Yıl: 2010 - Ay: Ocak - Sayı: 59 |
|
Milletler, sâlih erkekler ve sâliha hanımlarla âbâd olur. Bundan dolayı dinin, vatanın ve milletin selâmeti, ancak hayırlı nesiller yetiştirmeye bağlıdır.
Toplumlarda erkeksiz terakkî olamayacağı gibi kadınsız bir terakkîden de söz edilemez. Çünkü kadın, kemâliyle toplumu yüceltir. Kadının alçalması ise, toplumu bir mezbelelik hâline getirir; hayat yollarını cam kırıkları ile doldurur.
Kadın ve erkek, birbirini tamamlayan iki engin âlem gibidir. Ancak bu tamamlamada kadına, Cenâb-ı Hak tarafından daha tesirli bir husûsiyet verilmiştir. Şu ifâde, bu gerçeği dile getirmektedir:
“BİR ERKEĞİ TERBİYE EDİN; BİR İNSANI YETİŞTİRMİŞ OLURSUNUZ. BİR KADINI TERBİYE EDİN; BİR ÂİLEYİ, HATTÂ TOPLUMUN BÜYÜK BİR BÖLÜMÜNÜ YETİŞTİRMİŞ OLURSUNUZ.” |
|
|
|
Yıl: 2009 - Ay: Aralık - Sayı: 58 |
|
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bir gün ashâbı ile sohbet ederken, onlara, kul hakkı husûsunda gösterilmesi gereken titizlikle alâkalı, Benî İsrâîl’in sâlihlerinden iki kişi arasında cereyân eden şöyle bir vak’a nakletmişlerdir:
“Sizden önce yaşayanlardan bir kişi, bir kimseden akar (gelir getiren mülk) satın aldı. Bu akarı satın alan kimse, orada, toprağa gömülü bir vaziyette, içinde altın bulunan bir küp buldu. Toprağı kendisine satan kimseye gelerek:
«–Altınını al! Ben senden toprak satın aldım, altını satın almadım!» deyince (arsayı) satan kimse:
«–Ben sana arâzîyi içinde bulunan her şeyiyle birlikte sattım!» dedi.
(Kul hakkı ve helâl lokma husûsunda takvâ sahibi olan bu iki kişi, aralarında anlaşamayınca bir hâkime mürâcaat ettiler. Hâkim, onları gıpta ve hayranlıkla dinledikten sonra:)
«–Sizin çocuklarınız var mı?» dedi.
Onlardan biri, oğlunun; diğeri de, kızının olduğunu söyledi. (Bunun üzerine) hâkim:
«–Oğlunuzla kızınızı evlendirin! Bu paradan ikisi için harcayın ve tasaddukta bulunun!» dedi.” (Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Akdiye, 21; İbn-i Mâce, Lukata, 4) |
|
|
|
Yıl: 2009 - Ay: Kasım - Sayı: 57 |
|
Tarihin silinmez sayfalarına, ecdâdımızın büyük birdestan olarak kaydettiği Çanakkale Savaşı sırasında, Kocadere Köyü’nde, cepheden gelen yaralılara ilk müdahalenin yapıldığı büyük bir sargı yeri kurulur. Bu sargı yerine kimi Urfalı, kimi Bosnalı, kimi Adıyamanlı, kimi Halepli çok sayıda yaralı getirilmektedir.
Bu yaralılardan biri de, Lapseki’nin Beybaş Köyü’ndendir ve yarası da oldukça ağırdır. Yaranın kendisine verdiği derin ıztıraptan dolayı nefesini dahî güçlükle alıp verebilmektedir. Alçalıp yükselen göğsünü biraz daha tutabilmek için komutanının elbisesine yapışır. Derin bir nefes aldıktan sonra şehâdet arzusuyla yanan gönlünden dudaklarına tane tane şu kelimeler dökülür:
“–Ben bir pusula yazdım… Lütfen onu arkadaşıma ulaştırın…” Tekrar konuşabilmek için bir müddet sükût eder, yine derin bir nefes aldıktan sonra, defalarca yutkunarak şu cümleleri sarf eder:
“–Ben… Ben köylüm Lapsekili İbrahim Onbaşı’dan 1 mecit borç almış idim… Kendisini tekrar göremedim. Belki onu görmeden şehâdet şerbetini içmek nasip olur. Ölürsem, söyleyin ona, bana hakkını helâl etsin.” |
|
|
|
Yıl: 2009 - Ay: Ekim - Sayı: 56 |
|
Mevlânâ Hazretleri, nefs-i emmârenin, rûhâniyeti bertaraf edebilmek için ne gibi hilelere başvurduğunu, bizlere şu temsîlî hikâye ile nakleder. Bu hikâyede fare, nefs-i emmâreyi; kurbağa da rûhâniyeti temsil etmektedir.
“Hilekâr bir fare ile vefâkâr bir kurbağa, kaderleri icabı dere kıyısında tanıştılar, birbirlerine yakınlık duydular. Her ikisi de bu yakınlığın devamı için bir buluşma vakti kararlaştırdı. Böylece her sabah belirli bir yerde bir araya geliyor, birbirleriyle dertleşiyor, gönüllerini vesveselerden, üzüntülerden ve korkulardan gûyâ kurtarıyorlardı. |
|
|
|
Yıl: 2009 - Ay: Eylül - Sayı: 55 |
|
Kâmil bir mü’min, gönül insanıdır. Merhamet, şefkat ve diğergâmlık, onun gönül dokusunun en belirgin vasfıdır. Kulu kalben Rabbine yakınlaştıran ilâhî bir cevher olan bu vasıf, aynı zamanda îmânın da bu âlemdeki en büyük şâhidi ve delîlidir. Nitekim insan rûhunun ulaşabileceği olgunluk semâsına çıkışın yegâne yolu, merhamet ve şefkat basamaklarından geçmektedir.
Yaratılan her şeye gösterilen engin merhamet, kulu, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ummânında ihyâ eden müstesnâ bir nimettir. Nitekim hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
“Yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökyüzündekiler de sizlere merhamet etsin!”(Tirmizî, Birr, 16) |
|
|
|
Yıl: 2009 - Ay: Ağustos - Sayı: 54 |
|
Cenâb-ı Hakk’ın, insanlığa rahmetinin en büyük tecelligâhı olan Kur’ân-ı Kerîm, beşeriyet için kıymeti târiflere sığmayacak derecede ulvî bir nîmettir.
Nitekim, Cennet’e dâvet edilen insan için, hayat yolculuğunun meçhullerini mâlum kılan, problemlerini en güzel bir sûrette çözüme kavuşturan, karanlıklarını nûruyla aydınlatan bu nîmet; akıl ve kalp için her bakımdan tatminkâr deliller ihtivâ eder. |
|
|
|
Yıl: 2009 - Ay: Temmuz - Sayı: 53 |
|
Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-’i âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Yâni O, 1400 sene evvelinden kıyâmete kadar en alt kademeden en üst kademeye her meslekteki insana fiilî kıstas, yani emsalsiz bir numûne, bir muallim ve rehberdir. O’nun her hâli, söz ve davranışı; bugünkü psikoloji ve pedagoji ilimlerinin ulaşabildiği noktanın da zirvesini teşkil eder. Allah Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-’i kendisine kıstas alan mü’minin gönlü, solmaz bir saâdet bahçesidir. Nitekim İslâm hukuk metodolojisinin meşhur sîmâlarından Karâfî:
“–Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in başka hiçbir mûcizesi olmasaydı, yetiştirmiş olduğu ashâb-ı kirâm Allâh Rasûlü’nün nübüvvetini ispâta kâfî gelirdi.” demiştir. |
|
|
|
Yıl: 2009 - Ay: Haziran - Sayı: 52 |
|
Rivâyete göre Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- ashâbından Hârise’ye:
“–Ey Hârise, nasıl sabahladın?” diye sordu.
Hârise -radıyallâhu anh-:
“–Hakîkî bir mü’min olarak!” cevâbını verdi.
Bu defâ Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ey Hârise! Her hâl ve hakîkatin bir ispatı vardır. Senin îmânının hakîkatinin ispatı nedir?” buyurdu.
Hârise -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Dünyadan el-etek çekince, gündüzlerim susuz, gecelerim uykusuz hâle geldi. Rabbimin Arş’ını açıkça görür gibi oldum. Birbirlerini ziyâret eden cennet ehli ile, yekdiğerine düşman kesilen cehennem ehlini görür gibiyim.” dedi. |
|
|
|
Yıl: 2009 - Ay: Mayıs - Sayı: 51 |
|
İstanbul’un büyük velîlerinden Sümbül Efendi, bir gün talebelerine:
“–Eğer bütün dünyayı baştan sona değiştirme imkânına sahip olsaydınız, neler yapardınız?” diye sormuş.
Her bir talebe, kendi gönül ufkuna göre en doğru, en güzel ve en mutlu dünyayı târif etmiş. Kimi:
“–Dünyadaki bütün kötülüklerin yok olmasını isterdim!” demiş. Kimi:
“–Bütün dünyanın cennet bahçesi misâli, çiçeklerle müzeyyen olmasını isterdim.” demiş. Kimi de:
“–Bütün gariplerin sevindiği, çâresizlerin dertlerine çâre bulduğu, bütün hastaların şifâ-yâb olduğu huzur dolu bir dünya isterdim.” diye cevap vermiş. |
|
|
|
Yıl: 2009 - Ay: Nisan - Sayı: 50 |
|
Yaratılış hikmetlerine binâen hanımlar, ulvî bir vazife olan anneliğin gerektirdiği müstesnâ bir duygu derinliği ile donatılmışlardır. Bu yüzden çok hissî ve nâzik varlıklardır. Maddî yapıları da erkeğe göre daha zayıftır. Toplum hayatında, bir erkek kadar dirençli ve kuvvetli değildirler. Kazanç ve geçim noktasında da ekseriyetle kocalarına tâbî durumdadırlar.
Bu bakımdan nikâh rûhâniyeti altında meşrû bir âilenin temelleri atılırken hanımların bu zayıflıklarına mukâbil, onlara Cenâb-ı Hak tarafından özel bir ikrâm olarak “mihir” hakkı lutfedilmiştir. |
|
|
|
|