Şubat 2012 Sayı: 312 |
İslâm’ın hedeflediği “kâmil bir mü’min” olabilmek için, dîni “ilim, amel ve ihlâs” bütünlüğü içinde idrâk edip yaşamak îcâb eder. Hakîkaten;
• Makbul bir kulluk hayatı için “ilim” zarurîdir. Lâkin ilim, kulu huşû, takvâ ve sâlih amellere sevk ederek mârifetullâh’a ulaştırıyorsa Hak katında bir kıymet ifâde eder. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“...Kulları içinde ancak âlimler Allah’tan (hakkıyla) korkarlar...” (Fâtır, 28) |
|
|
|
Ocak 2012 Sayı 311 |
-Lokman Hakîm (a.s.) 1-
Hikmetli nasihatleriyle destanlaşan Hazret-i Lokman (a.s.), zâhirî ve bâtınî hekimlerin pîridir. Rivâyetlere göre Eyyûb (a.s.) ile akrabâdır1 ve pek çok peygamberin hizmetinde bulunmuştur.
Lokman Hakîm, bir peygamber veya velîdir. Fakat İslâm âlimlerinin çoğu, onun peygamber değil, hikmet ve takvâ sahibi, tefekkür ehli, sâlih bir zât olduğu kanaatindedir.
Lokman (a.s.)’ın “hikmet” ehli olduğu, Kur’ân-ı Kerîm’de kendi adıyla anılan sûrede şöyle beyân edilmektedir: |
|
|
|
Aralık 2011 Sayı: 310 |
-Hz. Mevlânâ (kuddise sirruh) – 2
Mevlânâ Hazretleri buyurur:
“Çocuklar oyun oynarlarken dükkân yaparlar, yalancıktan alış-veriş ederler, fakat kâr elde edemezler, ancak vakit geçirirler. Yalancıktan dükkân açan çocuk, akşam eve aç olarak döner. Bu dünya da o çocukların oyun yeri gibidir.”
[Ebû Bekir Şiblî (r.aleyh), bir gün yolda giderken buldukları bir ceviz için kavga eden iki çocuk görür. Şiblî, bu cevizi onlardan alıp: |
|
|
|
2011 - Kasım, Sayı: 309, |
İnsan, hayatında en büyük bedelleri muhabbeti uğrunda öder. Zira gerçek bir muhabbetin kantarı, fedâkârlıktır. Fedâkârlık imtihanından geçmemiş bir muhabbet, kuru bir iddiâdan ibâret kalır.
Îman ise, en büyük muhabbettir. Bu sebepledir ki Cenâb-ı Hak:
“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece «îmân ettik» demeleriyle bırakılacaklarını (yani kurtulacaklarını) mı sandılar?” (el-Ankebût, 2) buyurmaktadır.
Hakîkaten îman, ilâhî lûtufların en büyüğü; imtihan da, kulun bu lûtfa liyâkat derecesini ölçen bir miyardır. Mü’minden beklenen sabır, teslîmiyet ve takvâ ile îmânı muhâfaza ise, ilâhî mükâfâtlara nâiliyetin bedeli mesâbesindedir. Yani Hak Teâlâ, lûtfettiği îman nîmetinin yüceliğini ve değerini idrâk ettirmek için, kullarından âdeta bir bedel taleb etmektedir. |
|
|
|
Ekim 2011 Sayı 308 |
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:
“Bir kul, namazda ancak şu dört şeyle huşû hâline erebilir:
1. Dâimâ helâl yemek, yerken kalben uyanık olmak ve huzur ile yemek.
2. Abdest sırasında gafletten uzak durmak.
3. İlk tekbiri alırken kendini huzur-i ilâhîde bilmek.
4. Namaz dışında da Hak Teâlâ’yı aslâ unutmamak.” |
|
|
|
2011 - Eylül, Sayı: 307 |
|
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:
“«Çalışıp kazanan, Allâh’ın sevgilisidir.» buyruluyor. Hakîkatte Allâh’ın sevgilisi olan, çalışıp Allâh’ın hoşnutluğunu kazanandır; yoksa sırf mal biriktirmek için çalışıp dünya serveti kazanan değil.”
[Mü’min, her hususta Allah rızâsını hedeflemelidir. Kendi alın teriyle maîşetini temin edip Allah’tan başka hiç kimseye el açmamalı; alan el değil, veren el olabilme gayretiyle çalışıp, ihtiyacından fazlasını infâk etmelidir. Bu şekilde niyet ve gâyesini ıslâh eden bir kulun bütün gayretleri, Allâh’ın rızâsını ve muhabbetini celbeder. Nitekim bir hadîs-i şerîfte:
|
|
|
|
2011 - Ağustos, Sayı: 306 |
|
Cenâb-ı Hakk’a hamdolsun ki, bizleri yine mübârek Ramazanın uhrevî iklîmine kavuşturdu. Ramazân-ı şerîf, ömür takvimi içerisinde müstesnâ bir lûtuf ve rahmet ayı... Mü’minler için mânevî kıymetlerle dolu ilâhî bir hazîne… Nitekim bir hadîs-i şerîfte:
“Eğer kullar, Ramazanın fazîletlerini bilselerdi, bütün senenin Ramazan olmasını temennî ederlerdi…” buyruluyor. (Heysemî, c. III, sf. 141)
Bu mübârek ay, ilâhî affın âdeta tuğyân ettiği bir arınma mevsimi… Efendimiz (s.a.v.) bu hakîkati ifâde sadedinde:
“Kim fazîletine inanarak ve ecrini Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” buyuruyor. (Buhârî, Savm, 6)
|
|
|
|
2011 - Temmuz, Sayı: 305 |
|
İnsanoğluna iki cihan saâdeti için Allah tarafından lûtfedilmiş olan İslâm nîmetinin muhtevâsı, şâyet tek bir kelimeyle hulâsa edilecek olsaydı, herhâlde buna en lâyık kelime; “âdâb” olurdu. Çünkü insanın, mânen olgunlaşarak Hakk’a yakınlıkta ulaşabileceği en yüksek derece, ancak “âdâb”a riâyetle elde edilebilir.
|
|
|
|
2011 - Haziran, Sayı: 304, |
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri buyurur:
“Ehlullah’tan mânevî zuhûrat ve tulûatları karşısında firâset ve dirâyet sahibi olanlar, o hâlleri (fiilî kıstas olarak) şer‘î ölçülerle mîzân ederler. Eğer bu hâller şer‘î ölçülere uygun ise onlara îtimâd edip izhâr ederler, tatbikāta geçirirler. Fakat kendilerinde vukû bulan bu hâller şer‘î ölçülere aykırı ise onlara îtibâr etmez, ilgi ve alâka göstermezler. |
|
|
|
2011 Mayıs Sayı 303 |
|
Muhammed Bahâüddîn Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in gönül âleminden nasipli yüreklere aksede aksede günümüze kadar teselsül eden irşad nûruna vâris olmuş, büyük bir Allah dostu… Üstelik Efendimiz (s.a.v.)’e nisbeti yalnızca mânen değil. O, aynı zamanda Seyyid, yani Efendimiz (s.a.v.)’in pâk nesebinden… |
|
|
|
|