık»ıyla dostluğa nâil olur!..

Muhyiddîn İbn-i Arabî Hazretleri, bu merhameti cansız varlıklara kadar genişleterek şöyle der:

“Allâh’ın kullarına, şefkat ve merhametle muâmele et. Merhamet ve şefkatini bütün canlılara ve mahlûkāta bolca yay ve sakın ola ki; «Bu ottur, cansızdır, faydası yoktur.» deme! Bilâkis senin idrâkinin ötesinde, onların pek çok faydası ve hayrı vardır. Yaratılmışı, bulunduğu hâl üzere bırak ve ona Yaratıcı’nın merhametiyle merhamet et!”

Merhamet, îmânın meyvesi olduğu gibi gaddarlık da îmansızlığın neticesidir.

Kalpten merhamet gidince, sadizm yani acımasızlık başlar. Merhametsiz, kurumuş vicdanlar; zavallı mahlûkāta karşı acımasızca zulümler irtikâb etmekte, bundan zevk almaktadır.

Günümüzde maalesef hayvanlara çeşitli zulümler yapılmaktadır.

VİCDANSIZLIK

  • Tarihte gıdâ temini için bir ihtiyaç olan avcılık; günümüzde hiçbir hâcet yok iken spor (!) adı altında, zevk için yapılmaktadır. Katledilen anne hayvanların bîçâre yavrularını düşünen yoktur.

Hâlbuki Efendimiz, bir kuşun yuvasından yavrularını alanları îkāz etmişti. (Ebû Dâvûd, Edeb, 163)

  • Boğa güreşi, deve güreşi, horoz dövüşü gibi gaddarlıklar da İslâm merhametine asla yakışmayacak, memnû işlerdir.

Batıda yapılan boğa güreşlerinde; bîçâre hayvanlara bıçaklar ve kılıçlar saplanmakta, acı çektirilerek öldürülmektedir.

  • Atlar; tarihte, cihad meydanlarında kendilerinden istifâde edilmiş asil hayvanlardır. Lâkin günümüzde; kapitalist dünyanın kumar ve eğlencesi için, gayet gaddarca at yarışları yapılmaktadır. Haberlere göre bu sektörde; binlerce at ciğerleri delinerek, nice hastalıklara dûçâr olarak acılar içinde ölmektedir.
  • Sesi için kafeslerde kuş ve daracık akvaryumlarda balık beslemek de aslında bir hayvan sevgisi değil, vicdansızlıktır. Bu hayvancağızlar, kafes veya akvaryumda yaşamak için yaratılmamıştır.

Bunlar bir mü’minin merhametiyle te’lif edilemeyecek hususlardır.

Rabbimiz’in bir nimeti olarak, bazı hayvanlardan istifâde ediyoruz. Ancak onlara merhamet ile muâmele etmemiz ve hakkımız olmayacak şekilde onlara davranmamamız îcâb eder.

Peygamberimiz iyi beslenmemiş bir deve görünce;

“Konuşamayan bu hayvanlar hakkında Allah’tan korkun! Besili olarak binin, besili olarak kesip yiyin!” buyurmuşlardır. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 44/2548)

Mekke fethinden sonra gönderilen bir seriyyede, maalesef otuz müslüman yanlışlıkla şehîd edildi. Haber Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ulaşınca, Efendimiz çok mahzun oldu. Derhâl Hazret-i Ali’yi mühim miktarda para ile bu kabîleye göndererek öldürülen kimselerin diyetlerini ödetti.

Hazret-i Ali, zarar verilmiş bütün malları tazmin etti. Kırılan köpek yalaklarını da tazmin edip eski hâline döndürdü. Artan parayı da fazladan, muhtemel zararlar için o kabîleye bıraktı. Ali -radıyallâhu anh-; geri dönüp yaptıklarını Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e anlattığında, âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz;

“–Çok iyi yaptın, isabet etmişsin!” buyurdu. (Bkz. Buhârî, Meğâzî, 58, Ahkâm, 35; Nesâî, Âdâbu’l-Kudât, 16; İbn-i Hişâm, IV, 53-57; Vâkıdî, III, 875-884)

Ecdâdımızın mahlûkāta merhameti de dillere destandır.

MERHAMET MEDENİYETİ

Meselâ Kanunî Sultan Süleyman Han; «Süleymaniye Camii» inşâ edilirken yük taşıtılan hayvanlar hakkında merhametin gözetilmesini fermanla emretmiştir.

Büyük binâlar inşâ edilirken kuşlar için de tezyînâtlı yuvalar yapılmıştır. Üsküdar’daki Yeni Cami’nin duvarlarında bulunan zarif ve sanat hârikası kuş yuvaları, hayrât sahiplerinin bu husustaki hissiyât ve inceliğini pek bâriz bir şekilde aksettirir.

Türk düşmanlığıyla bilinen Avukat Guer şöyle der:

“… Müslüman Türk’ün şefkati hayvanlara bile şâmildir. Bu hususta vakıflar ve ücretli şahıslar vardır. Bu şahıslar, sokaklardaki köpek ve kedilere ciğer dağıtırlar. Verilenlere alışmış olan hayvanlar da, besicilerin şefkatli seslerini o kadar iyi tanırlar ki, işitir işitmez hemen yanına koşmakta hiçbir zaman kusur etmezler.

Kasapların da her gün muayyen miktar kedi ve köpek beslemeleri, îtiyâd hâlindedir.

Ayrıca Şam’da, hastalanan kedi ve köpeklerin tedâvisine mahsus bir hastahâne vardır.”

Bir başka tespit:

“Bir Türk meskeni inşâ edilirken, güvercinlerin ve diğer kuşların susuz kalmamaları için en uygun yerlere yalaklar yapmak, Türk sivil mimarîsinin vazgeçilmez özelliklerindendir.”

Du Loir:

“Osmanlı’nın bazı şehirlerinde kediler için yapılmış mekânları, gıdâları için tesis edilmiş vakıfları görünce hayret etmeyecek insan var mıdır?..

Yavruları olan köpeklerin barındırılması için sokaklarda kulübelerin yapılması ve gıdâların teminine bilhassa îtinâ edilmesi de, hayret vericidir.

Bunları yapanlar, kendilerine cennet kapılarını açacak birçok sevaplar kazandıkları îtikādındadırlar.” der.

Müstesnâ merhamet medeniyetimizden fersah fersah uzak olan batıda ise, insana dahî merhamet kalmamıştır.

Boks, kafes dövüşü gibi adına spor denilen vahşet gösterilerinde, iki insan; birbirlerini hunharca dövmekte, seyirciler de bu kanlı manzarayı behîmî bir keyifle seyretmektedir. Roma’nın glâdyatör dövüşlerinin zamanımızdaki bir devamı olan bu vahşeti seyreden vicdan mahrumları, ancak bahiste para yatırdıkları taraf mağlûp olursa üzüntü hissetmektedirler. Yine batı menşeli, televizyon ve bilgisayar dünyasında da nesillere vahşet aşılayan kanlı savaşlar, oyun-eğlence kılıfı altında empoze edilmektedir.

Hâlbuki, hadîs-i şeriflerde insanın mükerremliği sebebiyle, yüze vurmak men edilmiştir.

ZARÂFETLİ MERHAMET

Muhteşem mâzîmizde, İslâm’ın eşsiz merhametini ve zarâfetini müşahhas bir şekilde temâşâ ederiz.

Çünkü merhamet, ehlini zarâfet ve nezâkete götürür. Zarâfet ve nezâket de merhamet mahsûlüdür. Çünkü zarâfetten mahrum bir merhamet, muhatabını incitir.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; merhametli, nâzik, ince ruhlu ve rikkat-i kalbiyye sahibi bir insandı. Bir seferinde kaba bir kimsenin;

“–Ey Muhammed! Ey Muhammed!” diye defalarca bağırmasına rağmen her defasında yumuşak bir üslûpla;

“–Buyur, isteğin nedir?” diye mukabelede bulunarak muhatabının kabalığına karşı dâimâ nezâketle davrandılar. (Bkz. Müslim, Nüzûr, 8; Ebû Dâvûd, Eymân, 21/3316; Tirmizî, Zühd, 50; Ahmed, IV, 239)

Peygamberimiz’in merhamet ve zarâfet ölçüleriyle tekâmül eden medeniyetimizde;

Edep ve hürmet o dereceye ulaşmıştı ki; akıl hastalarına «deli» denmez, «muhterem âcizler» denilirdi. Onların da Allâh’ın kulu olduklarını hatırlatarak, onların tahkir edilmemesi için «muhterem» sıfatı kullanılırdı.

O medeniyet ki; gayr-i müslim teb’asına da şefkat, merhamet ve adâleti tevzî etti:

Öyle ki Lehistan’da (Polonya) şu söz darb-ı mesel oldu:

‒Osmanlı atları Vistül Nehri’nden su içtiği müddetçe Lehistan’da adâlet ve huzur vardır!

Fatih Sultan Mehmed Han’ın, Bosna fethinden sonra çıkardığı bir fermanı şöyledir:

“–Sakın ola, Sırp kızları su almak için çeşme başlarına geldiklerinde, askerlerim oralarda bulunmayalar!..”

Fatih bu fermanı ile; hem askerlerini, hem de teminâtı altındaki hıristiyan teb’anın kızlarının iffetini muhafaza etmiş oluyordu.

O medeniyet ki; vakıf medeniyetini tesis etti. Fatih’in vakfiyesindeki şu merhamet ve zarâfete bakınız:

“İnşâ ettirdiğim imârethânemde İstanbul fukarâsı yemek yiyeler! İstanbul fethinin şehîd ailelerine ve yetimlerine ise; kapalı kaplarda, hava karardıktan sonra, komşularının dikkatini celb etmeden, onların izzet ve haysiyetleri korunarak yemek ikrâm edile!..”

Bezm-i Âlem Vâlide Sultan’ın Şam’da kurduğu vakıf da, bir başka zarâfet timsâli:

Bu vakfın vakfiyesine göre; hizmetkârların kazârâ kırdıkları kap-kacak tazmin edilmekte, böylece hizmetkârların hizmet ettikleri kişiler tarafından rencide edilmemeleri sağlanmaktaydı.

Ne büyük bir nezâket ve şefkat!..

İnfak zarâfetinde bir başka güzellik:

Sadaka taşları…

Taştaki oyuğa elini uzatan kişinin, veriyor mu, yoksa alıyor mu olduğunu da anlamak mümkün değil… Ayrıca veren de alan da birbirini tanımadan, Hak rızâsını gerçekleştirmekte.

Eskiden; devrimizdeki gibi vasıtalar olmadığı için, hamallık bir zarûret idi. Merhamet medeniyetimiz, çarşılara ve yollara hamalların küfelerini koyup dinlenebilecekleri taşları düşünmüş ve tatbik etmiştir.

Öyle bir merhamet ki;

Hayırseverler tarafından şehir merkezlerine cami, mektep, hamam, kütüphâne ve benzeri eserlerden oluşan devâsâ külliyeler inşâ edildiği gibi, ara sokaklara varıncaya kadar küçük küçük camiler de binâ edilmiştir ki, karanlık gecelerde sıhhati ve tâkati elvermeyen kimseler de, yatsı ve sabah namazlarını cemaatle edâ etmekten mahrum kalmasınlar.

Bu kurulan vakıflar sayesinde, toplum merhametle öyle kaynaşmıştır ki, mü’minlerin kalpleri birer dergâh hâline gelmiştir. Şefkat ve merhamet zirveleşmiştir. Bu sebeple tarihimizde halk arasında çıkmış hiçbir kavga ve isyan yoktur.

Cenâb-ı Hak, bizlere Rahmet İnsanı olabilmeyi nasip buyursun. Bizleri Rahmet Peygamberi Efendimiz’in merhamet ve şefkatinden hisseyâb eylesin.

Merhamet ede ede merhamete nâil olmayı, affede affede affa lâyık hâle gelmeyi bizlere nasîb eylesin!..

Âmîn!..