Efendimiz (S.a.v.) Buyuruyor: Ben Sizin Didişip Çekişmenizden Korkuyorum

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

EFENDİMİZ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- BUYURUYOR:
BEN SİZİN DİDİŞİP ÇEKİŞMENİZDEN KORKUYORUM.

…Efendimizʼin ikinci vasfı; ben böyle emrolundun, sizin de böyle olmanızı arzu ediyorum, diyor:

“Sükûtum, tefekkürdür.” buyuruyor. (Bkz. İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, XVI, 252, hadis no: 5838)

Efendimiz, çoğu zaman sükût ederdi. Zaman zaman semâya bakardı, ayağının ucuna bakardı.

Yine tefekküre davet edecek hep âyetler:

“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için (Allâhʼın azametini gösteren) kesin deliller vardır.” (Âl-i İmrân, 190) meselâ bir âyet-i kerîmede…

Demek ki bir gece olurken, gündüz olurken bir düşünmemiz lâzım:

Güneş batıyor; hiç takdim-tehir var mı? Kimse düşünüyor mu; yarın Güneş yarım saat erken mi batar, yarım saat geç mi?..

En modern bir uçağa biniyorsunuz; biner-binmez diyorlar ki; “Eğer oksijen düşerse maskeler gelecek.” diyorlar. Hiç kimse görüyor muyuz bir maskeyle gezen; “Acaba havadaki azot, oksijen değişir mi?” diye…

Demek ki Cenâb-ı Hak, kalbin uyanmasını istiyor. -Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de bizim gönlümüzün uyanmasını istiyor.

Bir çiçek bahçesinde; kara topraktan bin bir çeşit çiçekler… Bin bir çeşit güzellikler…

Bir arıya bak: Cenâb-ı Hak arıyı yaratıyor; kırk beş günlük ömür veriyor, sana çalışıyor. Kovanlarını yapıyor, dolduruyor, ambalaj yapıyor, sana sunuyor.

Öbürü; sütünü veriyor. Yavrusuna daha az veriyor, sana daha çok veriyor.

Bir meyve ağacı çekirdeklerini veriyor; birkaç çekirdekten birkaç fidan çıkıyor, gerisini sana veriyor, tüketiyorsun.

“Her şeyi, göklerde ve yerde ne varsa âmâde kıldık; düşünen bir toplum için…” (el-Câsiye, 13) buyuruyor.

Kulun, Cenâb-ı Hak, böyle kalbî bir rikkat hâlinde olması(nı istiyor).

Üçüncüsü, Efendimiz buyuruyor:

“Nazarım, ibrettir.” diyor.

Hâdiselere, vukuatlara bir ibret nazarıyla bakabilmek. İşte en mühim tahsil bu. Hiraʼda inen ilk âyet:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (el-Alak, 1) buyuruyor.

Demek ki, gözün gördüğü her şeyde kalp okuyacak. İlâhî azameti okuyacak. Her gördüğü şeyde Cenâb-ı Hakʼla buluşacak.

Demek ki üç tane büyük tâlimat var bize, hulâsa:

Birincisi Hiraʼda;

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

Okumayı öğreneceğiz. Fakat zihnin okuması değil, gözün okuması değil, kalbin okuması.

Sevrʼde gelen ikinci tâlimat var:

“…Mahzun olma, Allah bizimle beraberdir…” (et-Tevbe, 40)

Allâhʼın seninle beraber olduğunu bil… O, zamandan-mekândan münezzeh olduğu için, her zaman her yerde.

Ne buyuruyor:

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ

“…Nereye gitseniz O sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4) buyuruyor. Cenâb-ı Hak için bu çok basit; çünkü zaman yok, mekân yok. Her an, her yerde her zaman.

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ

Demek ki ilâhî kameranın, ilâhî müşâhedenin altında bir idrak hâli. Bu nereye kadar: مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ (“Şah damarından (daha yakınız) [Kāf, 16]) İçimizden geçen, Cenâb-ı Hak duyguları da biliyor. İşte bu duygular temizlenecek.

Üçüncü tâlimat, Vedâ Haccıʼnda gelen tâlimat: “Kitabım ve Sünnetʼimdir.” buyuruyor Efendimiz.

Dâimâ hayatımızı mîzan edecez: Kitapʼtan Sünnetʼten bir inhiraf var mı hayatımızda? Ne kadar yaşıyoruz biz Kitap ve Sünnetʼi? Yarın ne yüzle; “Yâ Rasûlâllah şefâat et!” diyeceğiz?

Üç aylar bu doyum ayları; kendimizi ikmâl etme ayları. İbadetlerle yoğrulma, güzel amellerle, güzel ahlâkla…

İşte;

فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ

(“Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul ve yalnız Rabbine yönel.” [el-İnşirah, 7-8]) Cenâb-ı Hak buyuruyor.

Bir hayırlı işini bitirdin, diğer hayırlı işe koş, buyuruyor. Bir boşluk olmayacak bir müʼminin hayatında.

Dördüncüsü, Efendimiz buyuruyor ki:

“Gizli ve âşikâr hâlim haşyetullah…”

Dâimâ ilâhî azamet karşısında bir hayranlık, bir duygu derinliği… بَيْنَ الْخَوْفِ وَالرَّجَاءِ: “korku ve ümit” devamlı. Her an ayağımız kayabilir. -Allah korusun- ayağı kayanları Cenâb-ı Hak bildiriyor:

Kârunʼun ayağı kaydı. (Kasas Sûresiʼnde) Daha evvel sâlih bir kuldu. A‘râfʼta (Sûresiʼnde) Bel‘am bin Bâûrâ var, onun da ayağı kaydı. O da sâlihlerdendi. Keşfi vardı, ism-i âzamʼa mazhardı, duâsı kabuldü. Bir kelp misâlini Cenâb-ı Hak misal veriyor. Şaşkınlaştığını bildiriyor, nefsânî hayata dönmesiyle.

Tabi en büyük -af edersiniz- ahmaklık; insan niçin dünyaya geldi, kimin mülkünde yaşıyor, yolculuk nereye?.. Bunun farkında olmadan, selde sürüklenen kütükler gibi akıp gitmesi…

Cenâb-ı Hak, bizim bir îman heyecanı içinde yaşamamızı arzu ediyor:

يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

“Ey îmân edenler! Allahʼtan, Oʼna yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) buyuruyor.

Müʼmin, fânîliğini unutmayacak. Rasûlullah Efendimiz çok zor zamanlarda, meselâ bir Hendek Harbiʼnde, öyle bir açlık, soğuk, rüzgâr, fırtına, bir tarafta müşrikler, bir tarafta Yahudîler, arkasında Benî Kurayza… Öyle bir sahâbî de açlıktan iki büklüm oldu hepsi. Acaba Allâhʼın yardımı gelmeyecek mi, diye kalplere şüpheler geldi. Efendimiz; “Esas hayat, âhiret hayatıdır.” buyurdu.

Bir Mekke Fethiʼnde, büyük bir fütûhat… Bütün o ashâb-ı kirâmın sekiz sene evvel dışlandığı yerden büyük bir fütûhat Cenâb-ı Hak ihsân ediyor. Yine orada da bir benlik, enâniyet gelmesin diye Rasûlullah Efendimiz; “Esas hayat, âhiret hayatıdır.”

Demek ki bir müʼmin hep; “Esas hayat, âhiret hayatıdır.” (şuurunda olmalı.)

Muvaffakıyetlerde de kendimizde bir enâniyet olmamasını Rabbimiz arzu ediyor.

اِذَا جَاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِى دِينِ اللّٰهِ اَفْوَاجًا (en-Nasr, 1-2)

Büyük bir zafer Cenâb-ı Hak veriyor. Bölük bölük insanların İslâmʼa girdiğini görürsün, buyuruyor Efendimizʼe. Ondan sonra ise: فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ (en-Nasr, 3) buyuruyor. Bunu gördüğün zaman, hamd ile Rabbini tesbîh et, diyor. Yani “ben” deme! وَاسْتَغْفِرْهُ (en-Nasr, 3) Bir de tevbe et, buyuruyor. Birçok hatâların olur, gafletin olur vs. Allah sana yine bu büyük mükâfâtı veriyor.

Demek ki müʼmin; مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ (Nefsini bilen, Rabbini de bilir.) Bir tevâzû, bir hiçlik içinde olacak.

“İbâdurrahmân, yeryüzünde mütevâzı olarak dolaşırlar…” (el-Furkân, 63) buyuruyor Cenâb-ı Hak.

Efendimizʼin beşinci husûsiyeti -sizin de öyle olmanızı arzu ederim (buyurduğu)-:

“Öfke ânında doğruyu söylemek.”

Doğruluk, bir müslümanın fârik vasfı. Yalan, aslâ!

Âişe Vâlidemiz buyuruyor ki:

“Yalandan Efendimiz o kadar nefret ederdi ki, bir kişinin biraz yalan söylediğini duysa onunla alâkayı keserdi. Tâ ki tevbe edip dürüstlüğe dönene kadar.” (Bkz. İbn-i Sa‘d, I, 378)

Yine âyette de Cenâb-ı Hak:

(O yalan) hastalıklarını artırır.” (Bkz. el-Bakara, 10) buyuruyor.

Yine Cenâb-ı Hak, bizim nasıl olmamızı istiyor, Furkân Sûresiʼnde:

“O kullar, yalan yere şâhitlik etmezler…” (el-Furkân, 72)

Eğrilmezler, bükülmezler, yamulmazlar.

“…Boş şeylerle karşılaştıklarında vakar ile oradan çekip giderler.” (el-Furkân, 72) Orada bile bulunmazlar.

Altıncısı, Efendimizʼin vasfı; bizim de öyle (olmamızı istediği):

“Fakirlikte ve zenginlikte iktisad.”

Cenâb-ı Hak fakirlik verir, arkadan zenginlik verir. Zenginlikten sonra imtihan olarak fakirlik verir.

Âyette de öyle, Veʼl-Fecr Sûresiʼnde:

Biz imtihan olarak zenginlik veririz, diyor. O da sevinir, diyor. Allah beni önemsedi der, diyor. Hâlbuki imtihandır o. Azaltırız, diyor alttaki âyette. O zaman da üzülür, diyor. Allah bana ehemmiyet vermedi der. Belki kendisi için hayır o. (Bkz. el-Fecr, 15-16)

Velhâsıl Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede, Bakara Sûresiʼnde:

“…Sana iyilik olarak ne harcayalım diye sorarlar. Onlara de ki « قُلِ الْعَفْوَ » ihtiyaç fazlasını ver…” (el-Bakara, 219)

“Bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar.” (Âl-i İmrân, 134) buyuruyor Cenâb-ı Hak.

Efendimiz buyuruyor:

“…Yarım hurmayla da olsa Cehennem azâbından korunun!..” (Buhârî, Zekât, 9, 10; Müslim, Zekât, 67, 97)

Kimin için yalnız: Tonlarca hurması olana değil, bir tane hurması olana “yarım hurmayla” buyuruyor.

Yine Efendimiz buyuruyor:

“‒Bir dirhem yüz bin dirhemi geçti.” diyor.

Sahâbe diyor ki:

“‒Yâ Rasûlâllah! Nasıl bir dirhem yüz bin dirhemi geçer?”

O bir dirhem veren kendinden koparıp vermiştir. Yüz bin dirhemi ise, mevcuttan vermiştir.(Bkz. Nesâî, Zekât, 49)

Velhâsıl, Cenâb-ı Hak, bizim kalbî durumumuzu (ölçüyor).

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ

“Sevdiklerinizden vermedikçe (birrʼe erişemezsiniz) (Allâhʼa yaklaşamazsınız)…” (Âl-i İmrân, 92) buyuruyor.

Yine Cenâb-ı Hak Kasas Sûresiʼnde:

“…Allâhʼın sana ihsân ettiği gibi sen de (insanlara) ihsân et…” (el-Kasas, 77) buyuruyor.

Yine burada Efendimizʼin bir hadîs-i şerîfi var, Buhârî ve Müslim müttefikan (naklediyorlar):

“Ben sizin Allâhʼa şirk koşmanızdan korkmuyorum. (Benim arkamdan bir şirke düşmenizden korkmuyorum.) Ama dünya hırsından dolayı birbirinizle didişip çekişmenizden korkuyorum.” buyuruyor. (Bkz. Buhârî, Cenâiz, 73; Müslim, Fedâil, 31)En büyük şey; dünya hırsına kapılarak birbirinizle didişip çekişmenizden korkuyorum, buyuruyor.

Bilhassa gönüllerde merhamet duygusunun zaafa uğradığı zamanlarda hizmetin değeri çok büyük. Allâhʼın kullarına hizmet edebilmek, hidâyetlere vesîle olabilmek…

Yedincisi; “Haksızı affetmek.”

Bu da büyük fazîlet. Yûsuf -aleyhisselâm- kardeşlerini affetti. Kendisini kuyuya attılar, ölüme kadar götürdüler. Onlara devamlı ikram etti. Onlar en nihâyet dediler ki; hep kendisini gizledi, ikram, ikram… En nihâyet dediler ki onlar:

“Allah seni hakîkaten bizden üstün yaratmış.” dediler.

İşte bir müslümanın vasfı o olmalı. Yani öyle bir terbiye ki, zâlimi, ihsân etmekle terbiye… “Hakîkaten de Allah seni bizden üstün yaratmış.” dediler Yûsufʼun kardeşleri Yûsufʼa.

Yûsuf -aleyhisselâm- da daha büyük bir fazîlet göstererek:

“Eskileri başa kakma yok.” dedi, hepsinin üzerine bir şal attı, örtü attı. Kendisinin affettiğini bildirdi. Onların huzur bulmaları (için). Fakat Allâhʼın da bir azâbı var orada. Yol gösterdi; Allah mağfiret sahibidir dedi, merhametlilerin en merhametlisidir, dedi.

Yine diğer bir fazîlet gösterdi Yûsuf -aleyhisselâm-; “O zaman aramıza şeytan girdi.” buyurdu. (Bkz. Yûsuf, 90-100)

Velhâsıl, bir müslüman, haksızı affetmekle devamlı bir fazîlet tevzî edecek.

Yine Âişe Vâlidemizʼe iftira atıldı. İftira atanlardan biri, Ebû Bekir Efendimizʼin çok sadaka verdiği bir kişi çıktı.

İftira atılan, ümmetin annesi. İftira atılan, Efendimizʼin zevcesi, ümmehât, Ebû Bekir Efendimizʼin kızı, ümmetin en iffetli âilesi. Yani cürüm ne kadar ağır.

Ebû Bekir Efendimiz;

“‒Bundan sonra bu Mıstahʼa sadaka vermeyeceğim!” dedi.

Cenâb-ı Hak:

“…Allâhʼın sizi affetmesini istemez misiniz?..” (en-Nûr, 22) buyurdu Nûr Sûresiʼnde.

Yine Ebû Bekir Efendimiz;

“‒Evet, Allâhʼın beni affetmesini isterim.” dedi, yine sadaka vermeye devam etti.

O sadakayla ne olacak onlar; “aman” diyecek, yaptığı hatadan utanacak.

Yine buna benzer âyetler çok. Cenâb-ı Hak yine buyuruyor, müʼminler arasında bir nefret, bir burûdet Cenâb-ı Hak istemiyor:

“…O hâlde siz, gerçek müʼminler iseniz Allahʼtan korkun, aranızı düzeltin…” (el-Enfâl, 1) buyuruyor Enfâl Sûresiʼnde.

Sekizinci:

“Gelmeyene gitmek.”

Bir misal veriyor, uzun, gelmeyene gitmek hususunda. Eğer diyor Efendimiz, sen böyle yaparsan diyor, ona sıcak bir kül yutturmuş olursun diyor. O diyor, yaptığından büyük bir pişmanlık duyar diyor. Sen böyle davranınca Allâhʼın yardımı senin üzerinde olur diyor. Ben hâdiseyi anlatayım:

Ebû Hüreyre rivâyet ediyor:

(Bir adam:)

“‒Yâ Rasûlâllah! Benim bir akrabam var diyor. Ben kendisini ziyaret ediyorum, onlar bana gelip gitmiyorlar diyor. Ben onlara iyilik ediyorum diyor, onlar benden uzakta kalıyorlar diyor. Ben onlara anlayışlı davranıyorum, onlar ise bana kaba davranıyorlar diyor.”

Efendimiz de buyuruyor:

“‒Eğer dediğin gibiysen, onlara sıcak kül yutturuyorsun.” (Yani en güzel bir şekilde ıslah ediyorsun onları.) Sen böyle davranınca Allah da sana yardım hâlindedir.” buyuruyor. (Müslim, Birr, 22)

Benzer çok hadîs-i şerîfler var…

Dokuzuncu:

“Vermeyene vermek, iyilikle yaklaşmak.”

Burada da Cenâb-ı Hak, Fussilet Sûresiʼnde kâmil müʼminlerin durumunu bildiriyor:

Kurʼânʼla Allâhʼa dâvet eden, Kurʼân istikâmetinde bulunan, ثُمَّ اسْتَقَامُوا: Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin o nûrânî izinde gidenler için;

“…Melekler onlara iner: «Korkmayın, üzülmeyin, Allâhʼın size vaad ettiği Cennetlerle sevinin.» derler.” (Fussilet, 30)

Tefsirlerde bu üç şekilde tahakkuk ediyor.

Bir; ölüm ânında. Rabbim Allahʼtır deyip ثُمَّ اسْتَقَامُوا yani Allah rızâsı üzerine hayatı devam ettirenler; Rabbim Allahʼtır deyip, Rasûlullah Efendimizʼin o nurlu izinde devam ettirenler için, ölüm ânında melekler gelir:«Korkmayın, üzülmeyin, Allâhʼın size vaad ettiği Cennetlerle sevinin.» Birinci fasıl bu.

İkinci fasıl, tefsirlerde: Kabre yalnız olarak gireceğiz. Bütün dünyadan irtibatlar kesiliyor. Bütün antenler kopuyor. Yine o zaman melekler gelecek o sâlih kula; “korkmayın, üzülmeyin, Allâhʼın size vaad ettiği Cennetlerle sevinin.” diyecek.

Üçüncü olarak: Kıyâmetin kopuşu; صَيْحَةً وَاحِدَةً (Sâd,15; Yâsîn, 29) büyük bir çığlık, büyük bir ses, mezarlardan kalkış, korkunç bir ses… Yine orada melekler gelecek; “korkmayın, üzülmeyin, Allâhʼın size vaad ettiği Cennetlerle sevinin.” diyecekler.

Yine, dünyada insan sıkıntıya giriyor, problemlerle karşı karşıya geliyor. O zaman yine melekler gelir, o kimsenin gönlüne ferahlık verir, huzur hâli verir, o zor anlarda. İşte bunlar kimler? İşte bu sâlih kullar. Onlardan biri de âyet-i kerîmede, birkaç âyet aşağıda:

“…Sen kötülüğü en güzel şekilde önle. (Yusuf -aleyhisselâm-ʼın yaptığı gibi.) O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sana candan bir dost olur.” (Fussilet, 34)

Gelmeyene gitmek, vermeyene vermek…

Cenâb-ı Hak, üç aylarımızı mübârek eylesin. Kıyâmet günü, o zor günde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-ʼin civârında olabilmeyi Cenâb-ı Hak cümlemize nasîb eylesin.

Duâmızın kabûlü niyâzıyla; Lillâhi Teâleʼl-Fâtiha!..