20 Temmuz 2020 Sohbeti

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİR SES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

20 Temmuz 2020 Sohbeti

Muhterem Kardeşlerimiz!

Sohbetimizin bereketli olması için, üç İhlâs bir Fâtiha okuyalım;

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in aziz, latîf, mübârek, pâk rûh-i tayyibelerine;

Ehl-i Beyt’in, ashâb-ı kirâmın, enbiyâ-i izâmın, sâdât-ı kirâm hazarâtının, cümlemizin geçmişlerimizin rûh-i şerîflerine, şehidlerin rûh-i şerîflerine;

Dînimizin, vatanımızın bütün İslâm dünyasının selâmetine, şerirlerin şerlerinden muhafazasına;

Bir Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs…

Muhterem Kardeşlerimiz!

Nebîler silsilesine devam ediyoruz. Bugünkü mevzumuz, Sâlih -aleyhisselâm- Semud Kavmi.

Efendim; Cenâb-ı Hak bu peygamber kıssalarını bize bildiriyor. Daha ziyâde bunlar Mekke devrinde indi. Müslümanlara bir tesellî vermek, hâlet-i rûhiyelerini biraz daha tezdîd etmek… Hepimizin kıyamete kadar bu Nebîler Silsilesi’nden ders alacağımız hususlar vardır.

İbn-i Haldun vardır meşhur sosyolog. Tarih felsefesini tedvin eden kişi. O diyor ki:

“Geleceğin diyor, geçmişle benzemesi diyor, suyun suya benzemesi gibidir. Geçmişin geleceğe benzemesi, suyun suya benzemesi gibidir.”

Devamlı ibretler vardır, dersler vardır.

Kur’ân-ı Kerîm’in de üçte biri hemen hemen Nebîler Silsilesi ve geçmiş devirlerdeki kıssalar ve oradan alacağımız ibretler ve derslerdir.

Mevzumuz, Sâlih -aleyhisselâm-.

Âdem -aleyhisselâm-’ın on dokuzuncu kuşaktan torunudur. Bir rivâyete göre Nûh, Hûd, Sâlih ve Şuayb’ın kabirleri, Mekke’de Zemzem ile Hacer-i Esved arasındadır. (Bkz. Ezrakî, Ahbâru Mekke, I, 73)

Semûd Kavmi, Nûh -aleyhisselâm-’ın oğlu Sâm’ın neslinden gelen Semûd’un kavmidir.

Îman etmediler. Dünya lezzeti ağır bastı. Azgınlıkları hadîs-i şerîf safhaya geldi. En nihâyet helâk edildi. Orada mü’minler -tahminen dört bin kişi- Sâlih -aleyhisselâm- ile beraber dışarı çıkarıldı. Oradan Mekke tarafına yolculuk oldu. Kavmin üzerine de ilâhî bir azap tecellî etti.

Bu Semûd Kavmi, Şam ile Hicaz arasında bulunan Hicr mevkiine yerleşmişlerdi. Daha sonra da buradan ayrılıp Âd bölgesine yerleştiler. Kendilerine “Âd-ı Sânî” (İkinci Âd) ismi verildi.

Yani Semûd Kavmi, nîmetlere nâil olunca şükürden uzaklaştılar. Âd kavmi gibi gaflete düştüler, dalâlete düştüler ve acıklı bir âkıbete dûçâr oldular.

Âd kavminin başına gelen felâketi, Semûd Kavmi, fizikî hâdiselere bağladı:

“–Onlar dedi, temelleri çürük yaptı.” dedi.

Çünkü onlar rüzgârla/fırtına ile kahrolmuştu.

“–Biz temellerimizi sağlam yaptık. Bize hiçbir şey olmaz.” dediler. Yani Hakk’ın kudretini unuttular bugün olduğu gibi.

Tarihte de bu çok oldu.

Meselâ bir Titanic yapıldı; “Bu gemi batmaz!” denildi. “Bunu Tanrı bile batıramaz!” denildi. İlk seferinde battı.

Bir füze yapıldı, onun adına “meydan okuyan” denildi. Bir iki dakika içinde, semâya fırlatıldı ve infilâk etti.

Aynı ifadeleri:

“–Âd kavmi, sağlam binâlar yapmadıkları için helâk oldular. Zira onlar, evleri kumlar üzerine yapmışlardı. Biz ise sağlam kayalar üzerine yaptık. Gelen fırtınalardan herhangi bir zarar görmeyiz…”

Hâlbuki her zâhirî hâdisenin arkasında bir bâtınî sebep vardır.

Meselâ tarihte gelen birtakım felâketler. Ebrehe ordusunun üstüne gelen Ebâbil kuşları. Bunları kim gönderdi?

Aids mikrobundan belki otuz milyona yakın insan öldü; kim gönderdi?

Bugün virüs, dâvetsiz olarak mı geldi?

Nasıl küresel güçlerin mazlumları ezmesi, mazlumların af ve feryatları bugünkü virüsü getirdi, davet etti.

Velhâsıl demek ki her zâhirî hâdisenin arkasındaki bâtınî sebebe dikkat etmemiz lâzım.

Hem zâhirî sebebi bertaraf etmemiz, hem de bâtınî sebeplere sarılmamız lâzım.

Her Fâtiha’da:

أِياَّكَ نَعْبُدُ وَ أِياَّكَ نَسْتَعِينُ diyoruz.

(Yâ Rabbi!) Ancak Sana kulluk ederiz, ancak Sen’den yardım dileriz.” (el-Fâtiha, 5)

Ne kadar Cenâb-ı Hakk’a kulluğumuz olursa, o kadar felâketler bertaraf edilmiş olur. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın; وَ أِياَّكَ نَسْتَعِينُ yardımı tecellî etmiş olur.

Velhâsıl işte bu Semûd Kavmi, Cenâb-ı Hakk’ın kudretini unuttular. İşin zâhirine takıldılar. Köşkler ve saraylar inşâ ettiler. Taşları oydular, dağın taşlarını oydular, şekiller verdiler. Köşklerini ve saraylarını muhtelif şekilde tezyîn ettiler. Tevhîd inancını unutarak Cenâb-ı Hakk’a şirk/ortak koştular. Elleriyle kendilerinin yapmış oldukları putları tanrı olarak edindiler.

Tabi, yaratılışta inanma ihtiyacı var. Eğer hakkı bulamazsa bâtıla doğru gidiyor ve bâtılı arıyor.

Hattâ kendi reisleri “Cünda”dan, hiçbir kavimde olmayan çok büyük bir put yapmasını arzu ettiler. Ve bilhassa bu put yapıldıktan sonra Semûd halkı evlerinde kendileri devamlı putlar yaptılar.

Sâlih -aleyhisselâm- da bu kavmin içindeydi. Daha peygamberlik gelmemişti. Ticaretle meşgul oluyordu, el emeği ile geçiniyordu. Gerçekten Sâlih -aleyhisselâm- tâzim ve hürmete lâyık bir insandı. Kavmi, kendisini dürüstlüğü, iyiliği ve kâbiliyeti sebebiyle kavmi çok severdi. Geleceğinde çok şey kavmi bekliyorlardı. Hattâ Sâlih -aleyhisselâm-’ı hükümdar yapmak istiyorlardı. Fakat Allah Teâlâ Sâlih -aleyhisselâm-’ı peygamber olarak gönderdi.

Tebliğe başladığı zaman kırk yaşlarındaydı. Cebrâîl -aleyhisselâm-, kendisine peygamberliği getirdi. Sâlih -aleyhisselâm- ilk zamanlar şöyle bir ürktü, çekindi. Daha sonra kavmin reisine gitti, Cünda’ya gitti. Ona tevhîdi tebliğ etti. Cünda da, bu dâveti kabul ederek:

“–Kavmimle görüşeyim.” dedi. “Kavmime bildireyim.” dedi.

Kavmini topladı; Sâlih -aleyhisselâm-’ın tevhîdini bildirdi.

Kavmi dedi ki gelip o zaman:

“–Sâlih kendisi söylesin!” dediler.

Sâlih -aleyhisselâm- kavmine buyurdu Hûd Sûresi’nin 61. âyeti:

“…«Ey kavmim! Allâh’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı ve sizi orada (toprağın üzerinde) yaşattı (yaşatıyor). Öyleyse O’ndan mağfiret isteyin; sonra da O’na tevbe edin! Çünkü Rabbim (kullarına) çok yakındır, (duâları) kabûl edendir.»” (Hûd, 61)

Tabi; “Semûd (kavmi) peygamberleri yalancılıkla suçladı. Kardeşleri Sâlih, onlara şöyle demişti:

«(Allâh’a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir (peygamberim bir) elçiyim. Artık Allâh’a karşı gelmekten sakının, bana itaat edin! Bu (tebliğime) karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan (Allah), âlemlerin Rabbidir.” (eş-Şuarâ, 141-145)

Burada baktığımız zaman âyetlerde, peygamberlerin hep ifadeleri kavmine karşı:

“–Bizim ecrimiz/ücretimiz, Allâh’a aittir.”

Devamlı kavim, peygamber geldiği zaman şunu soruyorlar:

“–Ne istiyorsun bizden? Makam, mevki mi istiyorsun? Para mı istiyorsun, pul mu istiyorsun.”

Onların/peygamberlerin hep cevapları:

“–Bizim ecrimiz -sizden hiçbir şey istemiyoruz- bizim ecrimiz, ne mal, ne mülk, ne dünyalık, bizim ecrimiz, Allâh’a aittir.” diyorlar.

Tabi kavmi kabul etmiyor. Niye kabul etmiyor peygamberlerin getirdiği tebliğleri de? Bu, bilhassa asr-ı saâdette de câhiliye devrinde de:

“عَنِ النَّبَاِ الْعَظِيمِ”

(“Büyük haberden.” [en-Nebe, 2])

Âhiret haberini istemiyorlar. Çünkü putperestlikte bir âhiret haberi yok. Her şey dünyaya ait. Âhiret haberini istemiyorlar.

Rasûlullah Efendimizʼe geldiler zaman zaman:

“‒Sen dediler, Muhammed, şu âhiret haberini kaldır dediler. Bizim putlarımıza fazla karışma dediler. Bu Cennet-Cehennem bunları da kaldır dediler. Biz sana destek olalım…” dediler.

Gaflete dalmış insan, âhiret haberini istemiyor. Bugün de öyle. Yani âhiret haberi istenmiyor. Çünkü rahat yaşamak arzu ediliyor. Nefsânî plânda hayatın tanzim edilmesi isteniyor.

Velhâsıl bugün de aynı problem. O geçmişteki, İbn-i Hâldunʼun dediği gibi “suyun suya benzemesi gibi” aynı problemler devam ediyor.

Bunun şeyinde bir ateizm geliyor, bir deizm geliyor.

Velhâsıl Sâlih -aleyhisselâm- devamlı îkaz ediyor âyetlerde:

Onlar da diyorlar ki:

“‒Sâlih, sen büyülenmiş bir kimsesin.” diyorlar. (Bkz. eş-Şuarâ, 153)

“–Biz diyorlar, aramızdan biri, kendimiz gibi insana mı uyacağız, bir beşere mi uyacağız? Onun için sen bizim gibi insansın, bizi sen davet ediyorsun, acayip çılgınlık içindesin.” diyorlar. (Bkz. el-Kamer, 24)

Hâlbuki Cenâb-ı Hak peygamberleri insandan gönderiyor ki insanlara numûne olacak. Her şeyle numûne olacak. Çünkü din, hayatın bütün muhtevasını kaplayacak. Peygamber de önder olacak.

Sâlih -aleyhisselâm- sabretti, ümitsizliğe kapılmadı. Her şeye rağmen kavmine tebliğe devam etti. Misaller verdi çok, âyet-i kerîmelerde. Kendilerine bir mantık yürüttüler putperestler:

“‒Bizim putlarımız var dediler. Şimdi bu görülenleri bırakıp görülmeyen Allâhʼa mı inanalım dediler. Görmediğin bir Allah dediler, seni ne şekilde vazifeli kılar, dediler. Eğer doğru söylüyorsan dediler, bize hiç kimsenin yapamadığı bir iş yap!” dediler. Yani bir ekstra bir şey göster dediler.

“Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir mûcize getir!” (eş-Şuarâ, 154) dediler âyet-i kerîmede.

Sâlih -aleyhisselâm-, kavmin reisi olan Cünda’nın yanına gitti. Cünda dedi ki:

“–Sen dedi Sâlih, eğer doğruyu söyleyen bir insansan, o zaman seni biz imtihan edeceğiz!” dediler.

“el-Kâtibe” diye bilinen bir kaya vardı. Cünda bu kayayı kastederek şöyle dedi:

“–Seninle oraya gideceğiz. Senin İlâh’ın, o kayalardan kırmızı bir deve çıkarsın. Deve yavrusuyla beraber çıksın! Bu deve dişi deve olsun. Yavrusunun rengi de annesinin renginde, aynı olsun!” dediler.

Kavmi daha da alaya aldılar Sâlih -aleyhisselâm-ʼı:

“–Sütü, yazın serin, kışın sıcak olsun! Bu sütten içen her hasta şifâ bulsun, fakir bir kimse ise fakirlikten kurtulsun!” dediler.

O devirde en kıymetli emtia, kızıl deveydi. Bu sebeple Sâlih -aleyhisselâm-’ın kayadan kızıl tüylü bir deve çıkarmasını istemişlerdi.

Bütün Semûd Kavmi toplandı, bu, Kâtibe denilen kayanın yanına. Sâlih -aleyhisselâm-, namaza durdu; Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etti.

Bir hâcet namazı kıldı. Kaya büyümeye başladı. Deve şeklini aldı kabarınca. Kayadan sancılı sesler çıktı. Ve içinden kızıl bir deve geldi, çıktı. Deve; « لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ صَالِحٌ نَبِىُّ اللّٰهِ »  dedi.

“Allah’tan başka ilâh yoktur! Sâlih, Allâh’ın peygamberidir!” diyerek çıktı.

Kavmin reisi Cünda, Sâlih -aleyhisselâm-’ı alnından öptü. Yüz kişiyle birlikte tevhîd akîdesine girdi. Sâlih -aleyhisselâm-ʼa tâbî oldu. Kavmine de şöyle seslendi:

“–Ey kavmim! Bu körlük kâfî! Ben kendisinden başka hiçbir mâbûd olmayan, eşi ve benzeri bulunmayan Allâh’a ve O’nun peygamberi Hazret-i Sâlih’e îman ettim!” dedi.

Puthânenin reisi, tabi menfaati vardı:

“–Sihir olan bir şeye ne kadar çabuk meylediyorsunuz dedi. Ben size daha büyüğünü göstereceğim!” dedi.

Puthânenin reisi, başından Cündaʼnın şeyini aldı, reislik serpuşunu aldı, kardeşinin başına koydu.

Velhâsıl dolayısıyla bize olan buradan ders; müʼmin, kimin peşinden gittiğine çok dikkat edecek. Tâkip edeceği kimsenin Kurʼân ve Sünnet muhtevâsında olup olmadığını kontrol edecek. En güzel ölçü…

Cünda, reis, müslüman oldu. Evine gitti, bütün putları kırdı. Kendisine âit malları da, tevhîd akidesinde olan kardeşlerine taksîm etti. Sert, keçeleşmiş bir elbise giydi. Sâlih -aleyhisselâm-ʼın baş yardımcısı oldu. Cenâb-ı Hak Sâlih -aleyhisselâm-ʼa bir tebliğ buyurdu:

“Gerçekten onları imtihan etmek için dişi deveyi gönderen Biz’iz. Sen onları gözet ve sabret!” (el-Kamer, 27) buyurdu.

Sâlih -aleyhisselâm- bu dişi deve hakkında, yavrusu hakkında, bu bir doğma bir deve değildi. Bir vakıftı bu. Bir teselsülsüz gelmişti. Cenâb-ı Hak bir vakıf olarak halketti. Ve buna karşılık deve istedikleri için Cenâb-ı Hak da şart koştu. Orada bir su vardı, akarsu. Bir gün buradan deve ile yavrusu su içecek. Diğer gün de diğer hayvanlar su içecek. (Bkz. eş-Şuarâ, 155-156)

Tabi bu deve bir vakıftı. Sürü sahibi olan iki tane kadın vardı. Bunlar;

“–Bu deveyi biz öldürelim ki bu sudan da her gün istifâde edelim.” dediler.

Bu iki kadından biri Üneyze bint-i Ganem’di. Yaşlı bir kadındı, fakat güzel kızları vardı. İkincisi Müheyyâ isimli hem zengin, hem de cemâl sâhibi bir kadındı.

Müheyyâ, amcasının oğlu Mısta’ya:

“–Bu deveyi öldürürsen, seninle ben evlenirim! Her şeyim senin olur!” dedi.

Mısta da sevindi, bu teklifi kabûl etti. Yardımcı biri lâzımdı. Kıtar isminde o da putperest birini yardımcı olarak aldı. Sonra dokuz kişiyi etrafında topladı. Bir de bu, Üneyze isimli kişinin, yaşlı kişinin kızları vardı. Onlara da:

“–Kim bu işi yaparsa kızlarımı ona vereceğim.” dedi.

Bu şekilde bir çete kurulmuş oldu. Bu dokuz kişilik -âyette- çete, bunlar yeryüzünde fesat çıkarmaya başladılar. Daima bir kötü tarafa doğru, bir şerre doğru yaklaşıyorlardı. (Bkz. en-Neml, 48)

Derken -yine âyet-i kerîmede- o kişiler, o dokuz kişi, deveyi yakalayıp kesip düşürerek öldürdüler bu vakıf devesini. Cenâb-ı Hakkʼın emrinin dışına çıktılar. (Bkz. el-A‘râf, 77)

Burada bu iki kadının koca bir toplumu fesada sürüklediğini görüyoruz. Burada şunu görüyoruz ki, toplumu âbâd eden de berbat eden de hanımlardır. Buna tarih şahittir.

Hanımlar, eşler göz nûru olursa, içlerinden göz nûru bir nesil yetişirse…

رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ

((Ve o kullar): «Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla…” [el-Furkân, 74])

Toplum bir göz nûru hâle geliyor. Aksi hâlde toplumlar çöküyor gidiyor.

Cenâb-ı Hak erkek ve hanımın fıtratlarını farklı olarak yaratmıştır. Kendi fonksiyonunu unutup da hanımın erkek gibi, erkeğin kadın gibi davranması toplumu felakete götürür. İslâmʼda; erkek ve kadın, yaratılış olarak farklıdır, eşit değildir, birbirlerini tamamlarlar, birbirlerini tamamlayan boyutlarıdır. Her birinin kendi sahasında kıymeti vardır.

Ancak; îman, ibadet ve Allâh’a kulluk hususlarında erkeğin kadına, kadının erkeğe karşı bir rüçhâniyeti yoktur. Üstünlük ancak takvâdadır. Cenâb-ı Hak:

اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰیكُمْ

“…Allah indinde en kıymetliniz, takvâ sahibi olandır…” (el-Hucurât, 13) buyuruyor.

Bu âyet bir köleye indi. Cenâb-ı Hak köleyi burada bir misal olarak göstermiş oldu.

Kadın; his olarak nârin ve hassastır. Zira annedir, annelik namzedidir. Şefkat âbidesidir. Evlâdı için uykusuz kalır, aç kalır, susuz kalabilir. Hattâ yavrusu, bir deryaya düşse, baba kendini atamaz, anne atar. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede “terâib” kelimesinden, orada tefsirde buyruluyor. Baba diyor, bir akıntıya sürüklense bir çocuk, baba kendini sele atamaz diyor. Anne atar diyor. Terâib kelimesinden böyle bir şey, mânâ çıkartıyor.

Bu sebeple dînimiz; kadının dış dünyanın sert meşgaleleriyle muhatap olmasını arzu etmiyor. Çünkü aile hayatı, düzenini kaybeder.

İslâm; kadını, ailesinin sultanı, yuvasını ayakta tutan sâliha bir hanımefendi olarak yüceltir.

Maalesef günümüzde; annelik, ev hanımlığı gibi mukaddes vazifeler istihfâf ediliyor, hafife alınıyor, kadınların dünya menfaati için dış dünyada çalışması terviç ediliyor.

Hanımlar; elbette ki, kendi fıtrat ve şahsiyetleriyle mütenâsip vazife ve hizmetlerde çalışabilir. Hanımlara mahsus kız mektepleri, kurslar, yuvalar, dikiş, nakış yerlerinde hizmet edebilir. Fakat asıl kıymetlerini buldukları mekân, kendi hâneleridir; mukaddes vazifeleri, hanımlık ve anneliktir.

Bu çok mühim. Yani bakın, bir koca bir toplumu, bir Semud Kavmiʼni iki kadın mahvediyor.

İslâm nazarında kadın, insanlık tarihinde kadın lâyık olduğu gerçek mevkî ve değere ancak İslâmʼın ulvî ikliminde kavuşmuştur. Günümüzde kadına değer verdiğini iddiâ eden bütün sistemler, onu yalnız bir vitrin malzemesi olarak görmektedir. Onlar nazarında kadın, sadece nefsânî bir metâdır ve şımartılmaktadır. Âileler yıkılmaktadır neticesinde.

Halbuki İslâmʼda ise kadın, şefkat, merhamet, hürmet duyulması, nezâket gösterilmesi gereken asil ve nezih bir varlıktır.

İslâm, kadını yalnız biyolojik bir varlık olarak görmez. Onun mânevî yapısında terbiye etme hususiyeti vardır. Bu sebeple anne yüreği, çocuğun eğitim gördüğü bir sınıftır.

« اَلْاُمُّ مَدْرَسَةٌ » Bu meşhurdur. “Anne bir mekteptir.” Bu bir atasözü hâline gelmiştir. Zira annenin ağzından çıkan her bir kelime, çocuğun şahsiyetine konan bir tuğla mesabesindedir.

Nikâhın feyz ve nûruyla toplumu aydınlatır. Tabi nikâh -Allah korusun- kaybolduğu zaman da, bugün toplumun çöküntülerini görüyoruz.

Hanım, nesli ve nâmusu korur. Evi düzenler, malı muhafaza eder. Aileye rûhânî neşeler verir. Ve hanımlara ait hizmetlerde bulunur. Günah girdaplarına karşı, ahlâksız erozyonlara karşı ailenin koruyucu bir zırhı gibidir. Bir paratoner gibidir.

Dolayısıyla kendisini ailesine hasreden, hibe eden vefâkâr bir hanım, engin bir sevgiye, derin bir saygıya, ömürlük bir teşekküre lâyıktır.

İslâm ile kadın, toplumda iffet ve fazilet timsâli görülmüş, evin baş tacı olmuştur. Onun için Efendimiz buyuruyor; sâliha hanım, -sâliha şart- sâliha hanım olan annelerin cennet ayakları altında bulunuyor. (Bkz. Ahmed, III, 429; Nesâî, Cihâd, 6)

Demek ki sâliha hanımın değeri… Çünkü o nesli yetiştirecek. Takvâ sahibi, müttakiyedir.

Yine bir kişi geldi:

“‒Yâ Rasûlâllah! Ben en çok, üzerimde mesʼûliyeti olan kimdir?” diye sordu. Efendimiz üç sefer:

“‒Annen, annen, annen, ondan sonra baban, ondan sonra yakın akrabalarındır.” buyurdu. (Müslim, Birr, 2)

Yine, merhamet ummânı olan Efendimiz, bir îkâzı var:

“Müʼminlerin îman bakımından en mükemmeli, huyu en güzel olandır. Sizin hayırlı olanlarınız da hanımlarınıza karşı hayırlı olandır.” (Bkz. Tirmizî, Radâ‘, 11/1162)

Yani hanım müttakiye olacak, efendi müttakî olacak. Birbirlerine karşı güzel muâmele olacak. O evlâtlar da huzurlu bir ailede, huzur bulacaklar.

Yine bu, sâliha hanım olmak şartıyla, beyi de sâlih kimse olmak şartıyla, “Kocasını memnun ederek ölen kadın, Cennetliktir.” buyruluyor. (Tirmizî, Radâ`, 10/1161; İbn-i Mâce, Nikâh, 4)

Yine Efendimiz Vedâ Hutbesiʼnde, orada:

“Siz, hanımları, Allâhʼın emâneti olarak aldınız. Onların nâmuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz.” buyruluyor. (Sahîh-i Buhârî Muhtasarı, X. 398)

Bu, kız çocuklarının ehemmiyeti ayrı, ailenin terbiyesi onlara ait olduğu için, onların çok iyi yetişmesi zarûrîdir.

Efendimiz, Hazret-i Fâtıma Vâlidemizʼin evini ziyarete gittiler. Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz vardı. İkisi de sübyan, yavruydu. Efendimiz, Hasanʼa su verdi. Fâtıma Vâlidemiz buyurdu ki:

“‒Yâ Rasûlâllah! Babacığım dedi, Hasanʼı siz daha mı çok, Hüseyinʼden daha mı çok fazla sevginiz var?” dedi. Efendimiz:

“‒Yok dedi, Hasan daha evvel su istedi dedi. Ondan baştan su verdim dedi. Siz de evlâtlarınız arasında muâmelâta, hukuka dikkat edin dedi. Fakat bundan kızlar hariç dedi. Onlara dedi, farklı muâmele edin.” buyurdu. (Bkz. İbn-i Hanbel, I, 101; İbn-i Hacer, el-Metâlibu’l-Âliye, IV, 69; Heysemî, IV, 153)

Çünkü onlar bir yuvanın temeli olacak yarın.

Yine Efendimiz, vefat sırasında, Enes buyuruyor:

Allah Rasûlüʼnün sesi iyice kısıldı diyor. Artık duyamaz hâle geldik diyor. İki şey üzerinde çok duruyordu: Biri, “namaz, namaz, namaz.” Çünkü namazsız çok zor; olmaz! Namazla bir müʼmin terfi edecek. Fahşâdan-münkerden kurtulacak. Cenâb-ı Hakkʼa yaklaşacak. “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyruluyor.

İkincisi de: “Emrinizin altındakilerin hukukuna dikkat edin.” (Bkz. Beyhakî, Şuab, VII, 477)

Bunlar hem emrimizin altında çalışan kişilerin hukuku, kul hakkı. Bir de toplumdaki dullar ve yetimler.

Yine bir mütefekkir diyor:

“Bir erkeği terbiye edin, bir insanı yetiştirmiş olursunuz bir erkeği terbiye ile. Bir kadını terbiye edin, bir aile, hattâ toplumun büyük bir bölümünü yetiştirmiş olursunuz.”

Yani daima tarihe baktığımız zaman, kişilerin arkasında sâliha bir hanım, sâliha bir anne ve bir hanım görürüz.

Tebliğ vazifesinde Efendimizʼe ilk Hazret-i Hatice Vâlidemizʼdi. Efendimiz Hiraʼdan indi:

“‒Bana kim inanır Hatice!” dedi. Daha bir mûcize de yok.

“‒İlk müʼmine benim.” dedi. Efendimizʼin fârik vasıflarını saymaya başladı:

“–Sana herkes inanır.” dedi.

“Ben en çok desteği Haticeʼden gördüm.” Efendimiz buyuruyor. (Bkz. Ahmed, VI, 118)

Tabi baktığımız zaman tarihte de, en yakın, işte Çanakkale, 15 Temmuz, burada o annelerin, yine o yüreğini görmüş oluyoruz. Büyüklerde de o şekilde.

Bir Ebû Hanîfe Hazretleriʼne baktığımız zaman, orada bir, annesini bir senâ hâlinde.

Abdurrahman Câmî Hazretleri o şekilde öyle. O dedi ki;

“Beni bir müddet cisminde, bir müddet kollarında, hayat boyu kalbinde taşıyor…”

Ebû Hanîfe Hazretleri Bağdat kadılığını reddettiği için, halifenin bir tazyikine karşı, fetvâ tazyikine karşı; hapse girmeyi tercih etti.

“–İki şeyden biri dedi. İster gel otur dedi tahtına dedi, istersen zindana gir!” dedi. O da:

“–Sana dedi fetvâ vermemden zindana girmeyi tercih ederim. Çünkü sen idlâl edersin, yamultursun benim fetvâlarımı.” dedi.

Orada, zindanda;

“–Ben zindana girmeme üzülmüyorum. Burada huzurluyum. Sadece annemin üzülmesine üzülürüm.” dedi.

Velhâsıl demek ki burada neyi görüyoruz? Bir annenin evlâda olan güzel tesirini görüyoruz.

Yine günümüzde maalesef, günümüzün problemlerinden biri de evlâtlara hiçbir mânevî tedâîsi/çağrışımı olmayan, mânâsız, sert isimler konuyor. Bunların fonetiği hoşuna gidiyor. Bunları da koymamak lâzım. İsim müsemmâyı çeker. Hicran konuyor, ayrılık mânâsına gelir. Aleynâ konuyor, hiçbir mânâsı yok, “üstümüze” demek. Kaya konuluyor vs. konuyor.

Onun için Efendimizʼin bir şeyi de “evlâtlarınıza güzel isimler koyun” buyuruyor. (Bkz. Beyhakî, Şuabu’l-îmân, VI, 401-402) İsim müsemmâyı çeker.

Tabi en mühim tahsil yavrularımıza, bu da çok mühim bugün, kimler benim evlâdıma tahsil veriyor, ona dikkat etmemiz lâzım. Tahsil verenin îmânı nasıl? Ondan nasıl benim evlâdım inʼikâs alıyor? Bir annenin-babanın en büyük derdi bu olmalı.

Efendimiz buyuruyor, İbn-i Ömer -radıyallâhu anh-, Abdullah ibn-i Ömerʼe:

“Ey diyor, Ömerʼin oğlu diyor. Dînine iyi sarıl diyor. Dînine iyi sarıl diyor (iki defa). Zira o senin hem etindir, hem kanındır. Dînini kimden öğrendiğine iyi dikkat et. Dînî ilimleri ve hükümleri istikâmet ehli âlimlerden al. Dünyevî menfaatlere dalan kişilerden alma.” buyuruyor. (Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, s. 121)

Yine Efendimiz âile olarak, “çobansınız” buyuruyor:

“Erkek ailenin çobanıdır, sürüsünden sorumludur. Kadın kocasının evinin çobanıdır, o da sürüsünden sorumludur.” Buhârî hadisi. (Bkz. Buhârî, Ahkâm, 1; Müslim, İmâret, 20)

Şimdi baktığımızda, çoban nedir? Çoban, güttüğü sürünün hâlet-i rûhiyesinden anlar. Çoban, sürüsünü otlak bir yerde yayar. Orada dinlendirir, orada gıdalandırır, kurak yere sürmez.

Anne-baba evlâdına rûhânî gıdâlar vermeli, rûhânî gıdaları alabileceği mekânlara, o tip okullara göndermeli. Kurʼân kurslarına göndermeli.

Çoban ne yapar? Sürüsünü kurtlardan korur. Demek ki evlâtlarımızı, bilhassa bugün, ateizm, deizm vs. birtakım çıkan çılgın şeyler, bu Lût Kavmiʼnin âkıbeti, uğradığı felâketlerden, bir anne-baba onu düşünecek.

Eğer o tarafa evlâdı giderse, evlâdıyla biyolojik beraberliğin hiçbir ehemmiyeti kalmaz.

Nuh -aleyhisselâm-ʼın oğlu, dördüncü oğlu Kenan gemiye girmeyince, Cenâb-ı Hakkʼa:

“‒Yâ Rabbi dedi, bu dedi benim evlâdımdır, neslimdir.”

Cenâb-ı Hak:

“–Nuh dedi, onun ameli gayr-i sâlihtir dedi. Sakın dedi, sen câhillerden olma Nuh dedi, onu kendinden kabul edip.” dedi. (Bkz. Hûd, 46)

Velhâsıl onun için bir anne-baba, yavrusunu kurtlardan, canavarlardan koruyacak. Nasıl çoban, hasta bir kuzuyu kurtlara bırakmaz, kucağına alıp sürüye dâhil eder. Anne-baba evlâdına namazı telkin ettiği gibi, merhameti ve şefkati de telkin edecek. Çünkü merhamet, îmânın meyvesidir.

Çoban ne yapar? Önden gider, arkadan gider, daima mesʼûl olduğu sürüyü kontrol eder. Anne-baba da öyle olacak. Takip edecek. Uydum kalabalığa olmayacak.

Gönül boşluk kabul etmez. Şayet biz evlâtlarımızın gönlünü dolduramazsak, Cenâb-ı Hak muhafaza buyursun, gönlünü yabancılar doldurur. Bu sebeple evlâdımızla olan biyolojik beraberliğin hiçbir ehemmiyeti kalmaz.

Evlâdımızın güzel işlerini takdir etmeliyiz. İmam Mâlik Hazretleri diyor ki:

“Babam diyor, bana bir hadis ezberletirdi, bir hediye verirdi. Ben de çocuktum. O hediyeyi alayım diye bir hadis daha ezberlerdim. Öyle bir hâl oldu ki, bana hadis ezberlemek bir zevk hâline geldi, bir lezzet hâline geldi.”

Tabi burada beraberliğin de büyük bir rolü var. Babanın ihlâsı evlâda inʼikâs eder.

Evlâdın okuduğu mektep/okul, oradaki hocaların durumu, evlâda inʼikâs eder.

Efendimizʼin terbiye usulü. Nezâket, zarâfet, incelik:

Ebû Hafs vardı. Efendimizʼin bu, üvey evlâdıydı. Efendimizʼin himâyesinde yetişmişti. Kendisi diyor ki:

“Ben yemek yerken diyor, elim diyor, tabağın etrafında dolaşırdı diyor. Bunun üzerine Allah Rasûlü bana şöyle derdi:

“Evlâdım. (Gayet yumuşak bir lisan) Evlâdım, besmele çek, sağ elinle ye, bir de hep önünden ye.” (Buhari, Et’ime, 2, Müslim, Eşribe, 108)

Efendimiz namaz kılarken de Efendimizʼin arkasından Hasan ve Hüseyin torunları hemen arkasına gelirdi, hattâ omuzlarına bile çıktığı olurdu.

Velhâsıl bu evlâtlarımız Allâhʼın emanetidir. Hakkı vardır üzerimizde. Evlâtlarımız mühim, kız evlâtlarımız mühim. Onun okuduğu yerler, tahsil gördüğü yerler, onlar da çok mühim.

Efendim, gelelim, tekrar bir Sâlih -aleyhisselâm-ʼa dönelim. Velhâsıl bu iki kadının bir felâketini görüyoruz. Nasıl toplumu idlâl ettiler…

Bugün de aşağı yukarı bir dünyaya baktığımız zaman, daima kadınların şımartıldığını, ön plâna geçtiğini, ailelerin çöktüğünü, maalesef bir hüzünle seyrediyoruz bunu.

Salih -aleyhisselâm-ʼa tekrar dönelim. Cenâb-ı Hak:

“…Ey Sâlih! Eğer sen gerçekten peygamberlerden isen, bizi tehdit ettiğin azap gelsin.” (Bkz. el-A‘râf, 77) diyor kavmi.

“–Mâdem tehdit, tehdit içindesin, mâdem sen tehdit ettiğin azap gelsin!” diyorlar. Yine devam ediyorlar:

Sâlih diyorlar, sen ve senin beraberindeki kimselerle, yani müʼminlerle, kastediyorlar, bize sizin yüzünüzden uğursuzluk geldi.” diyorlar.

Sâlih -aleyhisselâm- da

“…Gelen uğursuzluk, Allah katındandır. Hayır, siz imtihana çekilen bir kavimsiniz.» diyor.” (Bkz. en-Neml, 47)

Demek ki her kavim, bunu görüyoruz, suyun suya benzemesi, daima bir kavimler imtihan içinde. Bugün de işte bir virüsün imtihanı içinde.

Yine Sâlih -aleyhisselâm- buyuruyor:

“‒Siz diyor, öğüt verenin diyor, nasihatini istemiyorsunuz.” diyor.

En nihâyet korkunç bir azap geliyor. Rivâyete göre üç gün; Çarşamba, Perşembe, Cuma günü. İlk gün, o kavmin yüzleri sararacak, ikinci gün kızaracak, üçüncü gün kararacak. Tabi bu, o sırada Sâlih -aleyhisselâm- kendisine îmân edenlerle beraber Mekke tarafına kavminden çıkıyorlar.

Dördüncü gün helâk olacaklar.

O gecenin, dördüncü günün sabâhında acâyip hâller oluyor. Devenin bastığı yerlerden kan fışkırıyor. Yapraklar kızarıyor. Kuyu suyu, kan kırmızı oluyor. Deveyi kesmişlerdi. Bedbahtların yüzleri de sapsarı kesiliyor.

O, deveyi öldüren dokuz kişi:

“‒Sâlih bize sihir yapıyor! Onu ve âilesini öldürelim!” dediler. Onların bu hîlesini âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak haber veriyor. (Bkz. en-Neml, 49)

Onları, o dokuz kişiyi Cebrâil öldürüyor, taşlıyor.

O sırada Sâlih -aleyhisselâm- terk etmiş oluyor Semûd Kavmiʼnin bulunduğu mekânı.

Velhâsıl ondan sonra bir sayha, bir ses, korkunç bir ses… Bu, alttan gelen bir sesle, bu renkleri sarardıktan sonra kavim helâk oluyor.

İki kavim bu sesle helâk oluyor. Bir, Şuayb -aleyhisselâm-. O, üstten gelen bir sayhayla. Sâlih -aleyhisselâm-ʼın kavmi de, Semud Kavmi, alttan gelen bir sesle ödleri patlayarak onlar da helâk oluyor.

Tabi bu, kahra uğrayan yerlerde, oralarda Efendimiz bulunmayı arzu etmedi. Vedâ Haccıʼnda Minâ ile Müzdelife arasındaki Muhassır denilen vâdiden hızlı olarak geçtiler:

“–Yâ Rasûlâllah, ne hâl oldu deyince sahâbî, niye hızlandınız, hâliniz değişti?” deyince, Rasûlullah Efendimiz:

“–Burada Ebrehe ordusunu Cenâb-ı Hak kahretti (Ebâbil kuşlarıyla). Oradan bir inʼikâs gelmesin!” (Bkz. Müslim, Hacc, 147; Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim, VIII, 190; Ali el-Kārî, Mirkātü’l-Mefâtîh, V, 1774-1775)

Nasıl bir atom infilâk ettiği zaman radyasyon veriyor. Demek ki bu radyasyon maddeye de geçiyor. Aynı şekilde demek ki bu, -Allah korusun- bu gaflet, maddeye de geçiyor. Onun için Cenâb-ı Hak:

كُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ

(“…Sâdıklarla beraber olun.” (et-Tevbe, 119]) buyuruyor.

Yine, bu Tebük Seferi’nde, zor bir seferdi, ağır bir imtihan seferiydi. İlk haçlı seferiydi. Çok yolda birtakım imtihanlara dûçâr oldular. Su bitti, yiyecek bitti vs. Bu Semûd kavminin taştan olan harâbelerine girdiler serinlemek için. Oradan su aldılar. Efendimiz, susuzluk vardı; “Bu suları dökün!” dedi. Allah -celle celâlühû- bir kavme burada bir azap kamçısı indirdi.

“‒Hamur yaptık.” dediler.

“‒Onu develere verin.” buyurdu Efendimiz. (Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 17)

Bugün dahî o Semûd Kavmiʼnin orada kuyular var. Ulemâ oradan, o kuyulardan abdest almayı terviç etmiyor. Ancak o devenin su içtiği kuyudan abdest alın diyor, oradan geçerken diyor.

Demek ki bir maddeden böyle inʼikâs olursa, demek ki insandan insana inʼikâs nasıl olur?

Firavunʼun yanında Hâmân, o da bir Firavun gibi oldu.

Semûd Kavmi’nin helâk oluşları… Bugün hakikaten günümüzde misaller var mı?

Semûd Kavmi, küfürde direndiler, peygamberleri ile alay ettiler. Âhiret haberini inkâr ettiler. Kibirlendiler, azgın nefislerine tâbî oldular. Kendi görüşlerini, dînin görüşünden üstün tuttular. Böylece peygamberlerinin dâvetini dinlemediler.

İşte bugün de aynı. Kurʼân ve Sünnetʼin istikâmetini takip etmezsek, bana göre bugün şartlar böyle, böyle olsun dersek, aynı aile olarak başımıza gelen yıkıntıları seyretmek lâzım.

Nasihat dinlemediler.

O, katleden dokuz kişiyle diğer halk da beraber oldu, müʼminler hâriç.

En mühimi, fesatçı kadınların sözlerine uydular. Bu iki kadının şeyinde gittiler, istikâmetinde gittiler. Bu iki fesatçı kadınlar, onları dalâlete düşürdü.

Hayır ehline buğz ediyorlardı. Dindarlara buğz ediyorlardı.

“‒Sen peygamber olmadan evvel başımıza böyle felâket gelmezdi!” diyorlardı. Cenâb-ı Hak yağmuru kesti, kurak oldu, vs. oldu. O bağlar soldu, vs. oldu. Halk, bu, kâfirler, açlıktan iki büklüm hâle, bir lokma ekmeğe muhtaç hâle geldiler. Peygamberlerine de:

“‒Eskiden böyle şey başımızda yoktu. Senden sonra başımıza geldi.” dediler.

Akidlerini bozdular. Deveyi istemişlerdi. Deve bir vakıftı. Çünkü deve mûcizesini talep etmişlerdi. Îman edeceklerine söz vermişlerdi.

Deve bir emânetti, vakıf gibi. Emânete hıyânet ettiler. Allâh’ın yüce bir emâneti olan deveyi, ahidlerine rağmen, sözlerine rağmen öldürdüler.

Mâsiyet ehlinin yaptığı kötü işlere rızâ gösterdiler. Dokuz kişi o deveyi öldürdü, diğerleri de buna mânî olmadı.

Deve, kimsenin mülkiyeti değildi. Âdeta bir vakıf malıydı. Sütü de bir sebîl gibiydi. Sahibi de Cenâb-ı Hak’tı. Fakat onlar, deveyi öldürerek büyük bir ihânette bulundular.

Bu dokuz kişinin fesâdı, iyice haddini aşmıştı. Başkalarının mallarını zorla ellerinden alıyorlardı, üst bir tabaka teşkil ettiler, kul hakkına tecâvüz ediyorlardı. Şer odakları hâline gelmişlerdi.

Bunun üzerine birçok âyetler var Kur’ân-ı Kerîmʼde. Bir âyeti okuyayım sâdece. Cenâb-ı Hak soruyor, Hac Sûresi 46. âyet:

“Hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı (bu gâfiller)? Zira dolaşsalardı, elbette düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüslerdeki kalpler kör olur!” (el-Hacc, 46)

İşte Sodom-Gomore önümüzde duruyor. O Lût Kavmiʼnin helâk olduğu yer. O gölde balık bile yaşamıyor. Bir utanç gölü hâlinde devam ediyor.

İtalya Pompei. O Lût Kavmiʼnin ve benzerlerinin şehirleri, taşlaştılar hepsi. Yanardağ püskürttü, gelen lâvlarla taş hâline geldi. Firavunʼun Bristish Museumʼdaki cesedi sanki bir secde eder hâlinde, o şekilde duruyor. Cenâb-ı Hak bir ibret olarak bunları insanlığa hidâyeti için, ders almaları için, devam ettiriyor.

Onun için Cenâb-ı Hak:

“Hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı?..” (el-Hacc, 46) diyor.

Efendim, Cenâb-ı Hak hâdiselerden ders almayı nasîb eylesin.

Bir hadîs-i şerîf var. Tabi bu, zor günler… Bugün tabi, insanlığın zor günleri bugün. Fakat Efendimiz de alâmetleri bildirdi. İşte alâmetler, iffetsizlik, ahlâksızlık, bunun neticesinde çıkan, bilinmeyen hastalıklar. (Bkz. İbn-i Mâce, Fiten, 22; Hâkim, IV, 583/8623; Beyhakî, Şuab, III, 197)

Ölen öldüren, kimi, niçin öldürdüğünü bilmemesi, müslüman müslümanı vuruyor devamlı. (Bkz. Müslim, Fiten, 55-56)

Binalar, zinalar vs… Buna benzer birçok hâdiseler.

Hattâ tâbiînden birisi öbürüne diyor ki:

“–Bak diyor, şu diyor, dağlar var ya diyor, kıyamete yakın, oralara o kadar, dağlar kadar yüksek binalar yapılacak.” diyor.

“–Ee diyor, başka?” diyor.

“–Delikler açılacak.” diyor. Bugün Mekkeʼde, delikler açıldı, işte tüneller.

Velhâsıl demek ki bunlar bir ayak sesleri. Tabi bu, kötülüklerin arttığı, fesâdın şey olduğu bir zaman. Onun için bugün yapılan hizmet, Allah yolunda gayretler çok mühim. En mühim hizmet bugün, hayırlı bir nesil yetiştirme. İnsanın varsa yarın varsın, insanın yoksa yarın yoksun.

Onun için Efendimiz buyuruyor, Müslim hadisi:

“Kıyâmete kadar her devirde ümmetimden bir grup çıkar, hakîkatin yani şerîatin ortaya çıkıp yaşaması için mücadele ederler. Bunlar daima Cenâb-ı Hakkʼın yardımına mazhar olurlar, neticede hep galip gelirler.” (Müslim, Îman 247, İmâre 173)

Daima müʼminin Cenâb-ı Hak yanındadır, müʼminin Muînʼidir.

“أِياَّكَ نَعْبُدُ” (ancak Sana kulluk ederiz) olursa ve “وَ أِياَّكَ نَسْتَعِينُ” (ve ancak Sen’den yardım bekleriz) de olur. (Bkz. el-Fâtiha, 5)

Cenâb-ı Hak -inşâallah- bu peygamber kıssalarından, bu, Kur’ân-ı Kerîmʼde bahsedilen Efendimizʼin Sünnetʼinde bahsedilen, geçmiş kavimlerin kıssalarından Rabbimiz ibretler almayı, Cenâb-ı Hak nasîb eylesin -inşâallah-.

Duâmızın kabûlü niyâzıyla; Lillâhi Teâleʼl-Fâtiha!..