06 Temmuz 2020 Sohbeti

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİR SES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

06 Temmuz 2020 Sohbeti

Muhterem Kardeşlerimiz!

Sohbetimize başlamadan evvel, teberrüken, üç İhlâs, bir Fâtiha;

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in aziz, latîf, mübârek, pâk rûh-i tayyibelerine;

Ehl-i Beyt’in, ashâb-ı kirâmın, enbiyâ-i izâmın, sâdât-ı kirâm hazarâtının, cümle geçmişlerimizin, şehidlerimizin rûh-i şerîflerine;

Hayırların celbi, hastalıkların-musibetlerin def’i için, dînimizin, vatanımızın, milletimizin, bütün İslâm dünyasının selâmetine;

Bir Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs…

Muhterem Kardeşlerimiz!

Nuh -aleyhisselâm-’ın hayatından ibret ve hikmet dersleri…

Bu sohbetimizde, tufanı ile yeryüzünü küfürden temizleyen Nuh -aleyhisselâm-’dan bahsedeceğiz -inşâallah-.

Nuh -aleyhisselâm- “ülü’l-azm” peygamberlerden, yani en yüksek dereceli peygamberlerdendir. Peygamberler de birbirleri arasında fazîlet olarak farklı. Fakat bu beş peygamber, en yüksek seviyede.

Başta Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz. O’nun sıfatı Habîbullah’tır.

İbrahim -aleyhisselâm-. Onun sıfatı Halîlullah’tır, Allah dostudur. Malıyla, canıyla, evlâdıyla, yaptığı, putperest bir kavimle mücadeleyle, Allah dostu olmuştur.

Mûsâ -aleyhisselâm- Kelîmullah. Cenâb-ı Hak’la bir mülâkat olmuştur, bir görüşme olmuştur.

Îsâ -aleyhisselâm- Rûhullah’tır. Babasız olarak dünyaya gelmiştir.

Nuh -aleyhisselâm-, bugün bahsedeceğimiz, Kur’ân-ı Kerîm’de 43 yerde ismi geçiyor. Meşhur tufan sebebiyle, beşeriyetin ikinci babası. Nesil, Nuh -aleyhisselâm-’dan devam ediyor, seksen kişiyle, gemiye binen seksen kişi.

Lakabı, Neciyyullah; Allâh’ın kurtardığı.

Şeyhü’l-Enbiyâ; nebîlerin en uzun ömürlüsü.

Sabır ve şükürde zirve. Aynı zamanda 950 sene bir cihad hayatı. 950 sene. 50 yaşında peygamberlik geldi, 950 sene tebliğde bulundu, yani cihadda bulundu. Çok az kimse îmân etti. O daima Cenâb-ı Hakk’a şükür ve sabır hâlinde yaşadı. Nitekim Cenâb-ı Hak onun için:

اِنَّهُ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا buyuruyor. Yani;

“…Şunu bilin ki Nuh, çok şükreden bir kul idi.” (el-İsrâ, 3)

O meşakkatler karşısında sabrı, sabrın içinde daima şükür hâlinde yaşadı.

Cenâb-ı Hak bazı peygamberlerine sıfatlar veriyor. Meselâ Süleyman -aleyhisselâm-’a “نِعْمَ الْعَبْدُ” (ne güzel kul) diyor. (Bkz. Sâd, 30) O zenginliği nasıl kullandı? Kendi nefsi için değil, kalbini kasa yapmadı. Allah ne verdiyse Cenâb-ı Hakk’ın uğrunda sarf etti.

Eyyûb -aleyhisselâm-. Ona da Cenâb-ı Hak “نِعْمَ الْعَبْدُ” (ne güzel kul) buyuruyor. (Bkz. Sâd, 44) O da fakirlere misal. Daima bir, Cenâb-ı Hakkʼa bir, sabır ve şükür hâlindeydi.

Hanımı:

“‒Sen peygambersin duâ et, bu üzerindeki bu iptilâlar gitsin.” deyince:

“‒Ey hanım dedi, bana Allah seksen sene bir sıhhat ömrü verdi. Bu, kaç senedir?” dedi.

Cenâb-ı Hak Eyyûb -aleyhisselâm-ʼa “نِعْمَ الْعَبْدُ” “o ne güzel bir kuldu” buyuruyor. (Bkz. Sâd, 44)

Nuh -aleyhisselâm-ʼı da “عَبْدًا شَكُورًا” “şükreden bir kuldu” buyuruyor. (Bkz. el-İsrâ, 3)

Demek ki burada şükür ve sabır, bir müslümanın fârik vasfı olması lâzım.

Şekûr, yani müʼminde şükür olacak. Malıyla şükredecek:

Yani, “Allah ne mal verdi? Bunu Allah bana niye verdi?” Bunun bir idrâki içinde olacak.

“قُلِ الْعَفْوَ”. (Bkz. el-Bakara, 219) Fazlasını Allah yolunda sarf edecek, infak edecek, ikram edecek.

Nefsiyle şükredecek:

Daima canını, malını, her şeyini Allah yolunda… Çünkü bir imtihan dünyası içinde olduğunun idrâki içinde olacak.

Üçüncüsü, kalbiyle şükredecek:

Cenâb-ı Hakkʼı unutmayacak. Daima verdiği nîmetleri hatırlayacak. Gözünün gördüğü her şeyde kalbi, bu kevnî âyetleri hatırlayarak daima şükreden bir kul olacak.

Yani namazın vakti var, orucun vakti var, fakat zikrin vakti yok. Eğer göz görüyorsa, kalp daima bir zikir hâlinde olacak; “Aman yâ Rabbi!” diyecek.

Yani kâinat, zerreden küreye Cenâb-ı Hakkʼın ilâhî azamet tecellîleri, kudret akışları… Kul daima; “Aman yâ Rabbi!” diyecek. Verdiği nîmetleri düşünecek; Rabbini unutmayacak, Rabbiyle dost olacak.

Cenâb-ı Hak Nuh -aleyhisselâm- için yine âyette, Sâffât Sûresi, 79-81. âyette:

“Bütün âlemlerde Nûhʼa selâm olsun (buyuruyor). İşte Biz, muhsinleri böyle mükâfatlandırırız. Zira o, Bizʼim müʼmin kullarımızdandı.”

“Müʼmin”, Cenâb-ı Hakk’ın esmâsından, 99 esmâsından biri, Cenâb-ı Hakkʼın bir sıfatı. Müʼminin mânâsı; gönüllerde îman ışığı yakan, kendine sığınanlara emân veren/koruyan, rahatlatan, güven veren, vaadinde güvenilen…

Demek ki bir müʼminde ne kadar bu sıfatlar varsa Cenâb-ı Hakkʼın bu sıfatları, kul o kadar Cenâb-ı Hakkʼa yakın olmuş oluyor. İşte bu sıfat, peygamber olarak, Nuh -aleyhisselâm-ʼda zirvedeydi. “Bizʼim müʼmin kullarımızdandı.” (es-Sâffât, 81) buyuruyor. Mâlum, bizler için de;

قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

“Müʼminler felâh buldu.” (el-Mü’minûn, 1) buyuruyor. Yani bu “müʼmin” vasfına kavuşabilmek, felâh bulabilmek…

Nuh -aleyhisselâm-ʼın hayatında evvelâ sabrı, sabırla şükrü mezcolmuş hâlde görüyoruz. 950 sene dövüldü, alay edildi, zâlim bir kavme karşı aslâ bir taviz vermedi.

Bunun en mükemmelini Efendimizʼde görüyoruz, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼde.

Çünkü îman, tâviz istemez. Îman, zor iş. Zorluklara karşı îmânın kıymeti ortaya çıkar. Cenâb-ı Hak Ankebût Sûresiʼnin başında:

“…«Îmân ettik» demekle kurtulacaklarını mı zannediyorlar?” (el-Ankebût, 2) buyuruyor. Demek ki îman, bir mukâvemet ister.

Hattâ bir defasında boğazını sıktılar, öldü zannettiler. Ayıldığı zaman Cenâb-ı Hakkʼa şöyle Nûh -aleyhisselâm- dua etti:

“Ey Allâhʼım! Benim kavmimi bağışla! Çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar.”

İşte nasıl bir merhamet?! Kendisini öldürmeye kalkanlara karşı merhamet!.. Yani peygamberlerin fârik vasfı hep bu; ümmetinin kurtulması, Cehennem’den kurtulması, Allâh’a bir kul olmanın idrâki içinde olması. Yani daima kendilerini ümmetlerinden mes’ûl hissederler.

“Hemen kalktı, kendine geldi, gusül abdesti aldı, tekrar yanlarına gitti, kendisini boğmaya kalkanların. Onları yine Allâh’a davet etti, kulluğa davet etti.” (Bkz. İbn-i Hanbel, ez-Zühd, s. 50; İbn-i Esir, el-Kâmil, I, 69)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de daima bütün tehditlere rağmen daima tebliğ hâlindeydi.

Nuh -aleyhisselâm- kavminin bütün o eziyetlerine sabır gösterirdi. Lûtf-i ilâhî olarak zaman zaman yaralarını da Cebrâil gelip sarardı.

Müşrikler de -tebliğe gittiği zaman-:

“–Yazık sana ey Nuh derlerdi. Bu dayağımız, hakaretimize rağmen, hâlâ dâvandan vazgeçmiyorsun!”

Nuh -aleyhisselâm- onlara şu mukâbelede bulunurdu:

“–Ben mecnun değilim. (Dünya bir mekteb-i âlem. Siz atalarınızın dînindesiniz diyorlar), atalarınız şimdi bir azap çekiyor. Aklınızı başınıza alın. Dâvamdan yüz çevirirseniz bana bir zarar veremezsiniz.”

Şurası çok mühim. “İnsan iki şeyden korkar.” buyuruyor Nuh -aleyhisselâm-. “Kendisine başkalarının zarar vermesinden korkar.” buyuruyor. “Ben ise diyor, Rabbime tevekkül, teslimiyet içindeyim.” diyor. “İki diyor; menfaatinden korkar insan diyor, ondan tâviz verir diyor. Ben ise diyorum ki, «Benim ecrim Allâh’a aittir.»”

Âyet-i kerîmede de:

“Bir de onlara Nûh’un kıssasını oku (buyuruyor bizler için). Hani o bir zamanlar kavmine demişti ki; «Ey kavmim! Eğer benim aranızda duruşum, Allâh’ın âyetlerini öğüt verişim size ağır geliyorsa, şunu bilin ki, ben yalnızca Allah’a tevekkül etmişimdir. (Hattâ bir de bir meydan okur:) Bütün gücünüzle karar verin, sonra bu işiniz size dert olmasın. Sonra bana ne yapacaksanız yapın. Benden bir mühlet de istemeyin.” (Bkz. Yûnus, 71)

Tabi bu ne oluyor? Bir îman celâdeti. Demek ki bir mü’minde küfre karşı böyle bir îman celâdeti olacak. Fânîlerden değil, Bâkî’den/Cenâb-ı Hak’tan korkacak.

Tabi bu tezkiye;

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

(“(Nefsini) arındıran kurtuluşa ermiştir. [eş-Şems, 9])

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى

((Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [el-A‘lâ, 14])

Kalbin bir tezkiyesi. Çünkü kalpte nefsânî arzular var. Bu nefsânî arzuları bertaraf edecek. Kalp bir rûhâniyetle dolacak.

Baştan; “اَلتَّخَلِّى” yani “boşaltma”. Enâniyet gidecek, kibir gidecek. Şefkat yoksulluğu gidecek. Fitne, gıybet, dedikodu, gurur, kibir, yalan, ihtiras, haset, israf, pintilik, edep noksanlığı… Bunlar kalpten silinecek.

Bunun yerine “ثُمَّ التَّحَلِّى” “ح” ile. Yani “illâllah”, kalpte îman lezzeti meydana gelecek.

Îman lezzeti meydana geldiği zaman her şey kolaylaşır. İbadet bir zevk verir. Muâmelât, muâşeret bir zevk, bir lezzet hâline gelir. Hizmet, bir heyecan hâline gelir, bir zevk hâline gelecek.

İşte ashâb-ı kirâm dünyanın dört tarafına gittiler. İnsan olan her yere gittiler. Onları hidâyete erdirmek için gayret ettiler. Hizmet, onlara bir lezzet hâline geldi.

Tevâzu olacak “ben” olmayacak. El-Emîn, es-Sâdık olacak, bir şahsiyet, bir karakter olacak. İkram ehli olacak, infak ehli olacak, cömert olacak, nezâket, zarâfet, affedicilik, vakar, tevazu, incelik, sabır, edep, hayâ ve ümmetin derdiyle dertlenme olacak.

Burada, cemâlî sıfatları Allâh’ın, o kalpte tecellî edecek.

Ondan sonra “ثُمَّ التَّجَلِّى”. İlâhî tecellîlere kalp mazhar olacak, nîmete erecek, yani Cenâb-ı Hak’la beraber olma nîmetine.

Rakik bir, ince bir kalp olacak. Duygu derinliği olacak, rûhânî tefekkür olacak. Muhabbetullah, mârifetullah olacak, kalp huzur bulacak. Bedenin kıblesi Kâbe olduğu gibi, kalbin de kıblesi Cenâb-ı Hak olacak.

Efendimiz buna “büyük cihad” buyuruyor. Tebük Seferi’nden dönüldüğü zaman, saç-sakal birbirine karıştı. Ashâb-ı kirâmın vücudunda hemen hemen et kalmadı, deriler kemiklere yapıştı. Efendimiz: “Şimdi büyük cihada dönüyoruz.” buyurdu.

Sahâbe dedi ki:

“–Yâ Rasûlâllah! Bundan daha büyük cihad mı olur?”

“–Evet dedi, şimdi dedi, nefsimizle olan cihada dönüyoruz.” (Bkz. Beyhakî, ez-Zühdü’l-Kebîr, s. 198/374; Süyûtî, II, 73/6107)

Yani bu kötü huylar, kötü hasletler kalpten silinecek; cemâlî sıfatlar o kalpte tecellî edecek.

Cihad âyetleri Mekke’de de indi. Mekke’de müslümanların bir gücü yoktu. Elinde bir kılıç bile yoktu. Mekke’deki cihadlar ne idi? Sabırdı, sebattı. Dîni, îmânı muhafaza etmekti.

Medîne’deki cihad neydi? Hidâyetlere vesîle olmak, taarruzları bertaraf etmek, insanların hidâyetlerine vesîle olmak.

Velhâsıl demek ki hep peygamberlere baktığımız zaman, bu cihad vardır. Yani onları hidâyete davet, bir de müsterşidi/irşad bekleyenleri irşad etmek. Bu da bir mü’minin fârik vasfı olmuş oluyor.

Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak buyuruyor, Bakara 143. âyetinde:

“İşte böylece sizin insanlığa şahit olmanız (yani insanlığa Allâh’ın dînini temsil etmeniz) Rasûl’ün de size şahit olması için sizi mûtedil bir millet kıldık (hayırhah bir millet kıldık)…” Cenâb-ı Hak buyuruyor.

Demek ki bir mü’min kemâle erecek, ondan sonra Cenâb-ı Hakk’ın şahidi olacak, dînin temsilcisi olacak.

Diğer bir âyette Âl-i İmrân 110. âyette:

“Siz, insanlığın iyiliği için ortaya çıkarılmış ümmetsiniz. (Ümmet, insanlığın hayrı için çıkarılmış bir ümmetsiniz.) İyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız…”

Demek ki bir müslümanın fârik vasfı, kendini îmar edecek, ihyâ edecek, takvâ, müttakî bir kul olacak, sâlih bir kul olacak. Bu şekilde güzel bir numûne olacak. O şekilde bir, İslâm’a davet olacak.

Ömer -radıyallâhu anh- buyurdu ki:

“–Kavlinizle beraber, sükût ederek de davet edin, İslâm’ı temsil edin.” buyurdu.

“–Yâ Halîfe! Biz nasıl susarak temsil edelim?” diye sorulduğu zaman:

“–Ahlâkınızla, edebinizle… Bu şekilde İslâm’ı tebliğ edin.”

Zaten İslâm fütuhâtına baktığımız zaman, İslâm askerleri gittikleri her yerde daima merhamet ve şefkat tevzî ettiler. Kendilerine karşı çıkmayanlara dokunmadılar. Eman dileyenlere karşı hiçbir mukâvemette bulunmadılar.

Kadınlar, hastalar, çocuklar, hayvanlar vs. manastırda olan, ibadette bulunan diğer dinlerdekilere dokunmadılar. Yani gayeleri, hidâyete vesîle olmaktı. Yani toprağı kanla sulamak değildi, toprak almak değildi. İnsanların hidâyete kavuşmasıydı.

Ecdâdımız Osmanlı, fethettiği yerlere, Balkanlara, Anadolu’nun temiz halkını yerleştirdi. O temiz olan o halkın o hâliyle oranın halkı müslüman oldu.

İstanbul’un fethinden on sene sonra Bosna’yı Fâtih aldığı zaman, oraya da yine Anadolu’nun temiz halkını yerleştirdi. Onların o İslâm’ı yaşayışıyla Boşnakların hemen hemen hepsi müslüman oldu.

Velhâsıl demek ki müslüman yaşayacak, hâliyle temsil edecek. Esas cihad budur. Cihad, kan dökmek değildir. İnsanları ihyâ etmektir, hidâyete kavuşturmaktır. Tabi burada şahsiyet, karakter mühim.

Sevban -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Âyetler inmeye başladığı zaman bu infak âyetleri, “Altını ve gümüşü biriktirip de bunları Allah yolunda sarf etmeyenlere acıklı bir azâb ile müjdele!” (et-Tevbe, 34) âyeti indiği zaman, aramızda toplandık. Dedik ki:

“–Yâ Rasûlâllah! Biz, altın, gümüş kazanacağız, Allah yolunda sarf edeceğiz. Tasarruflu bir hayat yaşayacağız. Kendimizi İslâm’a adayacağız. Fakat neyi biriktirelim?” diye sorduklarında Efendimiz buyurdu ki -üç kıymetli şey bildirdi-:

Birincisi: Hayatın hiçbir safhasında Allâh’ı unutmayacağız. Yani daima “zikreden bir dil”imiz olacak. Daima; “Estağfirullah el-azîm, aman yâ Rabbi, şükür yâ Rabbi!..” Dil daima Cenâb-ı Hakk’ı zikredecek. Dünyaya gelişimiz kulluk için. Başka bir şey için gelmedik.

İkincisi: Bütün nîmetlerin Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu olduğunun idrâki içinde olacak kul; “şükreden bir kalp” olacak. Yani neye baksa Allâh’ın kendisine ikramını idrâk edecek.

Cenâb-ı Hak:

“Göklerde ve yerde ne varsa âmâde kıldık, düşünen bir toplum için.” (Bkz. el-Câsiye, 13) buyuruyor.

Verdiğimiz nîmetleri “sayamazsınız” buyuruyor. (Bkz. İbrahim, 34)

Demek ki birincisi; “zikreden bir dil.” İkincisi; “şükreden bir kalp”. Üçüncüsü de çok mühim, bir âile hayatı; “Efendisinin îmânına yardımcı olan sâliha bir zevce.” (Bkz. Tirmizî, Tefsîr, 9/9)

Demek ki böyle bir, kız çocuklarını da bu şekilde yetiştirmek zarûrî ki, çünkü onların, neslin yetiştirilmesinde büyük faydaları olacak.

Yani Cenâb-ı Hak, öyle bir nesil olacak ki “قُرَّةَ اَعْيُنٍ” “göz nûru” olacak. O göz nûru yetişten nesille:

وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ اِمَامًا

(“…Ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!” [el-Furkân, 74])

Bir, takvâda bir rehber olacak, o toplumun bütün fertleri.

Ömer -radıyallâhu anh- bir zâta rastladı, mü’min bir zâta. O devamlı:

“–Allâh’ım! Beni azlardan eyle!” diye duâ ediyordu.

Ömer -radıyallâhu anh- şaşırdı. Bu duâda neyi kastettiğini anlayamadı, “azdan olmak”.

“–Sen niçin böyle duâ ediyorsun?” diye sordu. O mü’min de şu cevabı verdi:

“–Allah Teâlâ, kullarımdan şükredenler pek azdır. (Sebe Sûresi) buyuruyor. Ben de o mesut azlıktan olmak için, o şekilde talep ediyorum.”

Bu düşünce karşısında Ömer -radıyallâhu anh- hayran oldu.

“–Yazık bana dedi, herkes Ömer’den daha akıllı ve bilgiliymiş.” dedi. (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VII, 81)

Velhâsıl, “…Şükreden kullarım azdır.” (Sebe, 13) buyuruyor Cenâb-ı Hak. Demek ki o şükreden kulların içine girebilmek, her hâle şükredebilmek.

Velhâsıl Nûh -aleyhisselâm-;

“Ben yalnız Allah’tan korkarım.” dedi. İkinci olarak da;

“Ben sizden bir ücret istemiyorum.” Makam, mevki vs… Allah için ben tebliğ ediyorum. “Benim ecrim ancak Allâh’a aittir.” diyor. (Bkz. eş-Şuarâ, 109) Hep peygamberlere baktığımız zaman, hepsinin müşterek ifadesi; “Bizim ecrimiz Allâh’a aittir.”

Yine Yâsîn Sûresi’nin 2. sayfasında; oraya, -putperest o zaman halk- iki temsilci, ondan sonra bir tebliğci, üç tane tebliğci geliyor. Onu putperest halkı kovuyorlar, hakaret ediyorlar. O sırada şehrin kenarından, uzaktan, bir kişi koşarak geliyor:

“–Ey halkım diyor, siz diyor, bu insanları niye kovuyorsunuz?” diyor. Onlara iki şey soruyor:

“–Bunlar diyor, hidâyet sahibi insanlar mı, bunlarda bir yanlışlık, bir hatâ, hâllerinde bir eksiklik görüyor musunuz diyor. Bunlar hidâyet üzere insanlar mı, değil mi?” diyor.

“–İkincisi diyor, bunlar sizden bir ecir istiyor mu? Bir makam, mevki, para-pul istiyor mu? Bu gelen üç kişiye ben tâbîyim.” diyor.

Taşlanmaya kadar götürüyorlar…

Demek ki bir müslümanın iki tane vasfı olacak. Bir; kendisini ihyâ edecek, tezkiye edecek, kendisinin cemâlî sıfatların mazharı olacak kalbi. İkincisi de; yaptığı her iş “hasbeten lillâh” olacak; “Allah rızâsı için” olacak.

İşte sabır, güzel ahlâkın merkezidir. Îmânın yarısı, ferah ve saâdetin anahtarıdır. Cennet nîmetlerine kavuşturan bir fazilettir sabır.

Başta ülü’l-azm peygamberlerde, diğer peygamberlerde, evliyâullahta, bunlar, sabrı bir meleke hâline getirmişlerdir.

Kur’ân-ı Kerîm’de 70 küsur yerde sabırdan bahsediliyor. Sabır üzerine çok âyet var:

“Sabret, senin sabrın da ancak Allah’ın (yardımı) iledir. (Îman etmiyorlar diye) üzülme. Hilelerinden dolayı sıkıntıya düşme.” (en-Nahl, 127)

Demek ki burada kul sabır ehli olacak. Allah da onun sabrına yardım edecek. Yapılan, müşriklerden, münafıklardan gelen birtakım taarruzlara karşı da mukâvim olacak.

Yine Cenâb-ı Hak Tûr Sûresi’nde:

“Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü Sen, Biz’im nezâretimiz altındasın. (Yani Biz’im himâyemiz altındasın.) Kalktığın sırada Rabbine hamd ile tesbîh et.” (et-Tûr, 48)

Kehf Sûresi’nde:

“Sabah-akşam Rabbine ibadet ve niyazda bulunan ve O’nun cemâlini (rızâsını) isteyen mü’minlerle beraber sen de sabret…” (el-Kehf, 28)

Mekteb-i âlem içindeyiz. Meşakkatler var. Hayat düz bir çizgi hâlinde değil, med-cezirler var. Demek ki bu med-cezirler karşısında Cenâb-ı Hak mükâfat kazanmamız, kaybetmememiz için daima sabrı tavsiye ediyor.

Yine “…Yalnız sabredenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir.” (ez-Zümer, 10) buyuruyor.

Tabi en büyük sabır, zor sabır, peygamberlerde geliyor:

Eyyûb -aleyhisselâm- başına gelen her türlü iptilâ, musibetlere sabretti ve ilâhî iltifata mazhar oldu. Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“…Biz onu her hususta sabırlı bulduk. O «نِعْمَ الْعَبْدُ» o ne güzel bir kuldu (buyuruyor). Daima Allah’a yönelirdi.” (Sâd, 44) buyuruyor.

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- İsrâiloğulları’na:

“…Allah’tan yardım isteyin ve sabredin…” (el-A‘râf, 128) tavsiyesinde bulunmuştur.

Lokman -aleyhisselâm- oğluna:

“Yavrucuğum! Namaz kıl! (Namaz çok mühim.) İyiliği emret, kötülükten vazgeç. Başına gelenlere de sabret. (Demek ki muhakkak mü’minin başına bir şeyler gelecek. Çünkü bir imtihan dünyası içindeyiz.) İşte bunlar azmedilmeye değer işlerdir.” (Lokmân, 17)

Târık bin Abdullah el-Muhâribî, ashâb-ı kiramdan, bir müşâhedesini anlatıyor:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i Zülmecaz Panayırı’nda gördüm buyuruyor. O panayırda Efendimiz:

“–Lâ ilâhe illâllah deyin ve kurtulun.” buyuruyordu. Yüksek sesle hitap ediyordu. Bir adam da elinde taşla Efendimiz’i takip ediyordu. O da bağırıyordu, taşla peşine düşen kişi:

“–Ey insanlar! Sakın O’na inanmayın, itaat etmeyin, o çünkü yalancıdır!” diyerek bağırıyordu.

Attığı taşlarla Rasûlullah Efendimiz’in ayak bileklerini kanatmıştı. Oradakilere;

“–Kimdir bu zât, diye sordum, bu taşlanan kimse kimdir?” diye sordum.

“–Bu, Abdülmuttalib oğullarından bir gençtir.” dediler.

“–O’nun ardına düşen, taş atan kimdir?” diye sordum.

“–O da amcası Ebû Leheb’dir.” dediler. (Dârekutnî, Sünen, Beyrut 1986, III, 44-45)

Velhâsıl sabrın dünyevî tarafı acı, fakat uhrevî tarafı çok tatlı. Sabrın acısını sineye çekenler, ebediyet devleti olan Cennet’e ve Allah rızâsına kavuşurlar.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, en çok çile çemberinden geçen peygamber benim, buyuruyor. (Bkz. Tirmizî, Kıyamet, 34/2472)

Musîbetlere karşı sabır, kullukta sabır, günah işlememekte sabır.

Velhâsıl her çâresizin çâresi Cenâb-ı Hak’tır. Sığınak, barınak yalnız Cenâb-ı Hak’tır.

Şikâyetler, -tabi Allah mukâvetimizi artırsın- feryâd u figanlar, sızlanmalar, kayıptan başka bir şey değildir.

Mevlânâ’nın burada güzel bir ifadesi var:

“Bak diyor, sen diyor, bir mekteb-i âlem içindesin diyor. Senin gönlün bir misafirhanedir diyor. Gamlar da diyor, sürurlar da diyor, senin gönlüne gelen misafirlerdir diyor. Herkes bilir ki diyor, misafir olduğu yerde fazla kalmaz diyor. Muayyen müddet doldurulduğu zaman, devam eder diyor. Sen de diyor, geçen diyor, gamlara diyor, ve sevinçlere aldanma diyor. Onlar birer misafirdir. Onlar gelir geçer.” diyor, tesellî ediyor.

Sabır, o zaman; zorla değil, gönül hoşluğuyla Rabbine teslîmiyetidir. Yani şikâyetsiz.

Gücü veren Cenâb-ı Hak. Sabredip sana bir zararda bulunandan intikam almamak da büyük bir fazilettir.

İşte Mekke Fethi’nde, Efendimiz, senelerce yapılan, yirmi küsur senede yapılan zulme karşı bir kısas yapmadı, “af” buyurdu. Sabretti. Büyük acılar geçti. Onun neticesinde Mekke halkı hemen hemen müslüman oldu.

Bir de sabrın birinci şartı; musibetle karşılaştığı ilk andadır. İlk anda feryat-figān etmemektir.

Enes bin Mâlik naklediyor:

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, çocuğunun mezarı başında ağlayan bir kadın gördü. Kadına, yanından geçerken, tebliğ olarak:

“Allah’tan ittikā et ve sabret.” dedi.

Kadın:

“–Çekil başımdan!” dedi. “Benim başıma gelen felâket, Sen’in başına gelmemiştir.” dedi.

Kadın, Rasûlullah Efendimiz’i tanımadı. Kendisine sonra, O’nun Allah Rasûlü olduğunu söylediler. Kadın bunu duyar duymaz utandı çok. Efendimiz’in kapısına koştu, huzûruna çıktı, özür diledi:

“–Yâ Rasûlâllah! Siz’i tanıyamadım.” dedi.

Allah Rasûlü ona tekrar:

“Hakîkî sabır, felâketin ilk ânında gösterilen sabırdır.” (Bkz. Buhârî, Cenâiz, 32)

Meselâ bir insan en yakını vefat ettiği zaman, hakîkaten o zaman çok zorlanır. Fakat zaman içinde yavaş yavaş azalmaya başlar. Onun için en mühim sabır, insanın musibetle karşılaştığı andır.

Varlıkta sabır var, yoklukta sabır var. Varlıkta sabır, zenginlikte sabır. Gücün-kuvvetin varken sabır. Bu, öyle bir anda gurur-kibre sürüklenmemek. Tevâzuyu yaşayabilmek.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın bir hâlini Zeyd bin Sâbit naklediyor:

Hazret-i Ömer diyor, yamalı bir elbise giyindi diyor. Baktım diyor, halkın arasında gidiyordu diyor. Sırtında da bir çuval vardı diyor. Çuval, bir de su bakracı vardı diyor. Öyle bir gördüm diyor, öyle bir hızlı gidişini, telâş içinde:

“–Ömer dedim, hayrola dedim. Yâ Halîfe, ne bu hâlin?” dedim.

“–Sus dedi, sonra sana anlatırım, sen beni takip et.” dedi.

Gitti, kırba içindeki suyu garip bir kadının küpüne boşalttı, dedi.

“–Gel.” dedi diyor. Huzûruna çıktım diyor.

“–Bak dedi, bana dedi, Fars ve Bizans elçileri geldi. Beni çok çok methettiler. Sen şöyle faziletlisin, böyle faziletlisin dediler. Benim de koltuklarım kabardı. Neredeyse bana bir gurur geliyordu. Onun için, bunu yenmek için, böyle bir nefsimle mücâdelede bulundum.” (Bkz. Muhibbu’t-Taberî, er-Riyâdu’n-Nadra, II, 380)

Demek ki kibre sürüklenmemek varlıkta. Burada meselâ Kārun, varlığı hazmedemedi, kibre sürüklendi, helâk oldu gitti.

Sâlebe diye bir zâtı rivâyet ederler, o, tefsirlerde var ama, bu tabi, on beş tane Sâlebe var, hangisi olduğu meçhuldür. Tefsirlerde olduğu için söylüyorum; bu da aynı şekilde, Kārun’un durumu gibiydi. Veyahut da başka bir kişi sahâbî idi, ona da Sâlebe diyorlardı, onu da bilemiyoruz.

Yine varlıkta sabır: İntikam almamak, güçlüyken intikam almamak. İşte bunu da Efendimiz’in Mekke Fethi’nde görüyoruz.

Yine varlıkta sabır: Şehvet, varlıkta önünü açar insanın. Şeytan, yol gösterir. Burada nefsin menfî arzularına karşı, yani “heyte lek : gelsene bana, alsana beni, benim olsana, heyte lek” karşısında sabır. Yani Yusuf -aleyhisselâm-’ın Züleyha’ya karşı olan sabrı.

Pintilik ve israf yapmamak. Kul bakacak, hiçbir mahlûkat, rızkın derdinde yok. Kul ibret alacak, varlıkta ne kadar varlığı olursa olsun, hiçbir mahlûkat yarın için bir şey toplamıyor. Onun için pinti olmayacak, cömert olacak. “Allah bana bunu niye verdi, bu imkânları? Demek ki bütün mahlûkat, bütün insan, mahlûkat, bana zimmetli.” Bunun idrâki içinde olacak.

“قُلِ الْعَفْوَ” buyuruyor. Çalışacak, gayret edecek, Allah için kazanacak, “fazlasını verecek”. (Bkz. el-Bakara, 219)

En mühim, varlık, makam, mevki vs. kendinden aşağıdakileri hor görmeye götürür, hor görür. Ben üstünüm, sevdasına kapılır. Hattâ fakirleri hor görür.

وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ

(“İnsanları arkadan çekiştirip kaş-göz işaretiyle eğlenmeyi âdet hâline getirenlerin vay hâline!” [el-Hümeze, 1]) buyruluyor.

Cenâb-ı Hak:

“Yazıklar olsun hepsine, kaş-gözle işaret eder.” Bu da bir felâket -Allah korusun-. Esasında imkânlı, imkânsıza daha çok muhtaçtır. Yani zâhiren, imkânsız muhtaç gibi, ama değil. Esasında, imkânlı/varlıklı varlıksıza muhtaçtır. Çünkü kıyamet günü onun duâsına muhtaçtır. Allâh’ın rızâsına muhtaçtır.

Gazâlî, eserinde bir hadis naklediyor:

“Sen diyor, cömerde diyor, ta‘n etme diyor. Eğer diyor, cömerdin diyor, ayağı sürçerse (diyor, tabi mecâzî olarak), Allah onu elinden tutup kaldırır.” buyuruyor. (Heysemî, VI, 282)

Onun için bir müslüman, cömert olacak. Bu cömertlik sırf parada değil, her şeyde cömertlik. Hocaysan, mümkün mertebe talebeyi okutmaya çalışacaksın. Vücudun gücü varsa gücünü Allah yolunda kullanacaksın. Hem malın var, hem gücün var, her şeyin var; her şeyini Allah yolunda seferber edeceksin.

Bir de âyette var, bu da çok mühim:

“Yaptığın iyiliği yüze vurmamak. Yaptığın, verdiğin sadakayı imhâ etmemek.” (Bkz. el-Bakara, 264)

Bu da çok mühim. Yani bir benlik olmayacak, enâniyet olmayacak.

Ebu’l-Leys Semerkandî Hazretleri;

“Veren diyor, alana muhtaçtır diyor. Çünkü onun diyor karşılığını, kıyamet şeyinde görecek.” buyuruyor.

Hazret-i İbrahim -aleyhisselâm- yine varlıktaki sabra ne güzel bir misal:

İbrahim -aleyhisselâm- dünyevî hiçbir şeye temâyül etmedi. Hepsini Allah’tan bir emânet olarak telâkkî etti. Nefsin arzu ettiği şeylerden uzaklaşarak Halîl oldu / Allah dostu oldu.

Süleyman -aleyhisselâm- Cenâb-ı Hakk’ın bahşettiği dünya saltanatına meyil göstermedi. Bu saltanatı kalbinin dışında taşıdı. Kalbini kasa yapmadı. Sık sık fakirlerin yanına gider, onlarla oturmaktan büyük haz alırdı. “Ben miskinim, fakirim derdi, fakirlerle beraber olmak bana düşer.” buyururdu.

Varlıkta sabır: Bunda da Abdurrahman bin Avf’ı görüyoruz. Aşere-i mübeşşeredendi. Sahâbenin en zenginlerindendi. Oğlu iftara çağırdı. İftarda birkaç türlü vardı önünde. Ağlayarak kalktı. Oğlu:

“–Baba dedi, bir hatâ mı işledim dedi, seni üzdüm mü?” dedi.

“–Yok oğlum dedi. Mus’ab dedi, o şehid olduğu zaman dedi, örtecek bir kefen bulamadık dedi. Başını örtsek ayağı açılıyordu. Rasûlullah Efendimiz’e sorduk. Başını örtün, ayak tarafına kokulu otlar koyun dedi. Biz Mus’ab’ı öyle gömdük dedi. Hâlbuki o dedi, Mekke’nin en zenginiydi dedi. Bütün herkes ona hayrandı dedi. O ise dedi, hepsini bir tarafa itti, Allah Rasûlü’nün yanına geldi.” dedi. (Bkz. Buhârî, Cenâiz, 27)

En fakirlerden Ebû Zer’i görüyoruz. O da ashâbın en fakirlerindendi. Buna mukâbil infaktan da geri kalmazdı. Hayatı şükür içinde geçiyordu. Efendimiz:

“–Ebû Zer dedi, çorbana su koy dedi, (tane koyacak hâli yoktu) etrafı gözet dedi ve infak et.” buyurdu. (Müslim, Birr, 142)

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Ey îmân edenler! Sabredin, sabır yarışında düşmanlarınızı geçin…” (Âl-i İmrân, 200) buyuruyor.

Cenâb-ı Hak sabrı tavsiye ediyor:

وَالْعَصْرِ / Zamana yemin olsun.” (el-Asr, 1) buyuruyor.

اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍ

İnsan zarardadır (kayıptadır, ziyandadır).” (el-Asr, 2)

Dünyevî bakımdan Süleyman -aleyhisselâm- kadar zengin olsan, mânevî dünyadan uzak olmuş olsan, zarardasın, ziyandasın.

Yusuf -aleyhisselâm- kadar cemâl sahibi olsan, mânen uzaktaysan, mânen uzaktaysan, zarardasın, ziyandasın, hüsrandasın.

Ne şekilde insan hüsrandan kurtulacak?

اِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ

(“Bundan ancak îman edip sâlih ameller işleyenler müstesnadır…” [el-Asr, 3])

Amelleri amel-i sâlih olacak. “عَمَلًا صَالِحًا”. Ondan sonra;

وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ

(“…Birbirlerine hakkı tavsiye edenler…” [el-Asr, 3])

En mühim, Cenâb-ı Hakk’ın üzerindeki hakkını düşünecek. Biz hiçken, bir hiçten meydana geldik. Her şey Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu. Demek ki en büyük hak, Cenâb-ı Hakk’ın hakkı. Nedir Cenâb-ı Hakk’ın hakkı? Hayatımızın bütün muhtevâsında İslâm’ı yaşayabilmek.

Rasûlullah Efendimiz’in hakkı:

Daima ümmetinin derdindeydi. Cenâb-ı Hak bizi en yüksek, en büyük peygambere ümmet kıldı. Allah Rasûlü’ne itaat, Allâh’a itaat olmuş oluyor. (Bkz. en-Nisâ, 80)

Demek ki bir mü’min daima; “Benim yanımda Allah Rasûlü olsaydı, benim bu hâlime tebessüm eder miydi?” bunun idrak ve şuuru içinde olacak.

Ondan sonra, mü’min kardeşliğinin hakkı:

Allah sana bir imkân verdi, diğer mü’min kardeşinde o imkân yok. O sana zimmetli. Sen onun boşluğunu telâfî edeceksin.

Yine:

وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ

(“…Birbirlerine hakkı tavsiye edenler…” [el-Asr, 3])

Bütün mahlûkat insan için yaratıldı. Diğer galaksilerde, buradaki, dünyadaki hayvanlar yok. Bütün hayvanlar, el-Musavvir, el-Bârî sıfatının ayrı ayrı tecellîleri. Hepsini Cenâb-ı Hak senin için yarattı. Yılanı bile senin için yarattı. Sana âireti hatırlatıyor. Eli yok, kolu yok; düz duvara tırmanıyor. Zehri var, zehirliyor. Onun zehrinden îcâbında ilâçlar da yapılıyor. Derisi de kullanılıyor.

Velhâsıl bütün mahlûkâta, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı, bütün mahlûkâta şefkat…

وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ

(“…Birbirlerine hakkı tavsiye edenler…” [el-Asr, 3])

Bir de eşyâ. İsraf etmeyeceksin, israf çılgınlığına düşmeyeceksin. Malın da bir emanet olduğu telâkkîsi içinde olacaksın. Fazlasını infak edeceksin.

وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ

(“…Birbirlerine hakkı tavsiye edenler…” [el-Asr, 3])

Hayatın bütün meşakkatleri karşısında da med-cezirleri karşısında da yani iptilâları karşısında sabır ehli olabilmek.

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

(“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.” [el-İnşirah, 5-6])

Her zorluk karşısında Cenâb-ı Hak bir kolaylık ihsan ediyor. İşte hayat da dünya da bir zorluk içinde. İptilâlar içinde. Bu da bir imtihan. İnşâallah bu terfi-i derecât olacak yahut da günahların, seyyielerin hesenâta tebdîline vesîle olacak.

İşte Nuh -aleyhisselâm- 950 sene tahammül gösterdi. Yani bir sene, iki sene değil. Daima bu zorluklar karşısında Nuh -aleyhisselâm- düşünülecek. 950 sene sabır gösterdi. Fakat 950 seneden sonra güç bitti:

اَنِّى مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ dedi.

“Yâ Rabbi dedi, artık ben mağlup oldum dedi. Gücüm-kuvvetim kalmadı dedi. «فَانْتَصِرْ» dedi. Yardım et yâ Rabbi!” (Bkz. el-Kamer, 10) Al intikâmını, dedi.

Rasûlullah Efendimiz, bütün peygamberlerin daha ötesinde. Efendimiz:

اَنِّى مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ demedi.

Fakat Nuh -aleyhisselâm- da 950 sene sonra. Bir kendimizi kıyaslayacağız. Dayak, vs. hakaret, hepsine katlandı. Nihâyet sabrı tükendi.

Velhâsıl Efendimiz’in de hayatında böyle bir hâdiseye şahit olmuyoruz. Hayat boyunca Efendimiz cefalara katlandı. Çile çemberinden geçti. Meselâ, birkaç misal verirsek:

Yedi ciğerparesinden, yedi evlâdının altısını sağlığında kaybetti. Burada örnek. İlk müslümanların o çektiği ıztırap, cefalarla, yüreği dilhûn oldu. Yani nasıl bir babanın önünde evlât dövülür, öldürülür; Efendimiz’in ümmete olan muhabbeti, bir babanın-annenin evlâdına muhabbetinden daha fazlaydı. Hep bunlar Efendimiz’in önünde icrâ edildi.

Uhud’da sevgili amcası Hazret-i Hamza’yı, Mus’ab’ı kaybetti. Maûne, Recî Vakası’nda en kıymetli Kur’ân talebeleri, Ashâb-ı Suffe talebeleri şehid edildi. Açlıkta taş bağladı. Bir, ümmetten birisi açken yemezdi. Onların doymasıyla kendisi doyardı.

Âişe Vâlidemiz buyuruyordu:

Ganimetler gelirdi. Ev dolardı diyor. O diyor, açlar varken diyor, dağıtmadan diyor, huzur bulamazdı diyor. Onları dağıtmakla doyardı buyuruyor.

Tâifʼte taşlandı. Dağlar meleği geldi:

“‒Yâ Rasûlâllah, emret dedi. Emret dedi, şu iki dağı birbirine çarpayım, helâk olsunlar.” dedi.

İstemedi. Döndü, duâ etti. “Buranın halkından -inşâallah- müʼmin kullar gelir.” diye. Şöyle buyurdu:

“‒Hayır! Ben, Cenâb-ı Hakkʼın, onların neslinden sadece Allâhʼa ibadet eden, Oʼna hiçbir şirk koşmayan kimseler gelmesini diliyorum.” dedi meleklere. (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 7; Müslim, Cihâd, 111)

Kendisi de Cenâb-ı Hakkʼa bir acziyetle, daima bir sabır ve şükür hâlinde olduğunu ifade etti. Kanlandı, ayaklarından kanlar akıyordu taşlanırken:

“Allâhʼım dedi, kuvvetimin zaafa uğradığını, çâresizliğimi, halk tarafından hor ve hakir görülmemi, yâ Rabbi Sana arz ediyorum.

Sen, ey merhametlilerin en merhametlisi! Bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnet ve belâlara ben aldırmam.

İlâhî, Sen kavmime hidâyet ver, onlar bilmiyorlar.” (Nasıl bir merhamet!..)

“İlâhî, Sen râzı oluncaya kadar, işte affımı diliyorum.” (İbn-i Hişâm, II, 29-30; Heysemî, VI, 35)

Yine hemen, o zaman fuar vardı, Kâbeʼye, Mekkeʼye indi. Oraya gelen kâfilelere;

“‒Aman beni alın memleketinize. Burada terör var. Beni memleketinize götürün. Ben size bilmediğiniz şeyleri anlatacağım.” diyordu. Bir çırpınma hâlinde Efendimiz. İnsanların selâmetine… İşte Mekke Fethiʼnde de kendine, müslümanlara senelerce zulmedenlerin hepsini affetti îmân için.

Nuh -aleyhisselâm-ʼın ömrü uzun, bin sene. Fakat mühim olan, ömrün uzun ve kısa olması değil, ömrün Allah yolunda geçmesi. Yani insan bin sene yaşasa, ne faydası var?! Yine ölüme mahkum! Yine fânî…

Onun için insan şunu unutmayacak:

اِلَّا عَشِيَّةً اَوْ ضُحٰیهَا

(“…Sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar.” [en-Nâziât, 46])

Âhiretten bakıldığı zaman dünya hayatı, bir akşamın loş vakti, bir de sabahın o kuşluk vakti gibi.

Tabi, burası da bir ibret, bu;

اَنِّى مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ

(“…(Yâ Rabbi!) Mağlûp oldum; artık bana yardım et!” [el-Kamer, 10])

Cenâb-ı Hakkʼa ilticâ ettikten sonra gemi yapması. Cenâb-ı Hak emretti. Oğlundan Sâm, Hâm, Yâfes îmân etti. Diğer oğlu Kenan ise îmân etmedi. İkinci karısı da îmân etmedi.

Yani bir de bu peygamberin sabır imtihanını gösteriyor. Burada elden gelen bütün gayretler gösterilecek. Hattâ burada Nuh -aleyhisselâm-ʼın bir çırpınışını bize Cenâb-ı Hak gösteriyor. Cennetʼte bir durumu bildiriyor:

“Şöyle derler (diyor o Cennettekiler, 26. âyet Tûr Sûresi): «Doğrusu biz, geçmişte çoluk çocuğumuzun arasında (aile yuvasında), en mutlu olduğumuz anlarda bile Rabbimizʼin azâbından çok korkardık.”

Yani îtinâ ederdik. Kulluğumuza îtinâ ederdik. Muâmelâtımıza îtinâ ederdik. Evlâtlarımızı Allah yolunda yetiştirmeye îtinâ ederdik.

Tabi bu, çok mühim.

  1. âyette:

“Fakat şükürler olsun ki Allah bize lûtfetti de, alevleri iliklere işleyen o korkunç azaptan bizi korudu!”

Demek ki bir müʼmin dünyada endişe içinde olacak:

“Yaptığım ibadetler kabul mü? Muâmelâtım, muâşeretim nasıl? Allah râzı mı? Evlâtlarımı ben nasıl yetiştireyim Allah yolunda? Ona ben hangi tahsili veriyorum?..”

Maalesef bugün görüyoruz, üniversite imtihanlarında, nasıl anne-babalar okul kapılarında saatlerce bekliyor?..

Hâlbuki bu bir dünyevî… Evet lâzım bu. Fakat bu, dünyevî menfaattir. Bir meslek sahibi olmak için. Fakat esas olan, ebedî hayattır.

Biz dünyaya, biz âhiret için geldik. Dünya için gelmedik. Dünyayı Cenâb-ı Hak bir mektep olarak halketti. İnsin ve cinnin bir mektebi. Esas hayat, âhiret hayatı.

Demek ki bir anne-baba olarak ne kadar bir gayret edeceğiz ki, burada; “Çoluk çocuğumuzun arasında en mutlu anlarda bile Cenâb-ı Hakʼtan korkardık.” buyuruyor.

Fakat Cennetʼte kavuştukları zaman, bu mukâvemetten sonra Fakat şükürler olsun; “Allah bize lûtfetti de (yine Cenâb-ı Hakkʼın lûtfu) alevleri iliklere işleyen o korkunç azaptan bizi korudu. Çünkü biz daha önce yalnız Oʼna kulluk ederdik, yalnız Allâhʼa yalvarırdık. Gerçekten O, evet O, lûtfu, ihsânı bol olandır, sonsuz merhamet sahibidir.” (et-Tûr, 27-28)

Tefsirlerde şöyle bir ifade var, bu âyetlerle ilgili:

“Biz dünyada iken, ehl ü iyâlimiz içinde yaşayıp giderken bile korku ve ürperti hâlinde bir hayat sürüyorduk. (Beyneʼl-havfi veʼr-recâ.) Allâh’a karşı gelmekten veya burada karşılaşacağımız azap için korkardık. Âkıbetimiz ne olacak? Onu düşünürdük. Hasenâtımız yüzümüze çarpılacak mı? (Bir riyâ var mı? Bir yanlışlık var mı?) Hatalarımız sebebiyle acı bir sonla mı karşılaşacağız? Son nefesimiz nasıl olacak? Îmanla gidebilecek miyiz son nefesimizde? Hep bu endişelerle, yüreğimiz daima bir ürperti hâlinde olurdu. Cenâb-ı Hakkʼa yalvarıyorduk, kulluğumuzu, aczimizi O’na arz ediyorduk.”

Diğer bir tefsirde de:

“Neslimiz hakkında bir korkumuz vardı, çoluk çocuğumuz hakkında. Yani yarın biz öbür tarafta, biz bir tarafa, evlâtlarımız başka tarafa mı gidecek, Cehennem yolcusu mu olacak? Onlar bizden sonra ne olacak? Haydi biz öldük geçtik… Bugün beraberiz onunla. Biz öldük geçtik; sonra onlar ne olacak biz öldükten sonra? Îman ve İslâm üzere bir hayat yaşayacaklar mı? Âhirette bir ayrılığa düşecek miyiz? Bir kavuşma olacak. Zira Cenâb-ı Hak:

سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ

(“Onlara merhametli Rabbin söylediği selâm vardır.” [Yâsîn, 58])

O Cennetʼe gireceklere, büyük bir selâmla karşılaşacak, büyük bir merâsimle. En büyük acı, hüsran orada olacak, en yakınlarının başka tarafa gitmesi.

وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ

(“Ayrılın bir tarafa bugün, ey günahkârlar!” [Yâsîn, 59])

“Siz mücrimler, siz Cehennem yolcuları, siz bu tarafa!” diyecekler onlara. En büyük ayrılık, dünyada ölümle olmayacak, oradaki ayrılık olacak. Cenâb-ı Hak oradaki endişeyi bildiriyor. Onun için bu dünyadayken hem kendimize hem evlâtlarımıza titizlik istiyor.

Yine diyorlar ki:

“Biz bu sebeple üzerine âdeta titrerdik diyorlar. Fakat elhamdü lillâh diyorlar, Allah diyorlar, bizi yine burada Cennetʼte birleştirdi. Bu hüznümüz, dünyadaki acabalar, keşkeler, sürura bugün çevrildi. Bizim duâlarımız hep böyle, yani neslimizin selâmeti için, neslimizle beraber âhirette de beraber olmak içindi.”

Demek ki bir nesil endişesi. Bir müʼmin, bir anne-baba daima bir nesil endişesinde yaşayacak. Dünyada nasıl bir îtinâ gösteriyor? Âhireti için de onun çok çok daha ötesini gösterecek.

Yine Cenâb-ı Hak:

“Ey îmân edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (et-Tahrîm, 6) buyuruyor.

Onun için, sâlihlerle, sâdıklarla beraber olmak…

Bu, Sâdî-i Şîrâzî diyor:

“Ashâb-ı Kehfʼin köpeği Kıtmîr, sâdıklarla beraber olduğu için, sadâkat gösterdiği için büyük bir şeref kazandı, Kurʼânî bir ifade kazandı. Lûtʼun karısı, o da fâsıklarla beraber olduğu için Cehennemlik oldu.”

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri Mektubâtʼında bir hâdiseyi şey yapıyor:

“Ahbaplarından biri ölüm hâlinde, yanına gidiyor, bir faydası olması için, teveccüh ediyor; kalbi karanlıklar içinde… Dua ediyor, telkin ediyor. En nihâyet ölüyor, vefât ediyor. Anladım ki bu diyor, hep diyor, fâsıklarla beraber olduğu için bu âkıbete dûçâr oldu.”

Cenâb-ı Hak bize her rekâtta:

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّاۤلِّينَ

(“…Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil!” (el-Fâtiha, 7]) diyoruz.

Dalâlette olanlardan uzakta olmak. “Peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, sâlihlerle beraber olmak. Onlar ne güzel arkadaşlardır.” buyruluyor. (Bkz. en-Nisâ, 69)

Bu, kasvet yahut da rûhâniyet, maddeye bile inʼikâs ediyor. Meselâ bir Kâbeʼde kılınan bir, Ravzaʼda kılınan bir namaz, diğer mekânlarda kılınan namazdan çok daha farklı.

Bunun zıddına Efendimiz o Tebük Seferiʼnde, o Semud Kavmiʼnin evlerine giren sahâbî… Sıcaktı, harâret çoktu, orada su vardı.

“–Almayın suyu, dökün dedi, aldığınızı.” dedi.

“–Hamur yaptık.”

“–Develere verin buyurdu. Bu kuyulardan da su içmeyin.” buyurdu. Ancak o Sâlih -aleyhisselâm-ʼın içtiği, suyunu içtiği, devenin içtiği, oradan sahâbî su aldı. (Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 17)

Yine hacda Efendimiz o Muhassır denen vâdiden hızlı olarak geçti.

“‒Yâ Rasûlâllah! Ne hâl oldu?” deyince:

“‒Burada Cenâb-ı Hak Ebrehe ordusunu kahretti buyurdu. Oradan bir inʼikâs gelmesin.” buyurdu. (Nevevî, Şerhu Müslim, XVIII, 111; İbn-i Kayyım, II, 255-256)

Yine bu eşyaya inʼikâs bakımından, bu da çok hassâsiyet, çok çok ibretli:

Bayezid-i Bistâmî Hazretleri bir gün içinde bir perişanlık ve bir huzursuzluk hisseder. Bir türlü kendisini o hâlden kurtaramaz.

“‒Mescide hele bakın der, içimizde bir yabancı var mı?” der.

“‒Birbirlerine bakarlar, içimizde bir yabancı yok üstad.” derler.

“‒Bastonlarınıza bakın.” derler. Biri, bir yabancının bastonuyla gelmiş.

“‒Onu dışarı çıkartın.” der.

Demek ki kalp zirveleştikçe bir hassâsiyet…

Yine bu, sohbetlerde Sâmi Efendi Hazretleri bahsederdi, hattâ ben birkaç sefer kendim dinledim bunu, o mecliste bulundum.

Askerdim İstanbulʼda buyurdu. Âdil Efendi vardı. Beylerbeyiʼnde otururdu. Sâlih bir zâttı, hattâ kerâmeti olan bir zât olduğunu söylerlerdi. Ona -fırsat oldukça- ziyaretine giderdim buyuruyor Sâmi Efendi Hazretleri.

Bir gün dedi ki bana:

“‒Oğlum Sâmi, sakın kalbi kasvet olan kimselerle beraber olma. Ben dedi, Ayasofyaʼda dedi, (o zaman câmiydi, yine câmiye döner -inşâallah-) orada dedi, bir mevlid okundu dedi, Kur’ân-ı Kerîm okundu dedi. Hiç dünya kelâmı yoktu dedi. Fakat dedi, eve geldim dedi, kalbim katılaştı dedi. Letâifler çalışmadı dedi. Üç günde onu zorla… Baktım ki diyor, orada diyor, Ayasofyaʼda diyor, kasvet-i kalp birisiyle kalbim karşı karşıya gelmiş. Oradan inʼikâs…

Onun için, aman oğlum Sâmi demiş, sâlihlerle, sâdıklarla beraber ol. Kasvet-i kalp sahibi olan kimselerden uzakta ol.”

Tabi bu, Yâkub -aleyhisselâm-ʼın şeyi çok mühim, inʼikâs bakımından. Gömleği çıktığı zaman Mısırʼdan;

“Ben dedi, bana dedi, eğer yanlış düşünüyor, yanlış görüyor demezseniz, ben Yusufʼun kokusunu duyuyorum.” dedi. O gömleğin, tâ Mısırʼdan, belki 500 km. uzaktan, onun kokusunu duyuyorum, dedi.

Demek ki bu kalbî beraberlik nasıl bir yakınlık meydana getiriyor…

Mevlânâʼnın da güzel bir ifadesi var burada, diyor ki:

“Yâkubʼda diyor, Yusufʼun bir câzibesi vardı diyor. Bundan dolayı, Yusufʼun diyor gömleğinin kokusu ona çok uzak bir yerden dahî ulaştı diyor. Gömleği taşıyan kardeşi ise Yahuda, o kokuyu, o râyihayı duymaktan mahrumdu diyor. Çünkü diyor, Yusufʼun gömleği, kardeşinin elinde bir emânet idi diyor. Kardeşi, gömleği götürüp Hazret-i Yâkubʼa teslim ile mükellefti. Yani gömlek, o gömlek, kardeşinin elinde, tüccarın elinde bulunan mûtenâ bir câriye gibiydi. Köle, tüccarın nefsi için değildi o.”

Velhâsıl, yani mânevî hâller, eşyaya bile sirâyet ediyorsa, eşyadan daha hassas olan insan kalbine nasıl bir tesir icrâ eder, düşünmek lâzım.

Bu, Nûhʼa îman etmeyen kavim câhilâne bir cesaretle azâb-ı ilâhîyi isteyerek azgınlaştı.

“‒Ey Nuh dediler, bizle mücadele ettin dediler. Bize karşı mücadelede çok çok öteye gittin dediler. Eğer sen doğrulardansan, kendisiyle tehdit ettiğin (azâbı) bize getir dediler.” (Hûd, 32) Gelsin o azap dediler.

(Nuh -aleyhisselâm- onlara) dedi ki: «‒Onu size ancak dilerse Allah getirir. Siz (Allâhʼı) âciz bırakmak mı istiyorsunuz? Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa ben size öğüt vermek istesem de size fayda vermez. (Çünkü) O, Rabbimizʼdir. (Nihayet) Oʼna döndürüleceksiniz.»” (Hûd, 33-34) buyurdu.

Cenâb-ı Hakʼtan bir teselli:

“Kavminden (şu âna kadar) îman etmiş olanlardan başkası aslâ inanmayacak. Öyleyse onların işlemekte oldukları (günahlardan) dolayı sen üzülme!” (Hûd, 36) diye Cenâb-ı Hak Nuh -aleyhisselâm-ʼı tesellî etti.

Nihâyet bu azgın kavme Cenâb-ı Hak dünyevî de ibret/ders olarak -bugün sanki o virüs gibi- kırk sene yağmursuz bıraktı onları. Hayvanları telef oldu. Çocukları doğmadı. Çâresiz kalarak Hazret-i Nûhʼa mürâcaat ettiler.

“‒Bize duâ et.” dediler. Sanki bir kâhin olarak görüyorlardı. Nuh -aleyhisselâm-:

“‒Şirkten dönün, duâ edeyim.” buyurdu.

Ve âyet-i kerîmede şöyle dedi Nuh -aleyhisselâm-, Nuh Sûresi 10.-12. âyetinde:

“Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O çok bağışlayıcıdır. (Mağfiret dileyin) O gökten bol bol yağmur indirsin. Mallarınızı çoğaltsın… Size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın.”

Hasan Basrî Hazretleriʼne dört kişi geldi. Biri kuraklıktan şikâyet etti. Biri fakirlikten şikâyet etti. Biri tarlasının verimsizliğinden şikâyet etti. Biri de çocuğu olmayışından şikâyet etti. Bu dördüne de Hasan Basrî Hazretleri istiğfârı bildirdi. Dediler:

“‒Efendim dediler, bunların dördünün de sıkıntıları değişik, siz dördüne de istiğfarda bulunmayı tavsiye ettiniz.”

Bu âyeti okudu:

“Rabbinizʼden mağfiret dileyin. Çünkü O çok bağışlayıcıdır. (Mağfiret dileyin ki) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin. Mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın.” (Nûh, 10-12)

Cenâb-ı Hak gemi inşâ etmesini… Yine peygamberlerle maddî tekâmül de oluyor. İdris -aleyhisselâm- ile bir terzilik başladı. O hayvan derilerinden dikmek, elbise dikmek. Nuh -aleyhisselâm- o zaman yoktu bu, su üzerinde gemiyle seyahatler. Bu da Nuh -aleyhisselâm- daha evvel suyun üzerinde bir, oradaki insanlarda sudan, yani denizden istifade etme diye bir şey yoktu.

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Gözümüzün önünde, (yani himâyemiz altında) vahyimize göre gemiyi yap. Fakat zâlimlerin (kurtuluşu için) Bana yalvarma (buyuruyor. Artık onun 950 sene bitti, Bana yalvarma buyuruyor Rabbimiz.) Onlar mutlaka boğulacaklardır.” (Hûd, 37) buyuruyor.

Tabi Nuh -aleyhisselâm- gemiyi yaptıkça yine kavmi alay ediyor. Orayı pisletiyor. Hattâ kendilerine uyuz hastalığı geliyor, o pislikleri kendi üzerlerine sürmekle ancak o şeyden kurtuluyorlar. En nihâyet, bir de her hayvan çift alınıyor.

Bu, “fırın kaynadığı zaman…” (Bkz. Hûd, 40) Demek ki bir buharlı bir gemi oluyor -Allâhu aʻlem-.

Nuh -aleyhisselâm-… Kenan gelmiyor. Üç oğlu geliyor, Kenan gelmiyor. Kenan gelmeyince -kısacası-:

“‒Yâ Rabbi diyor, bu benim oğlumdur, ehlimdir.” diyor. (Bkz. Hûd, 45)

Burası çok mühim.

“‒Ey Nuh diyor, o senin ehlin değildir diyor. Onun ameli gayr-i sâlihtir diyor. Onun îtikâdı, ameli bozuktur diyor. Sen oğlun Kenan için dua ederek câhillerden olma!” diyor. (Bkz. Hûd, 46)

Hemen şey de istiğfar ediyor. (Bkz. Hûd, 47)

Demek ki burada bir zaaf da oluyor. Şu zaaf oluyor, bu zelle oluyor, peygamberlerde zelle vardır. Yani hatasız, yalnız Cenâb-ı Hakʼtır. Peygamberler de zelle olur, hata eder, hemen tashih gelir. Çünkü Nuh -aleyhisselâm-:

اَنِّى مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ dedi.

“…(Yâ Rabbi!) Artık ben mağlup oldum (dedi. Gücüm kuvvetim bitti, al intikâmını dedi). Yardım et!” (el-Kamer, 10) dedi.

Burada da oğluna duâ etti. Oğluna duâ etti, kavmine bedduâ etti. Bu bir zelle oldu.

Tabi burada:

“Ey Nuh dedi, aslâ senin ailenden değildir o!” dedi. (Bkz. Hûd, 46)

Demek ki eğer kalbî beraberlik yoksa, bedenî beraberliğin, anatomik beraberliğin hiçbir faydası yok.

Tabi Cenâb-ı Hak İbrahim -aleyhisselâm- ile misal veriyor. İbrahim -aleyhisselâm- için babasına “duâ etme” diyor. Efendimiz de Cenâb-ı Hak, amcasını, Ebû Lehebʼi bildiriyor, Tebbet Yedâʼda.

Velhâsıl demek ki mühim olan, kalbî beraberlik. Bu din kardeşliğinin beraberliği, kan kardeşliğin beraberliğinden çok daha öteye. En nihâyet bir yolculuk başlıyor. Cenâb-ı Hak:

“Ey yer, suyunu yut; ey gök, (suyunu) tut.” (Hûd, 44) buyuruyor. Altı ay seyahatten sonra gemi Cudi dağına oturuyor. O şekilde seksen kişiyle yeni bir insanlık başlamış oluyor.

O gün, 10 Muharrem oluyor. O gün kalan bakiyelerle yemek pişiriyorlar. İşte aşure oluyor. Bu, Muharremʼin 10. günü böyle bir, o seksen kişi, pişirdiği bir yemeği, işte bugün de aşure diye şuyû bulmuş oluyor.

Burada dikkat edilecek bir, yine câlib-i dikkat bir hâdise var:

Yahudiler de dediler ki biz dediler 10 Muharremʼde biz de oruç tutuyoruz dediler. Efendimiz; “O zaman biz dediler, 9-10, 10-11 tutalım.” (Bkz. Ahmed, I, 241; Bezzâr, no. 1052; Heysemî, III, 188)

Yani ibadette bile benzememek. Daima bir müslüman İslâm karakter ve İslâm şahsiyetini yaşayacak ve yaşatacak.

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّاۤلِّينَ

(“…Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil!” (el-Fâtiha, 7]) diyoruz.

Yine Rasûlullah Efendimiz buyuruyor:

“Düşmanın aydınlattığı ışıkla aydınlanmayın.” buyuruyor. (Bkz. Nesâî, Ziynet, 51; Ahmed, III, 99)

Bir münâfıkın diyor, size olan yardımından kaçının diyor. Çünkü diyor, ona karşı diyor, siz diyor, mağlup olursunuz diyor. Sevginiz artar diyor. (Bkz. Deylemî, Firdevs, I, 393 [2011]; Bkz. İbn-i Kesîr, Tefsîr, el-Mücâdele, 22)

Demek ki bu İslâmʼı Allah bize en büyük dîni lûtfetti, ikram etti. Yine peygamberler misâliyle bu hak dînin nasıl Cenâb-ı Hakkʼın yaşattığını, o peygamberlerin mücâdelesini bize bildiriyor.

Allah cümlemize -inşâallah- sâlih bir kul olmayı nasîb eylesin. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼe ümmet olmanın idrâki içinde olabilmeyi, Efendimizʼi yakından tanıyabilmeyi;

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Efendimizʼin her hâlini yaşamanın gayreti içinde olabilmeyi, ki kıyamette de o zor günde Oʼnunla beraber olmayı, Cenâb-ı Hak cümlemize nasîb eylesin.

Lillâhi Teâleʼl-Fâtiha!..