Îman Kardeşliği -1- KALBÎ BERABERLİĞİN EHEMMİYETİ

Ebedî Fecre

Yıl: 2009 Ay: Temmuz Sayı: 53

DAHA GÜÇLÜ KARDEŞLİK

Cenâb-ı Hak; insanoğlunun atası Hazret-i Âdem’i cennette halk etmiş; daha sonra da ondan, insanlığın annesi Hazret-i Havvâ’yı yaratmıştır.

Cennetten dünyaya gönderilişin akabinde; Hazret-i Âdem ve Havvâ’dan dünyaya gelmiş olan bütün insanlık, kan bağı hasebiyle kardeştir.

Kardeş dendiğinde aklımıza aynı anne-babanın / veya onlardan birinin evlâdı olmak gelir. Bu; nesep kardeşliğidir, biyolojik kardeşliktir. İnsan; fıtrî olarak birlikte büyüdüğü kardeşlerini sever, onları korur-kollar, dara düştüklerinde imdatlarına koşar, sevincini, hüznünü, derdini onlarla paylaşır, onların neşesine ve sıkıntısına da ortak olur.

Cenâb-ı Hak; akrabalık bağlarının güçlü olmasını, sıla-i rahimi emrettiği için, kardeşlerin tesânüdünden de hoşnut olur. Hak üzere olmak şartıyla kardeşlerin birbirine yardımından, birbirlerine destek olmalarından râzıdır.

Fakat zâhire değil bâtına, sûretlere değil kalplere nazar eden Cenâb-ı Hak; mü’minleri, biyolojik kardeşlikten daha ileri, daha güçlü, daha samimî bir kardeşlikle birbirlerine zimmetlemiştir:

ÎMAN KARDEŞLİĞİ

“Ben sizin babanız mesâbesindeyim…” (Ebû Dâvûd, Tahâret, 4) buyuran Fahr-i Kâinat -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-

 Efendimiz’in mübârek zevceleri de ümmet-i Muhammed için muhterem vâlideler hükmündedir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

اَلنَّبِىُّ اَوْلٰى بِالْمُؤْمِنٖ۪ينَ مِنْ اَنْفُسِهِمْ وَاَزْوَاجُهُ اُمَّهَاتُهُمْ

“Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha önce gelir. (O, ümmeti için bir baba mevkiinde olduğundan) O’nun hanımları da mü’minlerin anneleridir…” (el-Ahzâb, 6)

Cenâb-ı Hak; bu mânevî aile çatısı altında, mü’minleri de kardeş ilân ederek şöyle buyurmuştur:

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ

“Mü’minler ancak kardeştir.” (el-Hucurât, 10)

Mü’minler; bir Allâh’a inanan, aynı Peygamber’in ümmeti olan, aynı kıbleye yönelen, câmilerde omuz omuza saf tutan, birbirlerini kendisine emânet, kendisine zimmetli gören din kardeşleridir.

Îman kardeşliği; aynı anne-babanın evlâdı olmak demek olan kan bağı kardeşliğinden üstündür. Çünkü biyolojik beraberlik, yani nesep bağı; kalbî beraberlik yoksa bir fayda vermez.

Nitekim;

Hazret-i Nûh’un oğlu ona îman etmemiş, onun haber verdiği tûfâna inanmamış, babasının son dâvetine de icâbet etmeyerek küfrün karanlık girdaplarında boğulmayı tercih etmişti. Onun bu hâline üzülüp Hakk’a ilticâ eden Hazret-i Nûh’a Cenâb-ı Hak şöyle hitâb etmiştir:

O, SENİN AİLENDEN DEĞİL!

“«Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O hâlde hakkında bilgin olmayan bir şeyi Ben’den isteme! Ben sana câhillerden olmamanı tavsiye ederim.»…” (Hûd, 46)

Ken‘an’ın; bir peygamber olan babasıyla baba-evlât münasebeti, ebedî kurtuluş mevzuunda kendisine fayda vermemiştir. Kalbî ayrılık varsa; ne fizikî yakınlık, ne kan bağı, ne karı-koca olmak, ne arkadaşlık… Hiçbiri gerçek bir yakınlık ifade etmemektedir.

Meselâ Nuh -aleyhisselâm-’ın ikinci karısı ve Lût -aleyhisselâm-’ın karısı…

Her ikisi de fâsıklarla beraber olduğu için helâk olmuşlar ve kocalarının peygamber olması kendilerine bir fayda vermemiştir. Cenâb-ı Hak buyurur:

“Allah, inkâr edenlere, Nûh’un karısı ile Lût’un karısını örnek gösterdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih peygamberin nikâhları altında bulunuyorlardı. Derken hâinlik ettiler de; kocaları, Allâh’ın azâbından hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara; «Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin!» denildi.” (et-Tahrîm, 10)

Onlar, zamanında peygamber olan bir eş ile hayat arkadaşı idiler; ömürleri bir peygamber ile beraber geçmişti. Fakat kalben ayrı ve âsî düştüklerinden dolayı elîm/acı bir azâba dûçâr oldular. Bir peygamberle birlikte ömür tüketmeleri ve hayat arkadaşlıkları bir işe yaramadı.

Yani illâ kalbî beraberlik şart. Ailenin bütün fertlerinde de toplumda da şart.

Tâ ki yakınlıklar bir mânâ ifade etsin.

Câlib-i dikkattir ki, Cenâb-ı Hak, kendisine şükür ile birlikte, hemen arkasından anne-babaya teşekkürü emretmektedir. Başka âyet-i kerîmelerde de Allâh’a kulluğun hemen akabinde, anne-babaya ihsan emredilmiştir. (Bkz. el-Bakara, 83; en-Nisâ, 36; el-İsrâ, 23) Anne-babaya karşı isyan hâlinde olmak, hayırsız bir evlât olmak ise hadîs-i şerifte en büyük günahlar arasında sayılmıştır.

Ancak bu muhabbet, hürmet, ihsan ve itaat îcâb ettiren anne-baba ile evlât arasındaki kan bağı bile; îman bağı ile tam ve kâmil olur. Cenâb-ı Hak; evlâdıyla kalbî beraberliği olmayan, gayr-i İslâmî, sefil bir hayat yaşayan, çocuğunu; şirke, Allâh’a isyana, günaha, Kitap ve Sünnet’e uymayan bir yola çağıran anne-babalara itaat edilmemesini, fakat yine de kendileriyle iyi geçinilmesini emretmiştir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“Eğer, hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi Bana ortak koşman için seninle uğraşırlarsa, onlara itaat etme. Fakat dünyada onlarla iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonra dönüşünüz ancak Banadır. Ben de size yapmakta olduğunuz şeyleri haber vereceğim.” (Lokmân, 14-15)

Demek ki; kalbî beraberlik yoksa, îman yoksa, takvâ yoksa, anne-baba ile evlâtlar arasındaki biyolojik beraberlik de hiçbir fayda vermiyor; aradaki o ulvî münasebet ise aslında herhangi bir insana da gösterilmesi îcâb eden «incitmeden iyi geçinmek»ten ibaret kalıyor.

Anne-baba olmanın o büyük şerefi ve kıymeti de ancak îmân ile…

Cenâb-ı Hak, bu hakikatlerin tatbikatını bize peygamberlerinin hayatlarında gösteriyor. Hazret-i Nuh misâlinin, baba-evlât mevkilerinin değiştiği şekli de Hazret-i İbrahim’in kıssasında karşımıza çıkmaktadır:

Hazret-i İbrahim; tevhid üzere Allâh’a îman dâvetini kabul etmeyerek, şirkin karanlığını ve putlarını tercih eden babası (bir rivâyete göre amcası) Âzer’e;

«Rabbim’den senin için mağfiret dileyeceğim.» demişti. (Meryem, 47). Fakat; «onun (Yani Âzer’in) bir Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı / berî oldu…” (et-Tevbe, 114)

İster evlâdı olsun, ister hanımı, isterse babası… Bir peygamberin dahî, kalben beraber olmadığı bir kişi hakkında hayır duâsı kabul olmamaktadır.

Diğer taraftan bir mü’minin ömrünün amel-i sâlihlerle müzeyyen olması zarûrîdir. Bu hususta, Peygamber -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- Efendimiz, kızı Fâtıma’ya şöyle buyurmuştur:

«Ey Allâh’ın Rasûlü olan Muhammed’in kızı Fâtıma! Allah katında makbul ameller işleyiniz! (Sâlih amelleriniz yoksa, bana güvenmeyiniz.) Çünkü ben (kulluk yapmadığınız takdirde) sizi Allâh’ın azâbından kurtaramam!” (İbn-i Sa‘d, II, 256; Buhârî, Menâkıb, 13-14; Müslim, Îmân, 348-353)

Demek ki, kalbî beraberliğin Cenâb-ı Hak indindeki ehemmiyeti çok büyük.

Evlâtlarımız, kardeşlerimiz, ailemiz, akrabalarımız, komşularımız, dostlarımız, köyümüz, şehrimiz, milletimiz… Kalbî beraberliği temin edemediğimiz takdirde zâhirî yakınlıkların hiçbir hükmü yok. Çünkü cennetteki beraberliğin ifadesi sadedinde âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:

“Onlar; Rablerinin rızâsını isteyerek sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık olarak (Allah yolunda) harcayan ve kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. İşte onlar… Dünya yurdunun (güzel) sonu, sadece onlarındır. (O yurt) Adn cennetleridir; oraya babalarından, eşlerinden ve çocuklarından SÂLİH OLANLARLA beraber girecekler, melekler de her kapıdan onların yanına varacaklardır.” (er-Ra‘d, 22-23)

Bu sebeple, bu dünyada beraber olduklarımızla, âhirette de birlikte olabilmek için aramızda kalbî beraberliği temin etmek gerek… Bunun için fedâkârlık gerek.

Kardeşlerimizin, aynı zamanda din kardeşimiz olmasını temine gayret etmezsek; aramızdaki bağlar, dünyada da âhirette de mânâsız kalır. Evlâtlarımızın, sâlih birer evlât olmaları için elimizden gelen cehdi ortaya koymazsak; kalplerin ayrılığı, ebediyet yolunu da bir daha dönülmez şekilde ayırır.

Kalbî beraberliği sağlamak da var olanı muhafaza etmek de çok mühim. Bu sebeple kalbî beraberliğin zedelenmesini Cenâb-ı Hak, asla istememektedir.

Çünkü;

ÎMAN KARDEŞLİĞİ FARZDIR!

Yani îman kardeşliğinin gerektirdiği mes’ûliyetleri yerine getirmek ve kardeşliğe sığmayacak davranışlardan kaçınmak Allâh’ın emridir. Cenâb-ı Hak buyuruyor:

وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ

“Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay hâline!” (el-Hümeze, 1)

Mü’minlerin kardeşliğini beyân eden Hucurât Sûresi’nde kardeşliğin hukuku bir bir sayılıyor:

“Ey mü’minler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha hayırlıdır. Kadınlar da (başka) kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha hayırlıdır. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. Îmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse işte onlar zâlimlerdir.” (el-Hucurât, 11)

“Ey îman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O hâlde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah; tevbeyi çok kabul edendir, çok merhametlidir.” (el-Hucurât, 12)

Çünkü Cenâb-ı Hak; biz Hazret-i Muhammed -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- ümmetinin, yeryüzünde Allâh’ın halîfesi / şahitleri olarak, güzel ahlâkın kemâlini tevzî eden, rûhundan rahmet taşıran fertlerden ve göz nûru ailelerden meydana gelen bir takvâ toplumu olmasını arzu ediyor.

Bunun için mü’minlerin birbirine kenetlenmiş surlar gibi olmasını istiyor. Gıybetin, çekiştirmenin, zannın, istihfaf ve istihzânın çürüttüğü bir kardeşlik istemiyor.

Çünkü gıybet, zan, istihfaf ve istihzâ; kalbe ve onun en güzel hasleti olan merhamete zehir saçar. İnsanı zalimleştirir; bu da mü’minlik sıfatıyla asla kābil-i te’lif değildir. Bilâkis İslâm kardeşliğine engel bir ihânettir.

Diğer taraftan bu kötü huylar, kişide gurur ve kibre sebep olur. İnsanı; «Onda bu hata var, bende yok!» şeklinde nefsin aldatmacasına dûçâr eder. Bu gaflete düşenlerin hâlini M. Âkif veciz bir şekilde şöyle tenkid etmektedir:

Nazarlardan taşan mânâ, ibâdullâhı istihkār!

Velhâsıl;

Dolaylı bile olsa bir mü’minin; alay etmekten, küçümsemekten ve incitmekten kaçınması lâzım. Nuh -aleyhisselâm-, cerahatli bir köpeğe bakmaktan başını çevirdiği için Cenâb-ı Hak, ona;

“Ey Nuh! Ben’i mi ayıpladın? Onu Ben yarattım.” buyurdu.

Maalesef günümüzde ekseriyetle şuurdan muhtel/ârızalı olan kimseler alaya alınır, küçük görülür. Oysa bu hâlden şiddetle kaçınmalıdır. Çünkü yapılması gereken, böyle kişilere karşı alâkayı daha fazla artırmaktır. Bahâeddin Nakşibend Hazretleri;

“Ben lutfedilen yüksek mevkilere, ancak Cenâb-ı Hakk’ın her çeşit mahlûkātına hizmet ederek eriştim.” buyurmaktadır.

Yani;

Bir mü’min her hâliyle; «اجمل / ecmel (en güzel), اكمل / ekmel (en mükemmel) ve احسن / ahsen (en iyi)» ölçüleri içinde ve hayranlık uyandıracak kıvamda olmalı.

Cenâb-ı Hak, bizden işte bu kıvamı ve karakteri istiyor. Çünkü O yüce Mevlâ, bizim; birbirinin yüzüne karşı gösterdiği saygıyı, gıyâbında göstermeyen, âdetâ yokluğunda kardeşinin mânevî şahsiyetini dişleyen ahlâk mahrumları olmamızı istemiyor.

Her vesileyle mü’minleri, birbirleri için çırpınan kardeşler olarak görmeyi arzu ediyor. Bunun için de kardeşliğin îcaplarını Efendimiz’in lisânıyla ümmete tâlim buyuruyor.

O hâlde;

Dînin sadece ferdî ibâdet kısmını, o da sûretâ, yani şekil itibarıyla yerine getirmek yetmez. Eğer muâmelât sahasında, kul hakkı ve kardeşlik hukuku bahsinde ihmalkâr ve isyankâr davranılıyorsa, yapılan güzel ameller nafile! İşte buna örnek teşkil eden ibretli bir hâdise:

Devr-i saâdette sıcak bir gün idi. Öğle üzeri bir kimse gelerek dedi ki:

“–Yâ Rasûlâllah! Şurada iki kadın var, oruç tutuyorlar. Neredeyse susuzluktan ölecekler. (Müsaade buyurursanız oruçlarını bozsunlar.)”

Allah Rasûlü ondan yüz çevirdi, cevap vermedi. Gelen kişi sözünü tekrar etti;

“–Yâ Nebiyyallah! Vallâhi neredeyse ölecekler.” dedi.

Fahr-i Kâinat Efendimiz;

“–Çağır onları!” buyurdu. Kadınlar geldiler. -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- Efendimiz bir kap istedi. Kadınlardan birine vererek;

“–İçindekileri çıkar!” dedi. Kadın kabın yarısını dolduracak şekilde kan, cerâhat ve et kustu. Diğerine de aynı şekilde emir buyurunca o da kabı dolduruncaya kadar kan ve taze et çıkardı. Bunun üzerine Rasûlullah -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem-:

“–Bunlar, Allâh’ın helâl kıldığı şeylerden kendilerini tuttular, onlara karşı oruçlu oldular, haram kıldığı şeylerle de oruçlarını açtılar. Biri diğerinin yanına oturup, insanların etlerini yemeye (gıybet etmeye) başladılar.” buyurdu. (Ahmed, V, 431; Heysemî, III, 171)

Mü’minden istenen; kardeşinin ayıplarını, kusurlarını ortaya dökmesi, onu çekiştirmesi değil, aksine kardeşinin ayıbını örtmeye, kusurunu gidermeye çalışmasıdır. Kardeşlerinin mânevî hatalarını düzeltmeyi de onları ortalıkta değil yalnız başına özel bir şekilde konuşarak gerçekleştirmek mühimdir. Çünkü Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de; «قولا بليغا / kavlen belîğâ» buyuruyor. Yani hata telâfi ederken muhatabın anlayacağı bir dille, yumuşak ve rahmet saçan bir lisanla muâmeleyi emrediyor.

Bu çerçevede;

Birbirlerine sabrı, hakkı ve merhameti tavsiye eden, birbirlerine pırlanta sözlerle hakkı tevzî eden, güzeli gösteren mü’minler; dünyada kardeşlerinin eksiğini telâfi ettikleri gibi, duâları ile onları kaza, belâ ve iptilâlardan korur ve onların âhiret selâmetine de vesile olurlar.

Çünkü mü’minler; birbirlerinin aynası hâline gelmiş, kardeşlerinde kendilerini görür olmuş, o derece aynîleşmişlerdir. Tasavvufta buna;

Fenâ fi’l-ihvân / kendisini kardeşleri içerisinde, kardeşlik potasında eritmek denilmektedir.

Kardeşlikte bu müstesnâ seviyeye nâil olanlar, cihanın şahit olduğu en zirve fedâkârlık ve diğergâmlık nümûnelerini sergilemişlerdir.

İşte o muhteşem misallerden birini Hazret-i Huzeyfe -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Yermük Muhârebesi’ndeydik. Çarpışmanın şiddeti geçmiş, kılıç ve mızrak darbeleri ile yaralanan müslümanlar, düştükleri sıcak kumların üzerinde can vermeye başlamışlardı. Bu arada ben de bin bir güçlükle kendimi toparlayarak, amcamın oğlunu aramaya başladım. Son anlarını yaşayan yaralıların arasında biraz dolaştıktan sonra, nihayet aradığımı buldum. Fakat ne çare, bir kan gölü içinde yatan amcamın oğlu, göz işaretleriyle dahî zor konuşabiliyordu. Getirdiğim su kırbasını göstererek;

“–Su ister misin?” dedim.

Belli ki istiyordu, çünkü dudakları harâretten âdetâ kavrulmuştu. Fakat cevap verecek mecâli yoktu. Göz işareti ile de muzdarip hâlini îmâ eder gibiydi.

Ben kırbanın ağzını açtım, suyu kendisine doğru uzatırken biraz ötedeki yaralıların arasından bir;

“–Âh!” sesi duyuldu.

Amcamın oğlu, bu feryâdı duyar duymaz, kendisinden vazgeçerek kaş ve göz işaretiyle suyu hemen ona götürmemi istedi.

Kızgın kumların üzerinde yatan şehidlerin arasından koşa koşa ona yetiştim. Baktım ki o, Hişâm bin Âs imiş. Ona;

“–Su ister misin?” diye sordum. O da ancak göz işaretiyle;

“–Evet!” dedi. Tam suyu içeceği esnada bir başka yaralının;

“–Âh, âh!” diye inlediği duyuldu. Hişâm, suyu ona götürmemi işaret etti.

Onun yanına vardığımda şehid olmuştu. Derhâl Hişâm’ın yanına geri döndüm, kırbayı uzatırken bir de ne göreyim; o da şehid olmuş!

Bari amcamın oğluna yetişeyim, dedim. Koşa koşa ona gittim. Ne çare ki, o da ateş gibi kumların üzerinde kavrula kavrula rûhunu teslîm eylemişti… Elimdeki kırba, dolu olarak üç şehîdin ortasında kaldı.

Hazret-i Huzeyfe o andaki hâlet-i rûhiyesini şöyle anlatır:

“Hayatımda birçok hâdiseyle karşılaştım. Fakat hiçbiri beni bu kadar duygulandırıp heyecanlandırmadı. Aralarında akrabalık gibi bir bağ bulunmadığı hâlde, bunların birbirlerine karşı bu derecedeki diğergâm, fedâkâr ve şefkatli hâlleri, gıpta ile seyredip hayran olduğum büyük bir îman celâdeti olarak hâfızamda derin izler bıraktı…” (Hâkim, Müstedrek, III, 270)

Hazret-i Huzeyfe’nin de temas ettiği gibi, aralarında kan bağı bulunmayan bu üç sahâbî îman kardeşliği bağıyla çok daha güçlü bir şekilde birbirlerine raptolmuşlardı. Kardeşleriyle öyle hemhâl olmuşlardı ki, yekdiğerinin susuzluğunu, kendi susuzluklarından daha fazla hisseder olmuşlardı.

Çölün ortasında, üstelik kanlı bir harbin neticesinde, kan-revan bir hâlde kumlara uzanmışken elbette susuzluktan dilleri damaklarına yapışmıştı. Fakat onlar, en ağır dünya şartlarından daha ağır olan abus çehreli korkunç günden sakınarak, kendi canlarının çekmesine aldırmadan kardeşlerini tercih ettiler. Çünkü onlar, âyet-i kerîmelerin övdüğü kimseler gibi olmak murâdındaydılar:

“Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. Biz sizi Allah rızâsı için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimiz’den (O’nun azâbına uğramaktan) korkarız (derler).” (el-İnsân, 8-10)

Cenâb-ı Hak da kardeşleri için girdikleri bu fedâkârlığın ücretini kat kat fazlasıyla ödeyecektir:

“İşte bu yüzden Allah onları o günün fenalığından esirger; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.” (el-İnsân, 11)

Kardeşliğin bu parlak mükâfâtına, görürcesine inanan Hak dostları; onu görmekten mahrum olan, bu sebeple de basitçe, kolayca gıybete, günaha dalarak kardeşlik hukukunu çiğneyen kimseleri uyandırıcı, iknâ edici bir dille îkaz etmişlerdir.

Bu minvalde Hasan-ı Basrî Hazretleri;

“Eğer illâ dedikodu yapacaksan, anne-babanın dedikodusunu yap!.. Âhirette en azından sevâbın onlara gitmiş olur ve onların günahını yüklenirsin!..” buyurmuştur.

Yine Hasan-ı Basrî Hazretleri, kendisinin gıybetini edenleri affeder ve onlara hediyeler göndererek ihsanlarda bulunmak sûretiyle onları terbiye ederdi. Yine bir gün kulağına; «Falan kişi senin hakkında gıybet etti.» diye bir söz ulaşmıştı. Hemen bir tabak üzerine koyduğu birkaç hurmayla birlikte o adama şu mesajı gönderdi:

“Haber aldığıma göre kazanmış olduğun sevapları, benim amel defterime nakletmişsin. Bundan dolayı seni mükâfatlandırmak istedim, seni hakkıyla mükâfatlandıramadığım için mâzur gör.” (Ferîdüddin Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, I, 70-71)

Ne kadar zarif bir üslûp!

Allah dostları kendi gıybetini edenlere dahî; nasıl kardeşliğin îcâbını yerine getirir, onun bu kötü huyunu nasıl değiştiririm, derdiyle yaklaşmışlardır.

Çünkü onlar, muhataplarındaki kusurlar için dahî kendilerini hesaba çekerler; “Acaba bende ne gibi bir kusur var ki, ona fayda edemiyorum.” ıstırabını yaşarlardı. Kardeşlerini, maddî ihtiyaçlarında olduğu gibi mânevî ihtiyaçlarında da, ıslah ve hidâyette de kendilerine zimmetli sayarlardı.

Abdullah bin Mübârek’in kıssası bu hâle ne güzel bir misaldir:

Abdullah bin Mübârek Hazretleri, kötü huylu bir kimseyle yolculuk yapmıştı. Seyahatleri bitip ayrıldıklarında, Abdullah bin Mübârek içli içli ağlamaya başladı. Bu hâle şaşıran dostları:

“–Neden ağlıyorsun? Seni bu kadar mahzun eden şey nedir?” diye sordular.

O kadri yüce Hak dostu, derin bir iç çekti ve nemli gözlerle;

“–O kadar yolculuğa rağmen beraberimde bulunan arkadaşımın kötü hâllerini düzeltemedim. O bîçârenin ahlâkını güzelleştiremedim. Düşünüyorum ki; acaba benim bir noksanlığımdan ötürü mü ona faydalı olamadım? Şayet o, benden kaynaklanan bir hatadan dolayı istikamete gelmediyse, yarın hâlim nice olur!..” dedi ve boğazında düğümlenen hıçkırıklarla ağlamaya devam etti.

Çünkü böyle Hak dostları, dâimâ bir kardeşini daha ıslah edebilmek için gayret ve fedâkârlık üzere yaşamayı kendilerine bir îman borcu addetmişlerdir.

Çünkü onlar için bütün bu gayret ve emek, hem bir kardeşlik muktezâsı, hem de;

KARDEŞLİK HUKUKU…

Kardeşin kardeş üzerinde birtakım hakları ve vazifeleri bulunmakta. Kardeşliğin pekişmesi, cemiyetin dayanışma ve yardımlaşmayla sapasağlam bir bünye hâline gelmesi için, bu haklara riâyet ve bu vazifeleri îfâ etmek zarûrî.

Allah Rasûlü -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- bu vazifeleri pek çok hadîs-i şerifte beyân etmiştir:

“Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu düşmana teslim etmez.

Din kardeşinin ihtiyacını karşılayanın, Allah da ihtiyacını karşılar.

Müslümandan bir sıkıntıyı giderenin, Allah da kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini giderir.

Bir müslümanın ayıbını örtenin, Allah da kıyâmet gününde ayıplarını örter.” (Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58)

Hadîs-i şerifte buyurulduğu gibi, îman kardeşliğinin îcaplarını yerine getirmek, kıyâmetin dehşeti içerisinde felâh ve necat sebebi olacaktır. «Kişinin; kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çoluk-çocuğundan kaçacağı» (Abese, 34-36); Arş’ın gölgesinden başka gölgenin olmadığı o günde; “Birbirlerini Allah için seven, bir araya gelişleri ve ayrılışları bu muhabbetle gerçekleşen iki kişi Arş’ın gölgesinde gölgelendirilecektir.” (Buhârî, Ezân, 36)

Mü’min kardeşini araya hiçbir şey karıştırmaksızın yalnız Allah için sevmek ve bu sevgiyi pekiştirecek, tazeleyecek davranışlar içinde bulunmak; Cenâb-ı Hak katında çok makbuldür.

Öyle ki Allah için mü’min kardeşine beslediği muhabbet, kişiyi Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetine eriştirir.

Nitekim Nebiyy-i Ekrem -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- Efendimiz buyuruyor:

“Vaktiyle bir adam başka bir köydeki (din) kardeşini ziyaret etmek için yola çıkmıştı. Allah Teâlâ, adamı gözetlemesi için yolu üzerine (beşer sûretinde) bir melek vazifelendirdi. Adam yanına gelince, melek ona;

«–Nereye gidiyorsun?» dedi.

O zat;

«–Şu köyde bir din kardeşim var, onu görmeye gidiyorum.» cevabını verdi.

Melek sordu:

«–O kardeşinden elde etmek istediğin bir menfaatin mi var?»

Adam;

«–Yok hayır, ben onu sırf Allah rızâsı için severim, onun için ziyaretine gidiyorum.» dedi.

Bunun üzerine melek;

«–Sen onu nasıl seviyorsan Allah da seni öylece seviyor. Ben, bu müjdeyi vermek için Allah Teâlâ’nın sana gönderdiği elçiyim.» dedi.” (Müslim, Birr, 38; Ahmed, II, 292)

Hadîs-i şeriften alacağımız ders ve hisse şudur:

Allâh’ın muhabbetine nâil olmak, Cenâb-ı Hakk’ın sevdiği bir kul olabilmek için bilhassa zor zamanlarda kardeşliğin gereğini yapmak, dert ortağı olmak, zor anlarında onların yanı başında olmak, îsar hâlini yaşamak, yani kendinden, nefsinden koparıp vermek zarûrîdir.

Allâh’ı seven ve Allâh’ın rızâsına ve muhabbetine erişmek isteyenler;

Kardeşlerinin derdiyle dertlendiler…

Kardeşlerinin problemlerini çözdüler…

Kardeşlerinin imdâdına koştular…

Kardeşlerinin ayıplarını asla ortaya dökmediler. Onların hatalarını da kendilerine izâfe ederek tedavi ve telâfi yoluna gittiler.

Onlar, dâimâ ashâb-ı kiram gibi kimsesizlerin, gariplerin yanındaydılar, bir başka ifadeyle;

MÂTEMLERİN CİVARINDA

Cenâb-ı Hakk’ın, beşeriyete üsve-i hasene / en güzel örnek olarak armağan ettiği Efendimiz -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- de dâimâ mâtemlerin civarında olmuş, gariplerle birlikte olmayı bilhassa tercih etmişti.

Efendimiz’e ganimetlerden beşte bir hisse gelirdi. İstese evinin önü hazinelerle dolardı. Binlerce devesi olurdu. Ama Fahr-i Kâinat Efendimiz; ümmetinin en fakirine, en garibine de örnek olmayı istiyor, bu sebeple onlar gibi yaşamayı tercih ediyordu. Eline ne geçerse herkese infâk ediyordu. Mübârek hânelerine çok az bir şey bırakır, hanımları onu da fukarâya dağıtırdı. Evlerinde çoğu zaman sudan başka hiçbir şey bulunmazdı.

Efendimiz’in hâliyle hâllenenler de dâimâ gariplerle, yoksullarla, kimsesizlerle oldular.

Gece karanlığında, herkes rahat yatağında uyurken, sırtında un çuvalıyla mâtemlerin civarında dolaşan, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-gibi…

Hazret-i Câbir’in anlattığı şu diğergâmlık yarışındaki ensar ve muhâcirler gibi:

“Ensar, hurmalarını devşirdiklerinde bunları ikiye ayırır, bir tarafa çok, diğer tarafa da az hurma koyarlardı. Daha sonra, az olan tarafa hurma dallarını koyar(ak o tarafı çok gösterir), muhâcirlere;

«–Hangisini tercih ederseniz alın.» derlerdi. Onlar da (çok görünen yığın ensâr kardeşlerimizin olsun diye az görünen yığını alırlar) ve böylece hurmanın çoğu muhâcirlere gelirdi. Ensar da bu yolla az olan kısmı kendilerine bırakmış olurlardı…” (Heysemî, X, 40)

Sâdât-ı kiram gibi…

Vefât ettiği gün, kapılarının önünde erzak çuvallarını göremeyen fakir Medinelilerin;

«–Eyvah! Demek o bugün vefât etti!» dedikleri,

Her sabah fakirlerin kapılarına erzak taşımaktan sırtında yaralar açılan ve ancak na‘şı yıkanırken bu fazîleti anlaşılan Zeynelâbidîn Hazretleri gibi…

Onlar…

Îman kardeşliğini yaşayan, hattâ din kardeşliğinden bütün mahlûkāta merhamet ufkuna yükselen fedâkâr şahsiyetler…

Bütün Hak dostları, müslüman kardeşinin dert ortağı.

Nitekim Sâdî Şîrâzî der ki:

“Allah dostları kimsenin uğramadığı dükkânlardan alışveriş yaparlar.”

Kimsenin alışveriş yapmadığı dükkânlar neresidir?

Gariplerin, kimsesizlerin, yalnızların yanıdır. Mâtemlerin civarıdır. Onların yanı, kulu Allâh’a yaklaştıran mekânlardır.

Çünkü;

MÜ’MİNİN KALBİ,
TECELLÎGÂH-I İLÂHÎ

Nitekim Hazret-i Musa bir gün:

“−Yâ Rab! Sen’i nerede arayayım?” diye niyazda bulunduğunda Allah Teâlâ;

“−Ben’i kalbi kırıkların yanında ara!..” buyurdu. (Ebû Nuaym, Hilye, II, 364)

Ebû Hüreyre’den nakledilen bir hadîs-i kudsî de bu hakikati perçinliyor:

“Kıyâmet günü Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyuracaktır:

«−Ey Âdemoğlu! Ben hasta oldum, Ben’i ziyaret etmedin!»

Kul diyecek:

«−Ey Rabbim, Sen Rabbü’l-âlemîn / Âlemlerin Rabbi iken, ben Sen’i nasıl ziyaret ederim?»

Cenâb-ı Hak buyuracak:

«−Bilmedin mi, falan kulum hastalandı, fakat sen onu ziyaret etmedin. Bilmiyor musun, eğer onu ziyaret etseydin, yanında Ben’i bulacaktın!..»

Allah Teâlâ buyuracak:

«−Ey Âdemoğlu!.. Ben senden yiyecek istedim, ama sen Ben’i doyurmadın!»

Kul diyecek:

«−Ey Rabbim, ben Sen’i nasıl doyururum?!. Sen ki Âlemlerin Rabbisin!»

Cenâb-ı Hak buyuracak:

«−Ben’im falan kulum, senden yiyecek istedi. Sen onu doyurmadın. Bilmez misin ki, eğer sen ona yiyecek verseydin, Bana vermiş olacaktın.»

Rabbimiz buyuracak:

«−Ey Âdemoğlu! Ben senden su istedim, Bana su vermedin!»

Kul;

«−Ey Rabbim, ben Sana nasıl su içirebilirim?!. Sen ki, Âlemlerin Rabbisin!» diyecek. Bunun üzerine Allah Teâlâ;

«−Falan kulum senden su istedi. Sen ona su vermedin. Bilmiyor musun, eğer ona su vermiş olsaydın, bunu Ben’im yanımda bulacaktın!» buyuracak. (Müslim, Birr, 43)

Velhasıl, kıyâmet gününde Cenâb-ı Hakk’ın bu ağır sorgusuna mâruz kalmadan, o şiddetli harâretin hüküm sürdüğü günde Arş’ın gölgesinde gölgelenenlerden olabilmek, kardeşinin derdiyle dertlenmekle mümkün.

Cenâb-ı Hak; bizi, ailelerimizi, akrabalarımızı ve milletimizi, kalbî ayrılık illetinden muhafaza buyursun. Bizleri ve kardeşlerimizi hakikî îman kardeşliğiyle kenetlenen, Allah yolunda omuz omuza hizmetlere koşan, birbirlerinin maddî ve mânevî ihtiyacını gidermek için fedâkârâne gayret eden kullarından eylesin.

Âmîn!..