Hâle Rızâ

Hazret-i Mevlânâ’nın Gönül Deryâsında Sır ve Hikmet İncileri

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2019 Ay: Kasım, Sayı: 177

EBU’L-VEFÂ HAZRETLERİ’NİN İRŞÂDI

Fatih Sultan Mehmed Han, zamanındaki velî zâtları ziyaret etmekle büyük bir huzur bulurdu. Onların feyz ve rûhâniyetinden istifâde etmek isterdi.

Bir gün, zamanın evliyâsından Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri’ni ziyaret etmek istedi. Erkânı ile birlikte tekkenin kapısına kadar gitti. Lâkin herkese açık olan kapı, maalesef kendisine kapatılmıştı. Sultan; bu reddin sebebini anlayamamış, mahzun olmuştu.

İçeride Ebu’l-Vefâ Hazretleri de aynı durumda idi. Müridler de, edeben bir şey soramıyorlardı. Fakat içlerinden; «Acaba bu işin hikmeti nedir?» diye hayretle hâdisenin sırrını merak ediyorlardı. Nasıl olmuştu da; bir sarhoşa dahî açık olan bu dergâh kapısı, nebevî müjdeye mazhar olan bir zâta kapatılmıştı?!.

Fatih, mahzun bir şekilde geri döndü…

Bir çağ kapayıp, bir çağ açan, Bizans surlarını yerle bir eden ulu Hakan; bir gönül erinin tekkesinin esrarlı kapısını açamadan geri dönmüştü.

Aradan bir zaman geçtikten sonra Hünkâr; yine hassas kalbinin derinliklerinden gelen bir heyecan ile Ebu’l-Vefâ Hazretleri’ni ziyarete hazırlanıp, erkânı ile tekrar oraya gittiler.

Lâkin kapı yine kapalı!..

Hünkâr’ın dehşeti arttı. Yâverine;

“–Kemâl-i edep ile huzûra gir! Anla bu iş neyin nesi?.. Bu muammâ nedir? Bu ne acep bir hâldir? Suâl edip öğren de bize bildir.” dedi.

Yâver huzûra girdi. Ebu’l-Vefâ Hazretleri yâvere dedi ki:

“–Hünkârımızın hassas ve coşkun bir gönlü vardır. Buraya girer de bizim âlemimizdeki zevki tadarsa, bir daha ayrılmak istemez ve devletin idaresine dönmez!..

Lâkin bu mülk ve ümmet ona emânettir. Kendisi kadar liyâkatli bir kimse gelip onun yerini dolduramaz ise, mülk ve ümmet zarar görür. O da, ben de günahkâr oluruz!..

Sonra; rûhu buranın mânevî havası ile dolacak, neyi varsa buraya getirip infâk edecek… Dula, yetime, garibe, bîçâreye ve bîkese gidecek olan imkânlar; buraya akacak!.. Aynı zamanda mürîdânın gönlüne dünya muhabbeti girecek, düzenimiz bozulacak!..

Hünkârımız Efendimiz’e bizler buradan duâ ve teveccüh hâlindeyiz… Gönlü, gönlümüzün içindedir…” buyurdu.

Yâver huzurdan ayrılıp, tekkenin kapısında merakla neticeyi bekleyen Hünkâr’a bu sözleri nakledince, Hünkâr sordu:

“–Hazret bu hislerini ifade ederken nasıldı?..”

Yâver;

“–Hünkârım! Ebu’l-Vefâ Hazretleri; bir taraftan bu sözleri söylerken, diğer taraftan da gönlü hicran ile yanmış olmalıydı ki, gözlerinden damlalar dökülüyordu…” dedi.

Fatih, başını önüne eğdi. Ufuklara sığmayan bakışları; derin, mehtaplı bir gece gibi başka bir âleme döndü. Gözleri nemlendi ve baharda dallarda biriken şebnemler gibi yaşlar dökülmeye başladı. Ebu’l-Vefâ Hazretleri’yle görüşmek, kendisine hiç nasîb olmadı…

Yıllar sonra Fatih’in vefâtı haberi gelince, Ebu’l-Vefâ Hazretleri saraya gitti. Hünkâr’ın cenâze namazını kıldırdı.

Bu hâdise, tasavvuf erbâbının firâset ve basîretini ne güzel tebârüz ettirmektedir.

Ulvî bir gönül terbiyesi olan tasavvuf, muhatabın ahvâline ve şartlarına göre terbiye etmeyi îcâb ettirir.

Nitekim; yine muhatabın istîdâdı ve şartların iktizâsı sebebiyle, Fatih’in aksine, Belh sultanı İbrahim bin Edhem’i, tâc u tahtını terk ettirerek terbiye etmişlerdir.

Tasavvuf, bilhassa rızâya ermektir. Şikâyeti unutma sanatıdır. Hayatın med cezirlerine takılmamak, vesveselere kapılmamak ve değişen şartlar altında Allah’tan râzı olabilmek sanatıdır.

Bugün hâle rızâ çok ehemmiyet arz etmektedir. Çünkü devrimizde, maalesef egoizm ve dünyevîleşme insanı dâimâ «arz-ı endâm»a sevk ediyor. Maddî servet, şöhret ve şehvetlere meylettiriyor. Kişi, o meylettiği hususların kendisinin aleyhine olabileceğini düşünmüyor. Herkes zengin olmak veya meşhur olmak yahut yüksek makamlara gelmek istiyor.

Hâlbuki;

Bir mü’min için hedef; zengin olmak, makam mevki sahibi olmak değil, sâdık ve güzel bir kul olmaktır.

Şu hadîs-i kudsî ne kadar mânidardır:

“Bazı mü’min kullarımı ancak zenginlik sağlam (bir müslüman) eyler (onun îmânını korur); onu fakir etsem, bu durum onu ifsâd eder.

Bazı mü’min kullarımı da fakirlik sağlam tutar (îmânını korur); ona rızkı bol versem bu durum onu ifsâd eder.

Bazı mü’min kullarım, kullukta bir derece ister. Fakat Ben ucba girmesin, böylece kendini beğenmesi onu ifsâd etmesin, diye bu isteğini ona vermem.

Bazı mü’min kullarımın îmânını ancak sıhhat sağlam tutar; onu hasta etsem bu durum onu ifsâd eder.

(Râvî dedi ki: Zannediyorum şunu da dedi:)

Bazı mü’min kullarımın îmânını ancak hastalık korur; onu sıhhatli etsem bu durum onu ifsâd eder.

Ben kullarımın işlerini, kalplerine dair ilmimle tedbir ederim; Ben her şeyi bilen ve her şeyden haberdâr olanım.” (Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfat, s. 122)

Tefekkür etmelidir ki;

Herkesin zengin, herkesin âmir, herkesin yüksek olması; aklen ve mantıken de mümkün değildir.

Zira bir toplumun inşâsında, her kademede insana ihtiyaç vardır. Kimi âmir, kimi memur olacak. Kimi tüccar, kimi çiftçi olacak. Kimisi iş yeri kuracak, kimisi onun yanında çalışacak.

Bu vazifeler de toplumda; kabiliyetler, imkânlar, tahsiller ve benzeri şartlara göre taksim edilir. Fakat bu, işin zâhirî tarafıdır.

Aslında sır ve hikmetlerle dolu ilâhî bir takdir, bütün hâdisatta cârîdir.

Zaten tefekkür edersek anlarız ki; o istîdatları, kabiliyetleri de yaratan ve taksim eden Allah Teâlâ’dır.

Hattâ daha derin bir bakışla düşünürsek, bu cihan; Allâh’ın esmâsının tecellîlerinden ibarettir. Bu dünyada kimisi; el-Kābıd ve el-Mâni‘ gibi esmânın tecellîsiyle, fakir olacak. Kimisi; el-Vehhâb ve el-Latîf gibi esmânın tecellîsiyle, zengin olacak. Bazısı sıhhatli, bazısı hasta, bazısı sağlam ve güçlü, bazısı zayıf ve âciz olacak.

Her insan bu tecellîler içinde kendisine nasîb olan imkân ve şartlarla imtihana tâbîdir.

ALLAH KATINDA KIYMET

Fakat burada dikkat edilmelidir ki;

Bir kimsenin zengin olması, Allah Teâlâ’nın ona mânevî olarak kıymet verdiği mânâsına gelmez. Aynı şekilde bir kimsenin fakir olması da, asla onun Allah katında değersiz olduğunu ifade etmez.

Her şeyi dünyalıkla ölçen gafil insanın bunu böyle telâkkî etme hatasına düştüğü, şu âyet-i kerîmelerde beyan buyurulmaktadır:

“İnsan;

Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nimet verdiğinde der ki:

«–Rabbim bana ikrâm etti, (değerli kıldı.)»

Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise der ki:

«–Rabbim beni önemsemedi.»(el-Fecr, 15-16)

Bu, gafletin getirdiği câhilâne bir anlayıştır.

Hâlbuki Cenâb-ı Hak, bunları imtihan için verdiğini bildirmektedir.

Bir başka âyet-i kerîmede; insanlar arasında hayatın sürprizlerinin farklı olduğu, yani dünyaya geldikleri millet ve toplumların, maddî şart ve imkânların çeşit çeşit olduğu bildirilir. Devamında ise bu farklılıklar içerisinde Hak katındaki kıymet ölçüsünün sadece «takvâ» olduğu şöyle beyan buyurulur:

“Ey insanlar! Doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabîlelere ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır…” (el-Hucurât, 13)

Bu âyet-i kerîme, Medine’de bulunan bir köle hakkında nâzil olmuştur:

Herkesin talip olduğu bu güçlü kuvvetli köle, hizmetindeki kişiden tek bir şey istiyordu:

Namazları Allah Rasûlü ile birlikte cemaatle kılmak.

Rasûlullah Efendimiz; bu hizmetkâra çok alâka gösterir, mescide geldiğinde mutlaka onu gözleriyle arardı. Öyle ki bu hizmetkâr hastalandığında, ashâbıyla ziyaretine gitti. Vefât ettiğinde ise, defnine kadar her şeyiyle alâkadar oldu. Muhâcir ve ensar, bu köleye gösterilen ihtimâma hayret ettiler ve bu âyet nâzil oldu. (Vâhidî, s. 411-412)

Demek ki, Allah katında da, Rasûlullah Efendimiz nezdinde de, en kıymetli husus;

Vecd içinde secde ederek, Peygamber Efendimiz’le beraber olmak. Hayatın her safhasını Rasûlullah Efendimiz’le tanzim ederek, Cenâb-ı Hakk’ın râzı olacağı bir kul olabilmek.

Yine Rabbimiz şöyle buyurur ki;

(Rasûlüm!) Sana; odaların ötesinden (kabaca, nezâketsizce) seslenenlerin çoğu, akletmeyen (câhil) kimselerdir.” (el-Hucurât, 3-4)

Demek ki;

Rasûlullah Efendimiz’in kıymetini bilememek, O’nu tanımamak, O’ndan mahrum kalmak en büyük cehâlettir, nâdanlıktır.

Diğer taraftan;

İnsanın dünya hayatında; servet, evlât, güç ve kuvvet gibi şeylere istekli olması, nefsin bir husûsiyetidir. Yani imtihan gereği konulmuş nefsânî câzibelerdir.

Mü’min; bu hususta dünya hayatına aldanmamalı, nâil olamadığı nimetler için mahzun olmamalı, Allah katındaki kıymeti, takvâ ve ukbâ ölçüsüyle değerlendirmelidir.

Herkesin mes’ûliyeti ayrıdır.

Çünkü her ferdin mes’ûliyetinin hudutları, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği nimetler ve imkânlar çerçevesindedir.

Sahâbe-i kiram; İslâm nimeti ve sahâbe olma lutfunun bedelini ödeyebilmek için, dünyanın her tarafına tebliğe koştu. Semerkant’a gitti, Çin’e gitti. İnsanların bulunduğu her yere şevk ile gitti.

Zira Cenâb-ı Hak buyurur:

“Sonra o gün (kıyâmet günü), nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz?” (et-Tekâsür, 8)

Peygamberler dahî bu mes’ûliyetten âzâde değildir. Rabbimiz buyurur:

“Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri sorguya çekeceğimiz gibi, gönderilen peygamberlere de mutlaka soracağız.” (el-A‘râf, 6)

Peygamber Efendimiz de bu sebeple, Vedâ Hutbesi’nin sonunda üç sefer;

“–Tebliğ ettim mi?” diye ashâbına sormuş, onlar da;

“–Evet yâ Rasûlâllah! Tebliğ ettin!” diye cevap verince, yine üç sefer;

“–Şahit ol yâ Rab!” buyurmuşlardı. (Buhârî, Meğâzî, 77)

Demek ki;

Asıl meselemiz; dünyada daha fazla nimete kavuşmak değil, nâil olduğumuz nimetlerin şükrünü edâ edebilme gayretinde olmaktır.

Cenâb-ı Hak da, îkaz buyurur:

“…Hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olabilir. Yine sevdiğiniz bir şey de hakkınızda şer olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.” (el-Bakara, 216)

AŞAĞIYLA ve YUKARIYLA KIYAS

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; insanın başka hayat ve kaderlere özenme duygusunu şu hadîs-i şerifleriyle hayra yönlendirmiştir:

“Hayat şartları sizinkinden daha aşağı olanlara bakınız; sizden daha iyi olanlara bakmayınız! Bu, Allâh’ın, üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için daha uygun bir davranıştır.” (Müslim, Zühd, 9)

“…Kim dîni husûsunda kendisinden üstün olana bakıp ona tâbî olur, dünyası husûsunda da kendinden aşağı olana bakıp Allâh’ın kendisine vermiş olduğu üstünlüğe hamd ederse, Allah o kişiyi şükredici ve sabredici olarak yazar…” (Tirmizî, Kıyâmet, 58/2512)

Yine Fahr-i Kâinât Efendimiz’in, zengin olmak için duâ isteyen Sâlebe’ye şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

“Şükrünü edâ edebileceğin az mal, şükrünü edâ edemeyeceğin çok maldan hayırlıdır…” (Taberî, Câmiu’l-Beyân, XIV, 370-372)

BOŞ VESVESELER

Gafil insan; içinde bulunduğu hâlin kıymetini idrâk edemez, perverde olduğu nimetlere şükretmek ve onlarla Allâh’ın rızâsını tahsil etmek yerine, boş ve zararlı vesveselere kapılır.

Meselâ, fakir ise;

“–Keşke zengin olsaydım, şöyle yardımlar yapardım!” lâkırdısıyla meşgul olur.

Bedenen zayıf veya hasta ise;

“–Keşke sağlam ve güçlü olsaydım. Şöyle gayret ederdim!” diye kendini avutur.

Nefsânî arzularına, şeytanın süslediği kılıflar bulur.

Allâh’ın kendisine verdiği imkânlardan gafil kalır da, imtihan îcâbı vermediği hususların peşinde nefes tüketir.

Bu başka hayatlara özenmeler yüzünden, kendi hayatında yapabileceği gerçek kulluk ve gayretlerin farkına varamaz. Ömrünü boş lâkırdılar ve temennîlerle israf eder.

Hâlbuki; sahâbe-i kiram, fakir de olsa, infâk etmiştir.

“Keşke zengin olsam da infâk etsem.” dememiştir. Bir başkasının hayatına haset etmemiştir. Onlar dâimâ ilâhî fazl u ihsânı talep etmiş, hayırda yarışmıştır. Fakat bu, takdire rızâsızlık şeklinde olmamıştır. Allâh’ın lutfettiği istîdat ve imkânları terakkî ettirmek gayretiyle olmuştur.

Hulâsa;

Boş temennîlerle değil, dolu dolu gayretlerle olmuştur.

Tasavvufta; mâzî tehassürleri ve istikbal hayalleri, insanı, içinde bulunduğu zamanı değerlendirmekten alıkoyan engeller olarak görülmüştür. Bu sebeple; «İbnü’l-vakt» olmak yani, vaktin çocuğu olmak, her ânı en iyi şekilde değerlendirme şuuruna sahip olmak teşvik edilmiştir.

Hadîs-i şerifte buyurulur:

“Eğer başına bir iş gelirse;

«–Keşke şöyle yapsaydım; o zaman şöyle olurdu.» deme!

«–Allâh’ın takdiri böyleymiş; O dilediğini yaptı.» de. Zira;

«Keşke şöyle yapsaydım…» sözü, şeytanın vesvesesine yol açar.” (Müslim, Kader, 34)

Burada bahsedilen geçmiş muhasebesi, daha ziyade dünyevî değerlendirmelerdir. Elbette kul, günahlarının muhasebesini yapacak ve;

“Keşke yapmasaydım!” diye nedâmet duyacak, tevbe ve istiğfâr edecektir.

Fakat;

“Keşke paramı şuraya yatırsaydım, keşke şöyle bir evlilik yapsaydım, keşke şu mesleği seçseydim, keşke şuradan arsa alsaydım…” gibi dünyevî değerlendirmeler, insanı lüzumsuz yere meşgul eden ve rızâsızlığa sevk eden evhamlardır.

VAZİFEN NEDİR?

Mü’min düşünmelidir:

Zenginsen vazifen nedir?

Serveti, Allâh’ın emâneti olarak görmek. Riyâzat içinde yaşayıp fazlasını Allah yolunda infâk etmek.

İsraf ve pintilikten uzak durmak. Allâh’ın verdiği imkânları, Allah yoluna sarf etmek. Kendine zimmetli kardeşlerine sahip çıkmak… Yani «ağniyâ-i şâkirîn»den / şükreden zenginlerden olabilmek.

Nitekim Cenâb-ı Hak, zenginliğin vazifelerini yerine getiren Süleyman -aleyhisselâm- hakkında;

نِعْمَ الْعَبْدُ

“O ne güzel bir kul!” buyurmuştur. (Bkz. Sâd, 30)

Fakirsen vazifen nedir?

Sabır ve hâle rızâ içinde, kendi imkânlarınla kulluk ve gayretlere devam etmek. İmkânsızlıkları, isyanlara ve hatalara düşmeye mazeret kılmamak… «Niçin? Neden?» dememek… Şikâyeti unutmak.

Çünkü Peygamberimiz’in de açlıktan dolayı karnına taş bağladığı zamanlar oldu. Dâimâ şükür hâlinde yaşadı.

İşte bu hâl, «fukarâ-i sâbirîn»den / sabreden fakirlerden olmaktır ki; onların cennete aynı durumda bulundukları zenginlerden daha erken girecekleri bildirilmiştir.

Hayatın bütün sıkletlerine tahammül gösteren Eyyûb -aleyhisselâm- hakkında da Cenâb-ı Hak;

نِعْمَ الْعَبْدُ

“O ne güzel bir kul!” buyurmuştur. (Bkz. Sâd, 44)

Hasta isen vazifen nedir?

Hasta, engelli ve benzeri durumda olan kişi; hayatındaki sıkıntıların, kendisi için bir ecir kaynağı olduğunu unutmayacak. Mahrum olduğu her nimetin, mes’ûliyet ve hesabından kurtulduğu için sevinecek, tesellî bulacak. Eğer bu sabrı gösterebilirse nâil olacağı ecirleri tefekkür edecek.

Bir âmâ belki de kıyâmet günü, dünyada âmâ olarak yaşadığına çok şükredecek;

“Belki de gözlerim olsaydı, gözlerimi haramlardan koruyamayacaktım, gördüklerim sebebiyle dedikodulara düşecektim ve bunun hesabını veremeyecektim.” diye sevinecek. Kendisine âmâ peygamberleri misal alacak.

Hastalara hizmet eden yakınları da;

“Bu hasta bana zimmetlidir.” diyecek, o hizmetiyle duâsını alacak, ecre nâil olacak.

Güçlü kuvvetli isen vazifen nedir?

Bu, vazifesi en zor olandır. Çünkü Cenâb-ı Hak, âhirette;

“Gücünü nerede kullandın?” diye soracaktır. Bu sebeple, her bakımdan güçlü olan mü’min; bütün imkânlarını, sahâbe-i kiram gibi, Allah yolunda seferber edecek. Güçsüzlerin kendisine zimmetli olduğunun idrâki içinde yaşayacak.

Çünkü Allah yolunda hem bedenimizle, hem vaktimiz ve gücümüzle, hem de maddî imkânlarımızla gayret ve hizmet etmemiz gerekmektedir.

Gençsen vazifen nedir?

Gücünü ve kuvvetini Allah yolunda harcayacaksın… Gençliğin kıymetini bileceksin…

İlkbahar mevsiminde tabiatın nasıl coştuğuna ibretle bakıp, kendi hayatına misal alacaksın…

Bu mevsimi değerlendirmekte idrâkin; ağustos böceği gibi vız vız etmekle değil, karıncalar gibi gayret etmekle olsun.

Gençlik, hayatta bir sefer. Verilen fırsatların tamamı bir kere. Bu bakımdan gençliğini ashâb-ı kirâmın gençlerini örnek alarak ihyâ et. Onlar, gencecik yaşta dünyanın değil rûhâniyetin hazzı içinde yaşadılar ve Allah Rasûlü’nün etrafında pervâne oldular.

Yaşlıysan vazifen nedir?

Ömrün sonuna kadar ibâdet şuuruyla, yeni nesillere güzel bir örneklik içinde, şefkatli ve merhametli bir insan olmaya gayret edeceksin…

Sonbaharın sararan yapraklarından ve kuruyan ağaçlarından ibret alıp, bu manzara içinde kendi hâlini, yani ömrünün resmini göreceksin. Çünkü sen hayatının başında tıpkı ilkbaharda muazzam bir canlılık, yeşerme ve verimlilik yaşarken diğer taraftan yaşlılık vaktinde de sonbahar gibi bunun tersini yaşarsın. Görürsün ki artık selviler sana el sallamaya başlamış. Bu bakımdan kerâhat vakti içinde olduğunu iş işten geçmeden idrâk etmeli ve âhiret hazırlığını artırmalısın.

İdareciysen vazifen nedir?

Emrin altındakileri adâlet ve hakkāniyetle idare edecek, mes’ûliyetini hiç unutmayacaksın. Makam ve mevkinin getirebileceği enâniyet, gurur ve kibir gibi duyguları kalpten temizleme gayretinde olacaksın. Bunun için de muvaffakiyetleri Allah’tan bilip, kusurları nefsine izâfe edeceksin…

Başkasının emri altındaysan vazifen nedir?

Kazancını helâl ettirme gayreti içinde, dürüstçe çalışacaksın. İnsanlara faydalı olacaksın. Yaptığın işi; güzel, olması gerektiği gibi yapacaksın…

Anne-baba isen vazifen nedir?

Evlâtlarına İslâm karakter ve şahsiyetini mîras bırakacaksın. Kur’ân tahsilini kazandıracaksın. Onlara helâl lokma yedirecek, sâlih ve sâliha bir anne-baba olarak, onlara güzel örnek olacaksın…

FAYDALI TESELLÎLER

Hâle rızâ için, şu telkinlere ihtiyaç vardır:

Meselâ yoksul bir kişi şunu kalbine söylemelidir:

“Allâh’ın benim için takdir ettiği hâl, benim için en iyisidir. Zengin olsam belki de; Kārûn’un durumuna dûçâr olup ömrümü ziyan edecektim. İsraf ve dalâlete düşecek, hesabını veremeyecektim?”

Nitekim Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh- kendisine;

“–Neyi seversin?” diye soranlara;

“–Benim sevincim, yalnız mukadderattır. Ben Allah Teâlâ’nın hükmünü severim…” derdi.

Çocuğu olmayan kişi şöyle bir tefekkürle tesellî bulabilir:

Hazret-i Âişe’nin de çocuğu olmadı ve hiç şikâyet etmedi.

Kehf Sûresi’nde bildirilen Hızır -aleyhisselâm- kıssasında olduğu gibi, belki de evlâdım olsa, hakkımda hayırlı olmayacaktı. Mahrumiyete teslîmiyetle sabretmem ise, benim için elbette daha büyük bir ecir kaynağıdır.”

Devrimizde artan psikolojik rahatsızlıklar; ekseriyâ, hâle rızâsızlık, iç dünyadaki ihtilâçlar ve şikâyetlerden neş’et etmektedir.

Bizler; Rabbimiz’in bizim hakkımızdaki takdirine râzı olacağız ki, Cenâb-ı Hak da bizden râzı olsun ve imtihanımızı kolaylaştırsın.

Hâle rızâ öyle ehemmiyetlidir ki, Rabbimiz, cennete davet ettiği kullarının; «رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً» yani; «Allah’tan râzı ve bu sayede Allah da ondan râzı» bir şekilde cennete gireceklerini müjdelemektedir.

Hâle rızâ telkinleri içerisinde, sadece şu hususta dikkat edilmelidir ki;

Miskinlik, tembellik ve yapması gerekenleri ihmâl etmek, hâle rızâ değildir.

İnsan, vazifelerini yerine getirmelidir. Dünyası ve âhireti için; îcâb eden, üzerine düşen gayreti göstermelidir. Kimseye el açmadan rızkını elde etmelidir. Hastaysa şifâ aramalıdır. Bâr olmamalı, yâr olmalıdır.

Fakat gayretlerinin netice verip vermemesi, yine takdire bağlıdır. İşte gerçek rızâ ve teslîmiyet, o netice karşısındaki kalp hâlidir.

BAHANE OLMAZ

Bir mü’min; hayatın med ve cezirlerindeki iniş ve çıkışları, kullukta kusur ve ihmallerine bahane etmemelidir.

Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz bize, birbirinden çok farklı ahvaldeki peygamberlerini ve sâlih kullarını bildirir. Böylece, Hakk’a kulluk için hiçbir şeyin mazeret olmadığını misallerle göstermiştir.

Hazret-i Süleyman zengindir. Fakat kalbini paraya kasa yapmamıştır. Servet, onu şımartmamış ve gururlandırmamıştır.

Hazret-i Eyyûb çok ağır hastalık ve kayıplarla imtihan edilmiştir. Yaşadığı belâ ve musîbetler, onun rızâsını bozmamıştır.

Hazret-i Musa; olabilecek en kötü mekânlardan birinde, bir zâlimin sarayında yetişmek mecburiyetinde kalmıştır. Fakat zulme meyletmemiştir.

Daha sonra da Medyen çöllerinde yokluk ve açlık içinde kalmış, yine hâlinde bir değişme olmamıştır.

Hazret-i İbrahim’in yaşadığı toplumda ise, ona tevhîdi öğretebilecek hiçbir kimse yoktu. Fakat o, putlarla tek başına mücadele etmiştir.

Hazret-i Yûsuf; fısk u fücûra dalmak için çok müsait bir hayatın içinde, evlât edinilmiş bir köle vaziyetinde bulunmak mecburiyetinde kalmıştır. Fakat;

«Maâzallah!» diyerek iffetini korumuştur.

Peygamber Efendimiz de; Tâif’te nâdan ve gafiller tarafından taşlandığı zaman, Cenâb-ı Hakk’a rızâsını şu ifadelerle beyan etmiştir:

“Allâh’ım! Kuvvetimin zaafa uğradığını, çaresizliğimi, halk nazarında hor ve hakir görülmemi Sana arz ediyorum.

Ey merhametlilerin en merhametlisi! Eğer bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnet ve belâlara aldırmam!..

İlâhî! Sen râzı oluncaya kadar işte affını diliyorum…” (İbn-i Hişâm, II, 29-30; Heysemî, VI, 35)

Rızâ, tasavvufta nefs mertebelerinin en yüksek seviyelerini ifade eder.

Cenâb-ı Hak; kulunun ihtirâsa kapılmasına râzı olmamakta, kulundan rızâ istemektedir.

«رَاضِيَة : İlâhî takdire râzı» olan kulundan O da râzı olmaktadır. Kulunu «مَرْضِيَّة : İlâhî rızâya erişmiş» kullar makamına yükseltmektedir.

Cenâb-ı Hak, bizleri rızâsına nâil olabilen kullarından eylesin. Kalplerimizi, niyetlerimizi ve amellerimizi, rızâsıyla te’lif buyursun. Lutfettikleriyle şımarmayıp şükredebilen, vermediğinde isyan etmeyip, sabredebilen sâlih kulları arasına ilhâk eylesin!..

Âmîn!..