En Büyük Kitabın Muhatabıyız

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

EN BÜYÜK KİTABIN MUHATABIYIZ

Muhterem kardeşlerimiz!

Bu, on âyet, okunan on âyet indiği zaman, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz kıbleye döndü, dua etti:

“‒Yâ Rabbi! (dedi.) Bizi çoğalt (dedi), eksiltme bizi (dedi). Bizi hakir eyleme (dedi). Aziz eyle (dedi). Mahrum eyleme (dedi). Râzı ol, râzı ol, râzı ol yâ Rabbi!” diye dua etti Rasûlullah Efendimiz, bu on âyette. Yani bu on âyetin muhtevasına girebilmek ve Cenâb-ı Hakkʼa güzel bir kul olabilmek… Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Kim bu on âyetin muhtevâsı içinde yaşarsa (icmâlî olarak âyetler bildiriliyor) «دَخَلَ الْجَنَّة» Cennetʼe girer.” buyuruyor. (Bkz. Tirmizî, Tefsîr, 23:1)

Cenâb-ı Hak bize üç büyük nîmet (lûtfetti). Âhir zaman ümmetiyiz biz.

Birincisi; en büyük Kitabʼa mazhar olduk, muhâtap olduk.

Cenâb-ı Hak:

اَلرَّحْمٰنُ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ

(“Rahmân Kurʼânʼı öğretti. İnsanı yarattı. Ona açıklamayı öğretti.” [er-Rahmân, 1-4]) buyuruyor.

Mûcizevî bir kitap. Kıyamete kadar mûcize. Böyle bir kitabın biz muhâtabıyız. Ve bu kitap, bir ders kitabımız bizim. Bu dershanenin ders kitabı.

Diğer (lûtuf); Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz

O da Cenâb-ı Hakkʼın insanda tecellî eden bir mûcizesi. En alt kademeden en üst kademeye kadar misal.

Cenâb-ı Hak, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼi yakından tanımamızı arzu ediyor. “Allah Rasûlüʼne itaat, Allâhʼa itaattir.” buyruluyor. (Bkz. en-Nisâ, 80) Bu da çok büyük bir nîmet. Biz, yüz yirmi dört bin küsur peygamber içinde peygamberimizi kendimiz seçmedik. Cenâb-ı Hakkʼın çok büyük bir lûtfu.

“Raûf ve rahîm”… Hiçbir peygamber üzerine Cenâb-ı Hak bu “raûf-rahîm” sıfatının tecellîsini bildirmiyor. Demek ki bütün peygamberler içinde en merhametli en şefkatli peygamber, Peygamber Efendimiz. Bu da Cenâb-ı Hakkʼın büyük bir lûtfu.

Yani Kurʼân-ı Kerîm, Cenâb-ı Hakkʼın lâfızdaki mûcizesi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Cenâb-ı Hakkʼın insandaki mûcizesi. Bu kâinat ise insan için hazırlandı, tamamlandı. İnsanın bütün ihtiyaçları hazırlandı ve hikmetler sergisi. Ondan sonra Cenâb-ı Hak insanı Dünyaʼya indirdi. Âdem -aleyhisselâm-, Havvâ Vâlidemiz Dünyaʼya indi. Yani bu kâinat da Cenâb-ı Hakkʼın fiildeki bir mûcizesi.

Cenâb-ı Hak, bu, bizi, aklımızı, idrâkimizi bu üç mûcizeyle bizi idrâk ettiriyor.

اَفَلَا يَعْقِلُون (“…Hiç düşünmez misiniz?” [Yâsîn, 68]) buyuruyor.

اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ (“…Hiç düşünmez misiniz?” [el-En‘âm, 50]) buyuruyor.

“…Verdiğimiz nîmetlerden elbette sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8) buyuruyor.

Yine Cenâb-ı Hak Câsiye Sûresiʼnde;

“Göklerde ve yerde ne verse âmâde kıldım, düşünen bir toplum, idrak sahibi bir toplum için…” (el-Câsiye, 13)

Toprak terkibi, insana çalışıyor. Güneş, Ay, atmosfer, ne varsa bizim için. Hep insana ikram.

Cenâb-ı Hak;

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ buyuruyor.

“Nereye gitseniz, sizinle beraberim.” (Bkz. el-Hadîd, 4) buyuruyor.

Tabi biz ne kadar beraberiz? İlk sorulacak. Cenâb-ı Hak…

Şiblî Hazretleri diyor ki, Cenâb-ı Hak sana ilk soracak;

“‒Kulum, Ben seninle beraberdim dünyada, sen kiminle beraberdin?”

İçimizden geçenleri saklamamız imkânsız Cenâb-ı Hakkʼa. Cenâb-ı Hak “مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ” “Şah damarından daha yakınım” buyuruyor. (Kāf, 16)

Demek ki ilâhî bir müşâhedenin, ilâhî bir kameranın altındayız. Cenâb-ı Hak bize bu kâinatla, bu kâinattaki ilâhî kudret akışları, ilâhî azamet tecellîleri, ilâhî nakışlarla azamet-i ilâhiyyesini bize tebliğ ediyor.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, en büyük peygamber. “رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ” (Âlemlere Rahmet) İnsanlara değil, bütün ne kadar mahlûkat varsa Cenâb-ı Hak hepsine rahmet olarak ikram etti.

Ve Cenâb-ı Hak bizi Cennetʼe davet ediyor. Tabi bu Cennetʼe dâvet de bir imtihan âlemindeyiz, engeller veriyor Cenâb-ı Hak. Bu engelleri kalp aşacak.

Üç engel bildiriyor en başta.

Birinci engel, aklı yanlış yerde kullanmak. Cenâb-ı Hak Kurʼân-ı Kerîmʼi inzâl ediyor. Rasûlullah Efendimizʼi bize -elhamdülillâh- bir mürşid-i kâmil olarak gönderiyor.

Aklı nerede kullanacağız? Aklı, vahyin içinde kullanacağız. Kurʼân ve Sünnet muhtevâsı içinde aklı kullanacağız.

Akıl da bir mahlûk. Nasıl gözün bir mesafesi var, kulağın bir mesafesi var. Aklın da bir mesafesi var. Akılla, ancak akıl vahyin içinde selâmet bulur, huzur bulur. Onun için Cenâb-ı Hak;

اَفَلَا يَعْقِلُون (“…Hiç akletmez misiniz?” [Yâsîn, 68])

اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ : (“…Hiç düşünmez misiniz?” [el-En‘âm, 50])

اَفَلَا تَعْقِلُونَ : (“Akıl erdirmez misiniz?” [Bkz. Âl-i İmrân, 65; el-A‘râf, 169; el-Bakara, 44, 76; el-En‘âm, 32…]) buyuruyor.

Demek birinci engel, Kitap ve Sünnetʼte ne varsa –İbrahim -aleyhisselâm-ʼın buyurduğu gibi- “اَسْلَمْتُ: (teslim oldum)” diyeceğiz. Cenâb-ı Hakkʼa teslim olacağız.

İkinci engel: Bu da cihad. En büyük cihad, insanın nefsiyle cihâdı.

Tebük Seferi vardı. O zor bir seferdi. Sahâbe bin kilometre gitti, bin kilometre döndü. Medîne-i Münevvereʼye yaklaşırlarken, deriler kemiklere yapıştı. Hayvanları kesseler, hayvanların üzerinde et kalmadı. -Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“‒Şimdi büyük cihada dönüyoruz.” buyurdu.

Ashâb-ı kirâm:

“‒Yâ Rasûlâllah! Bundan büyük cihad mı var? İşte derilerimiz, işte kemiklerimiz. İşte saç-sakal birbirine (karışmış), işte hâlimiz…”

Efendimiz:

“‒Evet (buyurdu) şimdi büyük cihâda dönüyoruz.” (Beyhakî, ez-Zühdü’l-Kebîr, s. 198/374; Süyûtî, Câmi, II, 73/6107)

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

(“Muhakkak ki nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir.” [eş-Şems, 9])

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى

((Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [el-A‘lâ, 14])

فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰیهَا قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

((Nefse) iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir.” [eş-Şems, 8-9])

Allahʼtan uzaklaştıracak her şey, kalpten bertaraf edilecek. Kalp Cenâb-ı Hakʼla… Bunun vesîlesiyle kalp Cenâb-ı Hakʼla dost olacak.

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

(“…Bilesiniz ki, kalpler ancak Allâhʼı anmakla mutmain olur (huzura kavuşur).” [er-Ra‘d, 28])

Cenâb-ı Hakʼla huzur bulacak, saâdet bulacak.

İkinci engel de bu. Bu engeli, yani bütün fiillerimizden, düşüncelerimizden, Cenâb-ı Hakkʼa yaklaşmaya mânî olacak bütün engelleri kaldırmak. Bu da iç âlemin temizliği…

Ne olacak neticesi:

İbadetlerde huzur olacak, huşû olacak.

Muâmelât; bir hayranlık, bir azamet, bir güzellik teşhir edilecek.

Ahlâk, en yüksek vasfa çıkacak.

Bu şekilde Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede buyrulan; “Siz yeryüzünde Allâhʼın şâhitlerisiniz” buyuruyor bize. Yani Allâhʼın dînini temsil edersiniz. “Peygamber de size şâhit olsun.” buyuruyor. (Bkz. el-Bakara, 143; el-Hac, 78)

Hayatımızın her safhasında, ibadette bir kulluğumuzu temsil edebilmek, muâmelâtımızda temsil edebilmek, ahlâkımızda temsil edebilmek, güzel bir numûne olabilmek.

Üçüncüsü; mücâhede.

Emr biʼl-mârûf ve nehy aniʼl-münker. Yani gönül, rûhâniyetle dolacak, huzurla dolacak. Cenâb-ı Hakʼla beraber olacak, o gönülden inʼikâs olacak, akisler olacak, trans olacak. Müslümanlar, yeryüzünde Allâhʼın şâhidi olacak.

Bakın bugün öyle bir fâcia durumdayız; terör, İslâmʼla telif edilmeye çalışılıyor. Hâlbuki Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼin 23 senelik nebevî hayatı terörle mücadeledir. İnsanı, insanlık haysiyetine kavuşturma mücadelesidir. Hâlıkʼın nazarıyla mahlûkâta bakabilme gayretidir.

İlk inen âyet:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

(“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” [el-Alak, 1])

Bir şâir de ne güzel söyler; bir, kâinâtı tasvir eder:

Bir kitâbullâh-ı âzamdır serâser kâinât,

Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.

Cenâb-ı Hak; bir Hak dostu onu buyuruyor:

“Cenâb-ı Hak o kadar bir tecellî hâlinde ki, zuhûrunun şiddetinden gâibdir.”

Yani neye nazar etsen, orada eğer kalp varsa Cenâb-ı Hakʼla buluşabilirsin. Bir çiçeğe bak, yiyeceğine bak, evlâdına bak, kendine bak; nereden geldin, gelişe bak, gidişe bak, şu hayatın akışlarına bak…

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

(“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” [el-Alak, 1])

En büyük tahsil de bu. Cenâb-ı Hakkʼı kalpte tanıyabilme.

Okunan âyet-i kerîmeler:

Cenâb-ı Hak bize 90 yerde “ey îmân edenler” buyuruyor. Yani müʼmin olanlara Cenâb-ı Hak 90 yerde tebliğat veriyor. Nasıl bir, îmân edenlerin nasıl bir davranışı olacak, nasıl bir hâlet-i rûhiyesi olacak?..

258 yerde muhtelif kalıplarda “takvâ” geçiyor. Nasıl kul Cenâb-ı Hakkʼa yaklaşacak?..

“İhsan” geçiyor, “muhsin” geçiyor. İnsan, müʼmin; kendisini ilâhî kameranın altında olduğunun idrâki içinde olacak.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“…Sen Oʼnu görmüyorsan da O seni görüyor…” buyuruyor. (Müslim, Îman, 1)

Hep ilâhî kameranın altındayız. Bu kamera kıyamet günü açılacak:

اِقْرَاْ كِتَابَكَ

“Kitabını oku. Bugün (hesap sorucu olarak) sana nefsin kâfidir.” (el-İsrâ, 14) denilecek. Hayatımız orada yeni baştan bir seyrettirilecek.

“Gözler konuşacak” buyuruyor, Kurʼân-ı Kerîmʼde Cenâb-ı Hak “gözler konuşacak” Fussilet Sûresiʼnde. (Bkz. Fussilet, 20)

Allah bu gözü sana niye verdi? Sen bu gözü nerede kullandın? Göz konuşacak. Yani 50 sene ömür, 70 sene ömür, bu gözü nerede kullandın? Orada farkına varmadığımız, gözümüzün gördüğü yerler de gösterilecek bize. “Sen bunları, bunları gördün.” denilecek. Sana bu göz onun için verilmedi. “Kulaklar konuşacak. Deriler konuşacak.” buyruluyor.

“Yeryüzü konuşacak.” buyruluyor.

يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا

(“İşte o gün (yer) Rabbinin ona bildirmesiyle bütün haberlerini anlatır.” [ez-Zilzâl, 4-5])

Velhâsıl, her an, her hâlimiz, her nefesimiz, ilâhî kameranın altında. Yani devamlı bir kaset dolduruyoruz. Bu kaset kıyamet günü açılacak, kendi hayatımız kendimize seyrettirilecek.

Cenâb-ı Hak yine kimleri sever, Rabbimiz kimleri sevmez, onları bildiriyor. Biz ne kadar sevdiklerinin içindeyiz, ne kadar Cenâb-ı Hakkʼın sevmediklerinin içindeyiz. Hep Cennetʼle Cehennem arasındayız hâlimizle.

40 yerde de “اَفْلَحَ” geçiyor. “اَفْلَحَ” geçiyor, “تُفْلِحُون” geçiyor, “مُفْلِحُون” geçiyor. Yani kul, bâdirelerden, çilelerden sonra selâmet bulacak. Uçurumların kenarında, hayatın med-cezirlerinde uçurumlardan aşağı düşmeyecek. Kötülüklere yaklaşmayacak. Kendini muhafaza edecek. Çilelere katlanacak. Bu şekilde “اَفْلَحَ” olacak, kurtuluşa erecek.

İmtihan için geldiğimiz için birçok, Cenâb-ı Hakkʼa yaklaşmaya engel olan bu engeller aşılacak.

Misal verirsek: Bu nasıl “اَفْلَحَ” oluyor, nasıl “مُفْلِحُون, تُفْلِحُون” oluyor. Misaller daha çok canlandırıyor.

Câfer Tayyar Hazretleriʼni Efendimiz, Habeşistanʼa gönderdi. 13 sene kaldı. 13 sene orada tevhid mücadelesinde bulundu. Kral dahil, Necâşî dahil, hemen hemen bütün Habeşistan halkı müslüman oldu. 13 sene kaldı. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼe bir hasret içindeydi. Ancak 13 sene sonra döndü Medîneʼye. Efendimiz Hayberʼdeydi. Hiç Medîneʼde durmadı, nasıl bir hasret… O çöllerden, o denizden, o çöllerden geçip geldi. Hayberʼe devam etti. Hayberʼde Efendimizʼle karşılaşınca, Efendimiz çok sevindi, tebessüm etti:

“‒Câfer! (dedi), bugün seni görmemle mi sevineyim, Hayberʼin Fethiʼyle mi sevineyim?” (İbn-i Hişâm, III, 414)

Yani bir, sâlih bir kulu, bir Hayberʼin fethine muâdil gördü Efendimiz. Fakat Câfer-i Tayyar da bir “اَفْلَحَ” kurtuluşa erdi. 13 senelik bir çileden sonra. Bir sene sonra da Mûteʼde şehid oldu.

Cenâb-ı Hak Vehb bin Kebşeʼyi tâ Çinʼe gönderdi. Düşünün, 1400 sene evvel Medîneʼden Çinʼe ne kadarda gidilir? Bugün uçakla bile 10 saatten evvel gidilmez. Orada gitti bir sene kaldı. Döndü Medîne-i Münevvereʼye, baktı Efendimiz vefat etmiş. Üzüldü. O hasretle, “beni oraya tayin etti” (diye) tekrar gitti, Çinʼde vefat etti.

Bugün Çinʼdeki müslümanlar Vehb bin Kebşeʼnin, müslüman, İslâmʼla şereflendirdiği bir neslin devamı Çinʼdeki müslümanlar.

Hep bunlar “اَفْلَحَ” felâh buldu. Engellerden sonra, zorluklardan sonra. İkinci bir imtihan yok dünyada.

İbn-i Abbasʼın oğlu Kusem ve Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-ʼın oğlu Muhammed, Efendimizʼin torununun oğlu. O da Semerkandʼa gitti. Yabancı bir memleket, putperest bir kavim. Kabri de orada. Semerkandʼa gidenler kabrini ziyaret ederler. Medîneʼde hurmalıklar vardı, her türlü rahatlık vardı. Nedir bu? İşte “اَفْلَحَ, تُفْلِحُون, مُفْلِحُون” felâh bulmak.

Eyyûb el-Ensârî Hazretleri… Efendimizʼe misafirperverlik etti. 80 küsur yaşında gazvelere katıldı. İki sefer İstanbul seferi yaptı. Vefat ederken de; “Ayağınızı attığınız son noktaya beni gömün.” dedi, “İslâm askeri onu görsün, daha öteye gitsin.” dedi. Yani cesediyle bile bir hedef gösterdi. Bugün bizim kaç ziyaretçimiz var, dünyadayız, diriyiz; onun günde kaç ziyaretçisi var?

Cenâb-ı Hak nasıl bir, kendi dostlarına bir sevgi veriyor. Felâha erenler, fedakârlar.

Tarihimize baktığımızda 1. Murad Han… Bursaʼda her türlü güzellikler vardı. Şimdiki gibi de değil, çok çok daha güzeldi: Ormanları, yeşillikleri, kuşları, bülbülleri… Niye tâ Bursaʼdan kalktı, Kosovaʼya kadar gitti, orada şehid oldu?

“‒Yâ Rabbi! (dedi.) Her bayramın bir kurbanı vardır (dedi). Bu Murad kulun da (dedi), bu (dedi), zafer nasîb eyle, bir iyd olsun yarın (dedi), bir bayram olsun (dedi). Bunun da kurbanı ben olayım.” dedi.

Fatih İstanbulʼu fethetti. لَتُفْتَحَنَّ اْلقُسْطَنْطِنِيَّةُ (“İstanbul elbette fetholunacaktır…” [Ahmed, IV, 335; Hâkim, IV, 468/8300]) hadisi(nin müjdesi)ne nâil oldu askeriyle beraber.

10 sene sonra Bosnaʼyı fethetti. İhtiyarlık hâlinde İşkodraʼyı… Üç sefer İşkodraʼya gitti. Bugün o Balkanların müslüman olmasının büyük bir temelini attı. Niye gitti? İstanbulʼda her türlü rahatlık vardı. Bir devri kapattı, bir devri açtı. Dünyanın en güzel yeriydi.

Saymakla bitiremeyiz.

Niçin Barbaros Hayreddin Paşa geldi, bütün Kuzey Afrikaʼnın padişahıyken Osmanlıʼya şeyini (devletini) kattı? Bir tefrika olmasın, bir şey olmasın, beraberlik olsun müslümanlar arasında…

Velhâsıl demek ki Cenâb-ı Hak; bu dünyada da birçok imtihanlarımız var hepimizin…