İslâm’da Gâye, İnsanın İhyâsıdır

Gönül Dergâhından Hikmetler

Yıl: 2017 Ay: Ekim Sayı: 133

İslâm, hayatı beşikten mezara kadar en güzel bir sûrette tanzim eden, gönülleri fazîletle yoğurup zirveleştiren, davranışları güzel ahlâk ile kemâle erdiren yegâne hak dîndir.

Menfaatperest bir zihniyetin hâkim olduğu beşerî sistemlerde ise mânevî meziyetlere ve vicdânî fazîletlere aslâ yer yoktur. Fertler bu sistemlerde, sadece bir çarkın dişlisi olarak telâkkî edilmektedir.

***

Unutulmamalıdır ki; İslâm’a hakaret edip, onu aşağılamaya, kötülük kaynağı olarak göstermeye kalkışan bedbahtların İslâm’ın nurlu aynasında gördükleri, kendi çirkin yüzlerinden başkası değildir.

***

Maddenin putlaştırıldığı, mâneviyâtın dışlandığı, vicdansız, merhametsiz, kapitalist ve materyalist dünyada; zulüm ve haksızlıkların ayyûka çıkması, mazlum ve mağdurların feryat ve figanlarının güç sahibi ve muktedirler tarafından işitilmemesi, hattâ örtbas edilmesi, insanlığın İslâm’dan uzaklaşmak sûretiyle geldiği noktanın acı bir neticesidir.

***

İslâm’da gâye, insanın ihyâsıdır. Bu sebeple İslâm, her vesîleyle insanları, önce doğru bir inanç, sonra en güzel davranışlar ve bunlara bağlı olarak da merhamet, şefkat, fedakârlık, hizmet, hikmet, nezâket, adâlet, hakkâniyet, doğruluk, dürüstlük gibi yüksek hasletlerle yoğurur.

***

Şu husus tarihî bir gerçektir ki, âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; cehâlet, zulüm, haksızlık ve anarşi bataklığında boğulmakta olan insanlığı, îmânın en kıymetli meyvesi olan merhamet ve şefkatiyle kucaklamıştır. Bu sayede, nice kin ve intikam çöllerini; muhabbet, dostluk ve kardeşliğin hüküm sürdüğü huzurlu bir gülistana dönüştürmüştür.

O’nun peygamber olarak gönderilişinden evvel insanlar; döven, söven, zulmeden, işkence yapan, hemcinsine dahî acımayan, velhâsıl insanlık şeref ve haysiyetinden habersiz yaşayan kimselerdi. Şâirin; “Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi.” şeklinde tasvir ettiği zulüm ve vahşet manzaraları sergilenmekteydi.

Ancak o câhiliye toplumu, Rahmet Peygamberi’nin irşad ve terbiyesiyle bu sefâletten kurtulup gerçek saâdeti tattı. O yarı vahşî insan tipi eriyip gitti, yerine gönlü şefkat ve merhametle dolu, diğergâm, derin düşünceli, gözü yaşlı, fazîletli bir insan tipi geldi.

İslâm’ın ulvî düsturlarını hayatlarına tatbik ederek, kıyamete kadar fazîlet semâsında parlayıp insanlığa yol gösterecek olan yıldız şahsiyetler yetişti. Bir insanın kurtuluşuna vesîle olabilmeyi bütün dünyaya sahip olmaktan daha kıymetli gören ashâb-ı kirâm, “Seni öldürmeye gelen sende dirilsin!” düstûrunu insanlık tarihine altın harflerle yazdılar.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, öldürülmeyi hak etmiş olan nice mücrimi, hattâ amcası Hazret-i Hamza’yı katledip ciğerini söken Vahşî’yi dahî, îmanla şereflenmeleri hatırına affetti. Onlara bile din kardeşliğinin gerektirdiği hukuka göre muâmelede bulundu. O’nun gönlünde merhamet dâimâ gazabın önüne geçti. İnsanlığı yakıp kavuran nice gaflet ve cehâlet yangını, O’nun sunduğu hakîkat kevseriyle söndürüldü.

Bugüne kadar hangi sistem, bir muhârebe sonrası can vermekte olan susuz bir yaralının, kendisine getirilen suyu, diğer yaralı kardeşine gönderip son nefesinde bile başkasını düşünebilen diğergâm şahsiyetler yetiştirebilmiştir?

Hangi sistem, günlük nafakası olan üç dilim ekmeği yolda karşılaştığı aç bir köpeğe verip kendi açlığına sabreden bir kölenin merhamet ufkuna ve gönül zenginliğine ulaştırabilmiştir mensuplarını?

Hangi din, kendisine inanan bütün insanları “kardeş” ilan etmiş, diğerlerini de insanlıktaki eşi olarak telâkkî edip ebedî kurtuluşları için gayret gösterilmesini emir buyurmuş, bunun yanında gönüllerin incitilmemesi, hor ve hakir görülmemesi hususunda îkaz etmiştir?

Bu itibarla İslâm, insanlara aşk ile yaklaşan, Yaratan’dan ötürü yaratılana şefkat ve merhameti telkin eden yüce bir rûhu temsîl eder. İnsanı, yakıp yıkan bir Hülâgû olmaktan çıkarır, gönüller yapmayı düstur edinen, bir karıncaya bile ulu nazarla bakabilen içli bir Yunus yapar.

***

Hristiyanlıkta her doğan, ezelî günahla doğar. Bu günahın vaftiz ile affedildiği inancı vardır. Lâkin İslâm’da her doğan İslâm fıtratı üzere doğar ve günahsızdır.

İslâm’da, günaha olan nefret günahkâra taşırılmaz. İlk önce suçun menşei araştırılır, suçlunun ıslâhı için gayret sarf edilir. Bu yönüyle İslâm hukûkundaki cezâlar, bir anne-babanın çocuğunu terbiye için cezâlandırması gibidir. Gâye, onu ictimâî hayattan dışlamak değil, cemiyete yeniden kazandırmaktır.

Bu hâlin güzel bir misâlini Abbâd bin Şurahbîl -radıyallâhu anh- şöyle anlatmaktadır:

Bir zamanlar fakir düşmüştüm. Bunun üzerine Medîne bahçelerinden birine girdim. Başak ovup hem yedim hem de torbama aldım. Derken bahçe sahibi gelip beni yakaladı, dövdü, torbamı elimden aldı ve Rasûlullâh’a götürüp şikâyet etti.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bahçe sahibine:

“−Câhilken öğretmedin, açken doyurmadın!” buyurdu.

Sonra bahçe sahibine torbamı iâde etmesini söyledi. Daha sonra Rasulullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana bir veya yarım sa‘[1] miktarında yiyecek verdi. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 85/2620-2621; Nesâî, Kudât, 21)

Dolayısıyla İslâm’a gönül verip ona hizmet etmek isteyenler, bu mukaddes dâvânın her şeyden önce insanın terbiye ve ihyâsını hedeflediğini bilmelidirler. Çünkü her insana, Allâh’ın onları varlıkların en şereflisi olarak yarattığı ölçüsüyle davranmak gerektiğini idrâk edebilenler, bu rahmet dîninin saflarında Hakk’ın rızâsına uygun bir sûrette hizmet edebilirler.

İslâm’ın yüce yapısından neş’et eden bütün duygular, gerçek mânâda en insânî duygulardır. Bu yönüyle İslâm ideali, aynı zamanda insan idealidir. İnsan ideali de ancak İslâm’ın ölçüleriyle ortaya çıkan güzellikleri yeşertebilmekle yaşanabilir.

Rabbimiz, cümlemize İslâm’ı gerçek mânâda idrâk edip, hayatımıza nakşedebilmeyi ve gönülleri İslâm ile buluşturabilmeyi lûtf u keremiyle ihsân eylesin.

Âmîn!..


Dipnotlar:

[1] Sa‘: Bir hacim ölçeğidir. 1 sa‘, şer’î ölçüye göre yaklaşık 2,917 kg; örfî ölçüye göre ise 3,333 kg. ağırlığa denktir.