Rahmet İnsanı

Genç Dergisi, Yıl: 2019 Ay: Kasım Sayı: 158

Her medeniyet kendi insan tipini inşâ eder. Bizim medeniyetimiz olan İslâm medeniyetinin yetiştirdiği insan tipini nasıl tarif edersiniz? Ne gibi vasıfları olmalıdır bu insan tipinin?

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’inde yüce Zât’ını en çok Rahmân ve Rahîm isimleriyle tanıtıyor. “Âlemlere rahmet olarak” gönderdiği Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in Raûf ve Rahîm, yani çok şefkatli ve çok merhametli olduğunu bildiriyor.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” buyuruyor. (Buhârî, Edeb, 96)

Dolayısıyla bizim de, Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın kulu; Raûf ve Rahîm olan Peygamber Efendimiz’in ümmeti olarak bir “Rahmet İnsanı” olmamız îcâb eder.

Peki, “Rahmet İnsanı”nın ne gibi vasıfları olmalı? Bunları kısaca hulâsa etmek isterim:

Fetih Sûresi’nin son âyetinde, bir rahmet insanı örneği olarak “Rasûlullah Efendimiz’in yanında bulunanlar” bildiriliyor. Onların fârik vasıfları ise:

* Îmanlarını korumaları, küffâra karşı şedîd olmaları, İslâm’dan tâviz vermemeleri, İslâm’ı yaşayıp yaşatmalarıdır. İslâm’ı yaşayıp yaşatmak; Allâh’ın büyük bir lûtfudur, büyük bir şereftir.

* İkinci kâide, -yine rahmete geliyoruz- şefkat ve merhamet. Allah Rasûlü’nün yanında bulunan mü’minler, birbirlerine karşı gayet merhametlidirler.

* O rahmet insanlarının Cenâb-ı Hakk’a yakınlıklarını ifade sadedinde; “Sen onları rükû ederken, secde ederken görürsün.” buyruluyor. Mü’min, rükû ve secdelerde tattığı mânevî lezzetle, gönlünden apayrı bir feyz, rûhâniyet ve rahmet taşıracak.

* O rahmet insanları, ilâhî bir imtihan mektebinde bulunduklarının şuur ve idrâki içinde; bu dünyada fânî menfaatlerin değil, faydası ebedî olan fazîletlerin ve Allah rızâsının tâlibi olurlar.

Bunlar, Tevrat’ta bildirilen vasıflardır. İncil’de bildirilenlere gelince: Cenâb-ı Hak bunu bir misal ile îzah buyuruyor. Toprağa bir tohum atılır; o tohum filizlenir, derken gövdesi kalınlaşır. İslâm’ın bu şekilde inkişâfı da küffârı öfkelendirir. Rahmet insanlarının inkişâfı -bugün olduğu gibi- küffârı öfkelendiriyor. Cenâb-ı Hak da îman edip sâlih amel işleyen o rahmet insanlarına mağfiret ve büyük bir mükâfat vaad ediyor.

Cenâb-ı Hak cümlemizi bu âyet-i kerîmenin şümûlüne dâhil eylesin.

***

Ashâb-ı kirâmı en çok sevindiren;

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” hadîs-i şerîfiydi. (Bkz. Müslim, Birr, 165)

Sevginin alâmeti, itaattir. Ashâb-ı kirâm, Rasûlullah Efendimiz’e hayran oldu. O’na bakınca, bir insanlık âbidesi gördü. Efendimiz’le dünyada nasip olan beraberliği âhirette de yaşayabilmek için, dâimâ Efendimiz’in izini takip etti. O kadar hassâsiyetle takip etti ki, Efendimiz’in dinlendiği ağacın altında oturdu, su içtiği yerden su içti, namaz kıldığı yerde namaz kıldı.

Meselâ Abdullah ibn-i Ömer -radıyallâhu anhumâ- bir hac esnâsında Cebel-i Rahme’nin kenarındaki bir kayanın üzerinde bir müddet oturmuştu. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda:

“–Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Vedâ Haccı sonrasında bu kayanın üzerinde bir müddet oturmuştu.” karşılığını verdi.

Yine bir kervanla yolculuk ederken, bir yerde kervanı durdurmuş ve az ilerideki bir tepenin üzerinde bulunan ağacın yanına gidip gelmişti. Bu hareketinin sebebini soranlara da:

“–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün buradan geçerken o ağacın altına gidip gelmişti…” buyurdu.

İşte her biri birer “rahmet insanı” olan sahâbe-i kirâmın Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e tâbî olma hassâsiyetleri bu seviyede idi.

***

Rahmet insanının, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den birer akis olan diğer fârikaları nelerdir?

  • Rahmet insanı, müşfik ve merhametlidir.

Bütün mahlûkâta merhametle nazar eder. Kediye, köpeğe, uçan kuşa, ağaca, Allâh’ın yarattığı her şeye merhamet…

  • Rahmet insanı, infâk ehli olur.

“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça birre (îmanda, ibadette, ahlâkta, muâmelâtta hayrın kemâline) eremezsiniz…” (Âl-i İmrân, 92)

Cenâb-ı Hak ile dostluk, ancak böyle bir infak şuuru ile olur.

Zekât, zaten mecburî ve nisâbı belli… Fakat infâkın ucu açık, onun nihâyeti yok… Bunun zirve tezâhürünü Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’de görüyoruz.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendinden çok, ümmetini düşünürdü. Ashâbı doymadan kendisini ve ailesini doyurmayı düşünmezdi. Elinde ne varsa muhtaçlara verir, evinde günlerce ocak yanmaz, ekmek bulunmazdı.

Hazret-i Âişe Vâlidemizʼin ifadesiyle:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in aile efrâdı, Medîne’ye geldiği günden vefat ettiği âna kadar, üç gün arka arkaya buğday ekmeğiyle karnını doyurmadı.” (Müslim, Zühd, 20)

Hâlbuki Efendimiz’in hâne-i saâdetlerine hediyeler ve ganimetler gelirdi. Dileseydi Medîneʼde en müreffeh hayatı yaşayabilirlerdi. Fakat Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, gelen bu ganimet ve hediyeleri hemen Ashâb-ı Suffeʼye ve muhtaçlara infâk ederdi. Ondan ancak kifâyet miktarını evine ayırırdı. Hattâ evine ayırdığını da, daha sonra gelen bir başka fakire infâk ettiği olurdu. Zira ümmeti aç ve muhtaçken kendisi huzur bulamazdı. Bu merhamet tevzii, O’na târifsiz bir lezzet verirdi. Dağıtmaktan o kadar lezzet alırdı ki âdeta kendi açlığını unutur, infâkın lezzetiyle doyardı. Mâneviyâtın verdiği muazzam lezzet!..

İnsan maddî bakımdan, meselâ iftarda iki-üç kap yemek yese doyar. Artık dördüncü kap yemeği yiyemez. Fakat mâneviyat öyle değil. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz verdikçe huzur buluyordu, verdikçe infak şevki daha da artıyordu.

  • Rahmet insanı, fedakâr olur.

Cenâb-ı Hak:

“Sonra o gün, (verdiğimiz) nîmetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz.” (et-Tekâsür, 8) buyuruyor.

Her nîmetin bir şükür bedeli var. Ashâb-ı kirâm, Efendimiz’den aldığı terbiye ile îman nîmetinin bedelini ödeyebilmek için Çin’e gitti, Semerkand’a gitti, Kayrevan’a gitti, Afrika’ya gitti. Ömer bin Abdülaziz zamanında İspanya’ya çıkıldı…

  • Rahmet insanı hizmet ehli olur.

Merhametin göstergesi ve fârikası, hizmettir. Bir müslüman, geçtiği her yere ferahlık götürmelidir. Zarar değil, fayda vermeli, huzur vermelidir. Hodgâm değil, diğergâm olmalıdır, paylaşmalıdır. Bâr olmayıp yâr olmalıdır, yani yük olmayıp yük almalıdır.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyuruyor:

“Mü’min, bal arısına benzer. Temiz olanı yer (helâl yer), temiz olan şeyler ortaya koyar (Hakk’ın rızâsına uygun işler yapar), temiz yerlere konar (sâlih ve sâdık kişilerle ülfet eder) ve konduğu yeri ne kırar ne de bozar.” (Ahmed bin Hanbel, II, 199)

Rahmet insanı da -bir bal arısı gibi- bulunduğu yere zarar vermez, temiz yer, temiz mahsul verir ve ikram eder.

  • Rahmet insanı incitmez ve incinmez.

Tabi, en zoru da incinmemektir.

Cenâb-ı Hak soruyor:

“…Allâh’ın sizi affetmesini istemez misiniz?..” (en-Nûr, 22)

Ebû Bekir Efendimiz, bu âyet-i kerîme üzerine:

“–Evet, Allâh’ın beni affetmesini isterim.” dedi ve Âişe Vâlidemiz’e iftira atan kişiyi dahî affetti, ona sadaka vermeye devam etti.[1]

  • Rahmet insanı bollukta şımarmaz, şaşmaz, taşmaz. Darlıkta da isyan etmez. Sabır zırhına bürünür.
  • Rahmet insanı diğergâmdır.

Sadece kendisine, evlâdına, yakınlarına değil;

–Din kardeşi olarak bütün ümmet-i Muhammed’e,

–İnsanlıkta eşi olan bütün insanlığa,

–Bize emanet oluşu itibârıyla bütün mahlûkâta şefkat ve rahmet nazarıyla bakar. Hâlık’ın şefkat nazarıyla bakar. “Onu da yaratan, Cenâb-ı Hak’tır.” der.

Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına bir gün:

“–Nefsim kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, birbirinize merhamet etmediğiniz müddetçe Cennet’e giremezsiniz.” buyurmuşlardı.

Ashâb-ı kirâm:

“–Yâ Rasûlâllah! Biz hepimiz merhametliyiz.” dediler.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:

“–(Benim kastettiğim) merhamet, sizin anladığınız şekilde yalnızca birbirinize olan merhamet değildir. Bilâkis bütün mahlûkâta şâmil olan merhamettir, (evet) bütün mahlûkâta şâmil merhamet!..” (Hâkim, IV, 185/7310)

Bir rahmet insanı da bencilliği bertaraf edecek, diğergâm olacak. Önce kendini düşünmek yerine, “önce kardeşim” diyecek.

Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyuruyor:

“Şemsöç bana bir şey öğretti:

«Dünyada bir tek mü’min üşüyorsa, ısınma hakkına sahip değilsin!»

Biliyorum ki yeryüzünde üşüyen mü’minler var; ben artık ısınamıyorum!..”

Ebu’l-Hasan Harakānî Hazretleri de:

“Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada bir din kardeşimin par­mağına batan diken, benim parmağıma batmıştır; birinin ayağına çarpan taş, benim ayağımı acıtmıştır. Bir kalpte hüzün varsa, o kalp benim kalbimdir.” buyuruyor.

Önümüzdeki Sayı Devam Edecek…

Dipnot:

[1] Bkz. Buhârî, Meğâzî, 34; Müslim, Tevbe, 56; Taberî, Tefsîr, II, 546.