Çocuklarımız Kaldırımların Malı Olmamalı

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

ÇOCUKLARIMIZ KALDIRIMLARIN MALI OLMAMALI

Şu hadîs-i şerîf de çok güzel ifade ediyor:

“Hepiniz çobansınız (buyuruyor). Güttüğünüz sürüden mesulsünüz…” buyruluyor. (Buhârî, Vesâyâ, 9; Müslim, İmâre, 20)

Bu, en büyük çobanlık, aile hayatında başlıyor. Çoban ne yapar? Sürüsünü münbit bir araziye sevk eder. Kurak bir araziye sevk etmez. Bir dikenliklerin içine sokmaz. Bataklığın içine sokmaz. Münbit bir arazide onu gıdalandırır.

Demek ki evlâtlarımızı da münbit bir araziye… Nedir münbit arazi? Kurʼân ve Allah Rasûlüʼnü tanıyabilmek… Onun için geldik dünyaya. Âhiret için geldik dünyaya. Din, âhiret için. Âhiret için dünyada varız.

Demek ki çoban, münbit bir araziye sürüsünü götürür. Bir aile reisinin de öyle olması lâzım.

Bir çoban, sürüsünü kurtlardan, canavarlardan korur. Tedbir alır ona göre. O kurtlar gelmesin diye, bekçiler, çoban köpekleri yanında taşır.

Demek ki evlâdımızı nasıl bir, kurtlardan, canavarlardan korumamız lâzım. Bugün televizyondaki filmler, internetin porno sokakları, kandırıcı reklâmlar, modalar… Alıyor yavrunu, senden koparıyor.

Çoban ne yapar? Kurtlardan, canavarlardan korur. Ne kadar ona İslâmî bir şey (karakter, şahsiyet) veriliyor? Yazın iki ay camiye göndermemiz kâfî değil. Zaten kalabalık bir grup geliyor. Ne kadar öğreniyor, o da meçhul. Hâlbuki din, tatbikat ister devamlı.

Çoban ne yapar? Ayağı kırılan koyunu, kuzuyu kucağına alır. Onu kurda bırakmaz. Demek ki yavrularımızın ne kadar rûhânî hayatını tedavi etmemiz lâzım, inkişâf ettirmemiz lâzım. Onu kaldırımlara bırakmamamız lâzım. Kaldırımların malı olmasın…

Âile hayatı çok mühim. Nasıl bir ictimâî hayatımız olacak?

Efendimiz Medîne-i Münevvereʼye hicret ettiler, kardeşliği îlân ettiler. Arkadan diğer, gayr-i müslimlerle vatandaşlığı îlân ettiler. Vatandaşlık şartları yazıldı. Kardeş, müʼminlerle kardeşlik hukuku meydana geldi. Ondan sonra bir çarşıyı düzeltme…

Efendimiz hemen çarşıya çıktı. Bir sandığın altına elini attı. Altı ayrı, üstü ayrı:

“Bizi kandıran, bizden değildir.” buyurdu. (Bkz. Müslim, Îman, 164)

Müʼmin, her hâline dikkat edecek. Maalesef bugün reklâmlar bir kandırmaca oluyor. Hâlbuki değerinin nisbeti söylenmesi lâzım.

Bugün ne oluyor? Alınan gıdaya haram karışmış oluyor.

Kurʼân-ı Kerîmʼde tefekkür… 137 yerde tefekkür geçiyor, muhtelif şeylerle. Kâinatta Hâlıkʼını diri bir kalbe sahip insana tanıtmayan hiçbir zerre yoktur. Onun için Cenâb-ı Hak:

“Onlar ayaktayken (dururken), otururlarken, yanları üzerindeyken Allâhʼı zikrederler. (O zikre sevk eden de) Göklerin ve yerin yaratılışını derinden derine tefekkür ederler. «Yâ Rabbi, bunları Sen boşuna yaratmadın. (derler. Bizi sonsuz…) Senʼi tesbih ederiz, bizi Cehennem azâbından koru.» derler.” (Âl-i İmrân, 191)

Bu bir gönül iklimi içinde olacak müʼmin. Onun için hep tefekkür:

اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ : (“…Hiç düşünmez misiniz?” [el-En‘âm, 50])

اَفَلَا تَعْقِلُونَ : (“Akıl erdirmez misiniz?” [Bkz. Âl-i İmrân, 65; el-A‘râf, 169; el-Bakara, 44, 76; el-En‘âm, 32…])

اُولُوا الْاَلْبَابِ (“…(Ancak) akıl sahipleri (düşünüp ibret alırlar).” [Âl-i İmrân, 7])

لِقَوْمٍ يَعْقِلُون (“…Akıllarını kullanan toplumlar için ibretler…” [en-Nahl, 12])

Cenâb-ı Hak hep… Nefsânî tefekkürden eğer Rahmânî tefekküre, rûhânî tefekküre kendimizi sevk edemezsek, nefsânî tefekkür bizi kaplar. O da helâk eder.

Ölümü düşünme, tefekkür-i mevt… Efendimiz buyuruyor; “İki nasihatçi bırakıyorum arkamda. Biri konuşur, bir susar (buyuruyor). Konuşan nasihatçi Kurʼânʼdır. Sessiz nasihatçi ise ölümdür.”

Efendimiz buyuruyor:

“Âhirete göre dünya sizden birinizin parmağını denize daldırmasına benzer. O kişi parmağının ne kadar su ile döndüğüne baksın.” (Müslim, Cennet, 55; Tirmizî, Zühd, 15; İbn-i Mâce, Zühd, 3; Ahmed, IV, 22 9)

Hızır -aleyhisselâm- âyette, Kehf Sûresiʼnde, Mûsâ -aleyhisselâm-ʼa çok acâib ve garâib hâdiseler gösterdi. Mûsâ -aleyhisselâm- dehşetten dehşete kapıldı. Geminin ucuna bir kuş kondu. Hızır, Mûsâ -aleyhisselâm-ʼa kendi ilmini izah bakımından şunu dedi…

O, Firavunʼu Kızıldenizʼde boğduğu için, birisi demişti ona kalkıp:

“‒Mûsâ! Herhâlde dünyanın en âlimi sensin.” demişti. O da “benim” demişti.

Cenâb-ı Hak onu Hızırʼa gönderdi. Başka bir ilmi onda tahsil edecekti. Mûsâ -aleyhisselâm- dehşetten dehşete kapıldı. Buhârî hadîsi. Gemiye o sırada bir kuş kondu. Kuşun gagasında bir damla su vardı. Hızır döndü:

“‒Bak Mûsâ (dedi). Şu kuşun gagasındaki bir damla su, senin ilmin (dedi). Artı benim ilmim (dedi). Artı bütün mahlûkat, peygamberler, hepsi, bütün mahlûkâtın ilmi (dedi). Şu derya da (dedi) Cenâb-ı Hakkʼın sonsuz ilmi.” dedi. (Bkz. Buhârî, Tefsîr, 18/4)

Velhâsıl, Efendimiz parmağını daldırıyor, işte bu, ne kadar damla var, bu dünya hayatı…

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Ölümü çok çok hatırlayın. Çünkü ölümü hatırlamak, (insanı) günahlardan arındırır, muhafaza eder. Dünyaya karşı zâhid kılar. Eğer zenginken ölümü düşünürseniz, sizi zenginliğin âfetlerinden korur…” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 47)

Zenginken ölümü düşünürseniz, zenginliğin âfetlerinden korur. Çünkü zenginlik şımartır. Kârun şımardı. Kavmi ona;

“…Şımarma (dedi). Allah şımaranları sevmez.” (el-Kasas, 76) buyurdu. Yine o şımarmaya devam etti ve helâk oldu gitti. Çünkü zenginliğin en zor tarafı, şımarmadır. Kendi şahsiyeti yerine malına sığınmaktır. Onun için Cenâb-ı Hak buyuruyor devamlı, infak buyuruyor onun için. Allah niye verdi bu malı? İmtihan için verdi. Onu tefekkür etmesi…

Fakirlik…

“…Fakirken (ölümü) tefekkür ederseniz (hayatınızdan memnun olmanızı sağlar.) (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 47)

Fakir de; “Demek ki Cenâb-ı Hak bunu bana vermiyor, demek ki vermediği benim için hayırdır. Ben bir hamd ve şükür, sabır hâlinde yaşayacağım. Cenâb-ı Hak bana ihsân edecek…”

Bütün hâdisâtı, vukuâtı vesâireyi olduğu gibi kabullenmek.

Velhâsıl, Efendimizʼde duâ, Efendimizʼde istiğfar. Efendimiz hep istiğfar hâlindeydi. Biz de hep istiğfar etmeliyiz. Gelirken, giderken hep اَسْتَغْفِرُ اللهَ الْغَظِيم, اَسْتَغْفِرُ اللهَ الْغَظِيم, اَسْتَغْفِرُ اللهَ الْغَظِيم …

Efendimiz buyuruyor:

“Ey insanlar! Allahʼa tevbe edin. Oʼna istiğfâr edin. Muhakkak ki ben her gün yüz defa, (hattâ yüzden daha fazla) tevbe ediyorum, Oʼna istiğfâr ediyorum.” buyuruyor. (Bkz. Ebû Dâvud, Vitr, 26; İbn-i Hanbel, Müsned, II, 450)

Günahı mı var Efendimizʼin? Allâhʼın verdiği nîmetlerin bedelini ödeyebilmek. Çünkü Cenâb-ı Hak, “peygamberleri de hesaba çekeceğiz” buyuruyor. (Bkz. el-A‘râf, 6)

Yine Efendimiz, A‘râf Sûresiʼnde;

“Cenâb-ı Hakkʼa yalvararak, gizlice duâ edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.” (el-A‘râf, 55)

Bir de o duâlarda, mevlidlerde bağıra-çağıra vs… Öyle sesli duâdan ziyâde gönülden gelen duâyı istiyor Cenâb-ı Hak.

Yine Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Vücutlarını yataklarından ayırırlar. Havf ve recâ arasında Cenâb-ı Hakkʼa duâ ederler…” (es-Secde, 16)

Kurʼân tilâveti… Bu da çok mühim. Efendimiz onun çok üzerinde duruyor. Kurʼân-ı Kerîmʼi eğer tam olarak bilmiyorsak, “aman kardeşler, onu öğrenelim”. Ne kadar günde gazete okuyoruz, ne kadar şey okuyoruz, ne kadar Kurʼân-ı Kerîm okuyoruz?

İmamlarımız var -elhamdülillâh-. Yani yok diye bir şey yok. Onlar hazırdır bu işe. Kurʼân-ı Kerîmʼimiz eğer zayıfsa, onu ikmâl edelim.

Yavrularımız için de birinci olarak (üzerinde) duracağız. Kıyamet günü bizden dâvâcı olmasın onlar. O ciğerpârelerimiz, emânetler, bize dâvâcı olmasın. Yavrularımız için bilhassa Kurʼân-ı Kerîmʼe ehemmiyet verelim.

Namazı… Kıyam farzdır namazda. Fakat ayakta kılamıyorsan, oturduğun yerde kıyamsız namaz kılabilirsin, mâzeretin varsa. Fakat kıraatsiz bir namaz kılamazsın. Onun için, Kurʼân-ı Kerîm tilâvetine dikkat edelim.

Ondan sonra Kurʼân-ı Kerîmʼde derinleşme. Cenâb-ı Hak nefs-i mutmainne ile Cennetʼe davet ediyor. Kalb-i selîmʼle Cennetʼe davet ediyor. Kalb-i münîb ile Cennetʼe davet ediyor.

Müslümanın hâli nasıl olacak?

Ahsen olacak. Yani her işi en güzel olacak. Etrafına daima güzellik tevzî edecek.

Ecmel olacak. Yani gönle huzur ve ferahlık verecek zarâfet ve letâfette olacak.

Ekmel olacak. Olgun olacak. En mükemmel olacak.

Yine bir müslüman, Cenâb-ı Hakkʼı hayatın hiçbir safhasında unutmayacak. Yapacağı her işe besmeleyle başlayacak. Giriş besmele, çıkış besmele, kontağı çevirme besmele, her şey besmeleyle olacak.

Bütün işlerin sonunda “اَلْحَمْدُ لِلّهِ” diyecek. Bir yere vardı. Arabadan iniyor. “اَلْحَمْدُ لِلّهِ” diyecek. Yemek yedi kalkıyor, “اَلْحَمْدُ لِلّهِ”. Besmeleyle başlayacak, hamdeleyle bitirecek.

Ağzından bilmeyerek gâfilâne bir söz çıkarsa hemen “اَسْتَغْفِرُ اللهَ الْغَظِيم” diyecek.

İstikbalde bir iş yapmak; “yarın yaparım, yarın olur” demeyecek. “اِنْ شَاءَ الله” diyecek. “اِنْ شَاءَ الله” yarın yaparım diyecek. “اِنْ شَاءَ الله”sız istikbâle mâtuf bir cümle sarf etmeyecek.

Biri tarafından kötü bir şeyle karşılaştığı zaman “لَاحَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللهِ الْعَلِيِّ الْغَظِيم” diyecek.

Eğer bir ölüm haberi vs. hoş olmayan bir haber geldiği zaman:

اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّـا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ

(“Biz Allâhʼın kullarıyız ve biz Oʼna döneceğiz.” [el-Bakara, 156]) diyecek. Gece-gündüz devamlı “لَا اِلٰهَ اِلَّا اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ ” diyecek, salevât-ı şerîfe getirecek.

Kalb-i selîm olacak, kalb-i münîb olacak, nefs-i mutmainne olacak. Cenâb-ı Hak, böyle bir, Allah Rasûlüʼnün hayatına benzer bir hayat yaşayabilmek. Hâlimizi, hareketlerimizi hassas terazilerle tartabilmek. Bu, Allah Rasûlüʼnde nasıldı? Böyle gelen bir kalp…

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

سَلَامٌ عَلَيْكُمْ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلٰى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ

“…Selâm size! Rabbiniz merhamet etmeyi kendisine yazdı…” (el-En‘âm, 54)

سَلَامٌ عَلَيْكُمْ بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِ

(Melekler de diyecekler:) sabrettiğinize karşılık size selâm olsun. Dünya yurdunun sonu (Cennet) ne güzeldir.” (er-Ra‘d, 24)

Her şeyde sabır. İbadette sabır, serveti kullanmakta sabır Allah yolunda. Yoklukta sabır, hastalıkta sabır, her şeyde sabır. Haddi aşmamak, onlara işte melekler:

“Sabrettiğinize karşılık size selâm olsun. Dünya yurdunun sonu (Cennet) ne güzeldir.” (er-Ra‘d, 24) diyecekler.

Yine;

سَلَامٌ عَلَيْكُمُ ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

Yine; “…Size selâm olsun! Yapmış olduğunuz (sâlih) amellere karşılık Cennetʼe girin.” (en-Nahl, 32) diyecekler.

اَحْسَنُ عَمَلًا “…En güzelini yapabilmek…” (Bkz. Hûd, 7; el-Kehf, 7, el-Mülk, 2)

Yine Cennet bekçileri kapıda, Cennetʼe giren cemaate;

“سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِدِينَ” diyecekler.

“…Selâm size! Tertemiz geldiniz, artık ebedî kalmak üzere buraya girin.” (Bkz. ez-Zümer, 73) diyecekler.

Velhâsıl, Cenâb-ı Hak kulun Cennetʼe girmesini istiyor.

Ahmed ibn-i Hanbel, dört mezhep imamından biri. Çok büyük bir zât. Bir Allah dostu. O buyuruyor ki:

“Mushaf-ı Şerîfʼe baktım, Kurʼân-ı Kerîmʼe baktım, 33 yerde Rasûlullâhʼa itaat emredildiğini gördüm, 33 yerde. (Ve şu âyet-i kerîmeyi okuyor. Nûr Sûresi 63. âyet:)

“…Oʼnun (Rasûlʼün) emrine muhâlif davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” (en-Nûr, 63)

Çok şiddetli bir âyet. Bir daha okuyorum:

“…Oʼnun (Rasûlʼün) emrine muhâlif davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” Nûr Sûresi, 63. âyet.

(Ardından bu âyet-i kerîmeyi tekrar tekrar okumuş Ahmed ibn-i Hanbel ve şöyle buyurmuştur:)

Âyette isabet edeceği bildirilen fitne nedir? Şirktir, küfürdür. Herhâlde o fitne, kişinin başına gelir. Fitne nedir? Allâhʼın arzu etmediği bir fiilde bulunmak.

Bir kişi Efendimizʼin bir sözünü tatbik etmediği zaman kalbine bir eğrilik gelir. Sonra o kişinin kalbi hidayetten tamamen uzaklaşır ve sahibini helâk eder.”

İşte tarihselcilik vs. işte bunun getirdiği bir, apaçık bir musîbet.

Yine Şâh-ı Nakşibend -kuddise sirruh- Hazretleri şöyle buyuruyor:

“Biz Allâhʼın lûtfuyla mânen ne elde ettiysek Kurʼân-ı Kerîmʼin âyetleri ve Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin hadîs-i şerîfleriyle amel etmek sûretiyle elde ettik. Bu amellerden istifâde etmek için de, takvâ ve şerʼî kâidelere riâyet etmek, azîmete sarılmak, zorluklara göğüs germek, ehl-i sünnet veʼl-cemaat umdeleriyle amel etmek ve bidʼatlardan kaçınmak lâzımdır.”

Yine İmâm-ı Rabbânî Hazretleri de öyle buyuruyor kısaca: O da; “Efendimizʼe olan muhabbettir (diyor) benim durumum. Oʼnun nurlu izinden gitmektir. Ben bütün muvaffakıyetlerimin sebebini buna bağlıyorum.” (diyor.)

Yine İmâm-ı Rabbânî Hazretleri… Bunlar, bu Allah dostları, hâllerini kuyumcu terazisiyle tartan kişilerdir. Miligramlarla. Odun kantarında miligramlar yoktur. Gramlar bile yoktur. Kilolar bile daima oynar.

Fakat onlar, miligramlarla tartan zâtlardır, ehlûllah. Diyor ki İmâm-ı Rabbânî Hazretleri:

“Bir defa gaflete düşerek -mâlum, abdesthaneye sol ayakla girilir, sağ ayakla çıkılır- bir defa gaflete düşerek, abdesthaneye girerken önce sağ ayağımı attım. O gün bütün mânevî hâllerimden mahrum kaldım.”

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri:

“Bu seherde bana bir tuluât, bir ilham gelmedi. Anladım ki bu gece ağzıma gâfilâne bir lokma girdi.”

Yine İmâm-ı Rabbânî Hazretleri talebelerinden karanfil tohumu istiyor. Altı tane getiriyor.

“‒Oğlum (diyor), bilmez misin, Allah tektir, teki sever (diyor). Niye tek getirmedin?” diyor.

Ashâb-ı kirâm, evliyâullah, hep böyle kendi hâllerini Allah Rasûlüʼnün hâliyle mîzân edenlerdir. Onlar, Allah dostları oldular. Rasûlullahʼın en yakını oldular. Onlar dünyada da senelerce, asırlarca, kendisinden uzak olsalar bile beraber yaşadılar Allah Rasûlüʼyle. Cenâb-ı Hak bizlere de uyanmayı nasîb eylesin -inşâallah-. Efendimizʼin o rûhânî dokusundan hisse alabilmeyi…

Cenâb-ı Hak yardımcımız olsun. O, bizim için ucu bucağı olmayan bir hazine, Allah Rasûlü.

İnsan gâfil. Gâfiliz hepimiz. Cenâb-ı Hakkʼın affına sığınıyoruz. Yani trilyonları olan bir kimse yolda giderken on lira düşürse, dönüp bakar mı ona? O trilyonlar karşısında on liranın bir kıymeti mi olur? Biz de, yani kendimize baktığımız zaman, Allah Rasûlüʼne bir ümmet olmanın büyük zenginliği karşısında, nasıl dünyevî işlerde ufak tefek; «Niye oldu, üf, of!» vs. diyoruz. Dâimâ başımıza öyle bir, ufak dünya meşakkati geldiği zaman, ona mukâbil Allah Rasûlüʼne ümmet olmanın bir serveti, bir saltanatı hatırımıza gelmeli. Fakat kendime söylüyorum başta.

Cenâb-ı Hak cümlemizin yardımcısı olsun.

Lillâhi Teâleʼl-Fâtiha!..