I. Murâd Han (Hüdavendigâr)

1996 – Temmuz, Sayı: 125, Sayfa: 034

Orhan Gazî‘nin oğlu l. Murad Han, Osmanlı Padişahları’nın üçüncüsüdür. 1326’da Nilüfer Hatun’dan Dünya’ya geldi. Doğduğu sene, dedesi Osman Gazî vefat etmiş ve Bursa fethedilmişti.

l. Murad Han, devrinin zahirî ve batinî ilimlerinde otorite olan büyük şahsiyetler tarafından yetiştirilmiştir. Ağabeysi Rumeli fatihi Süleyman Bey‘in(1) vefatı üzerine veliaht tayin edildi. Kısa bir müddet sonra babası vefat etti. Bursa‘ya davet edilerek Osmanlı tahtına oturtuldu. Bir devlet adamında bulunması gereken mümtaz vasıflara malik olan Murad Han, aynı zamanda kalbî derinliğe de sahipdi. İşte bu kalbî derinlik sebebiyle velîlik, ahî şeyhliği ve şehîdlik gibi manevî pek yüce makamlara vasıl oldu.

O, Anadolu‘da sükun ve huzuru kısa bir zamanda sağladıktan sonra istikametini Rumeli‘ye çevirmiştir. O’nun zamanında fütuhat, Avrupa‘ya yayılmış, İslam hukukuna göre harpde elde edilen ganîmetlerin beşte biri devletin hakkı olduğundan “Pencik (beşte bir) Kanunu” çıkarılmış, fethedilen yerlerde Osmanlı devlet teşkilatı mükemmel bir surette te’sîs edilmiş, kimse aç ve açıkta bırakılmayıp, fakir-zengin, müslim-gayr-i müslim herkes büyük bir huzur ve saadete kavuşturulmuştur.

Osmanlı’nın Avrupa’yı işgal etmesi neticesinde krallıklarının son bulacağından endîşe eden Avrupalı hristiyan devletler, bir “haçlı seferi” düzenlediler.

Bunun üzerine Sultan Murad, Hacı İlbey kumandasındaki dört bin kişilik bir orduyu, keşif maksadıyla onların üzerine gönderdi. Diğer taraftan haçlılar da, Meric‘i geçtikleri halde hiç bir mukavemet ile karşılaşmadıklarından zafer çığlıkları atarak şenlikler yapmağa başlamışlardı. Yiyip içip sarhoş olduktan sonra uyudular. Düşmanın gafletinden istifade eden Hacı İlbey, üç koldan düşman üzerine bir gece baskını yaptı.

Dört bin kişilik Osmanlı askerinin hücumu ile neye uğradığını şaşıran ve paniğe kapılan müttefik haçlı askerleri büyük bir bozguna uğradılar. Gece karanlığında pek çoğu birbirini kırarak, şekillenirken, geriye kalanların ekserîsi de Meriç Nehri’nde boğuldu. Kurtulabilen çok az bir kısmı kaçabildi. Böylece tarîhteki meşhur “Sırp Sındığı” zaferi meydana gelmiş oldu. Haçlılar perîşan oldular. Bu hadiseden sonra başşehir, Bursa‘dan Edirne‘ye nakloldu.

Camiler, medreseler, birçok kültür müesseseleri inşa edilerek Edirne, devletin aynı zamanda bir medeniyet merkezi haline geldi. Anadolu‘dan yeni fethedilen yerlere göç eden müslümanlar, oralarda da İslam‘ın yüce hayat tarzını ve yaşayışını sergilediler. Ahlak ve fazîlet numunesi oldular. Devletin adil idaresi ve kurduğu hayır müesseseleri, her yerde büyük bir hoşnudluk meydana getirdi. Hududlar, ta orta Avrupa’ya kadar dayandı. Artık sıra Avrupa’da fitnenin başı olan Sırp unsurunu bertaraf etmeğe gelmiş oldu.

Priştine’nin güney batısındaki Kosova sahasında, müttefik haçlı kuvvetleri ile Osmanlı ordusu karşı karşıya geldi. Müttefikler, yaklaşık yüz elli bin kişilik bir güce sanibdi. Osmanlı ordusu ise, ancak altmış bin kişi idi. 8 Ağustos 1389 sabahı başlayan meydan muharebesi sekiz saat sürdü. Hemen hemen düşmanın tamamı imha oldu.

Muharebenin sonunda zaferin kesinleştiğini gören Murad Han, bunun şükranesi olarak muharebe sahasında geziniyor, bir şehide rastladığında “inna lillahi ve inna ileyhi raciün” (Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döndürüleceğiz!..) diyordu. Yaralı bir cengaverinin yanına geldiği zaman ise, onu okşuyor ve ızdırabı olup olmadığını, bir arzusunun bulunup bulunmadığını sorarak merhamet ve şefkat gösteriyordu. Bu esnada ölüler arasından yaralı bir Sırp askeri kalkarak;

“-Beni bırakınız; padişahın elini öpüp müslüman olacağım! Ayrıca size bir müjdem var! Kral Leyan da yakalandı. Getiriliyor..” diyordu.

Hünkar’ın muhafızları, bir anlık gafletle, getirilmekte olduğu söylenen kralı görmek üzere etrafa bakınırken, yaralı taklidi yapan Sırplı, padişahın elini öper gibi yaptı ve yıldırım gibi koltuğunun altında sakladığı hançerini çıkararak Hünkar’ın göğsüne sapladı. Muhafızlar, neye uğradıklarını şaşırmışlardı. Katili yakalayıp bir anda paramparça ettiler.

Böylece Murad Han’ın duası da kabul olmuş oldu. Zira Sultan Murad Han, daha önce Rabbinden şehîdlik temennî eden ve tarihde meşhur olan bir dua yapmıştı.

Padişah, 8 Ağustos 1389’da Kosova ovasına girdiğinde ortalığı toza dumana katan bir fırtına ile karşılaşmıştı. Bu durumda adeta göz gözü görmüyordu, işte o gece Berat Gecesi idi. Murad Han, iki rekat namaz kıldıktan sonra,gözyaşları içinde şu duayı yaptı:

“Ya Rabbî! Bu fırtına, şu aciz Murad kulunun güahları yüzünden çıktıysa, masum askerlerimi cezalandırma!..

Allah’ım! Onlar ki buraya kadar sadece Sen’in adını yüceltmek ve İslam’ı tebliğ etmek için geldiler!..

İlahî! Bunca kerre beni zaferden mahrum etmedin. Daima duamı kabul buyurdun Yine sana iltica ediyorum, duamı kabul eyle ! Bir yağmur nasîb eyle! Bu toz bulutu kalksın… Kafirin askerini aşikar görüp, yüz yüze cenk edelim!..

” Ya İlahî! Mülk de, bu kul da Sen’indir. Ben aciz bir kulum. Benim niyetimi ve esrarımı en iyi Sen bilirsin Mal ve mülk maksadım değildir. Yalnız Sen’in r izanı isterim..

Ya ilahî! Bu mu’min askerleri küffâr elinde mağlüb edip helak eyleme!..

Onlara öyle bir zafer lütfet ki, bütün müslümanlar bayram eylesin! Dilersen o bayram gününde şu Murad kulun yolunda kurban olsun!..

Ya İlahi! Bunca müslüman askerin helakine beni sebep kılma! Bunlara yardım eyle ve zafer bahşeyle! Bunlar için ben canımı kurban ederim, yeter ki tek Sen beni şehidler zumresine kabul eyle! Asakir-i islam için teslîm-i rüha razıyım. Tek ki, bu mu’minlerin uğruna benim ruhum feda olsun.. Beni gazi kıldın. Sonunda da lütfen ve keremen şehid eyle!

Amin!..”

Çok geçmeden rahmet bulutları peydah oldu. Kosova meydanı üzerine sağnak halinde yağmur boşandı. Rüzgar durdu. Toz bitti.

Düşman, çetin bir vuruşma sonunda perîşan olup kaçmaya başladı. Sultan Murad‘ın duası kabul olmuş, zafer ve arkasından da şehîdlik gerçekleşmiş bulunuyordu.

Hünkar’ın şehîd olmadan önceki son sözleri şunlardı:

“-İslam’ın muzafferiyeti, benim şehîd olmama bağlı ise, şehidlik şerbetini nasib buyurmasını Cenab-ı Hakk’dan dua ve niyaz etmiştim. Demek ki duam kabul buyuruldu. Allah’a hamd ve sena olsun! İslam askerlerinin zaferini gördükten sonra hayatım son bulmaktadır!

Oğlum Bayezid’e bey’at ediniz! Sakın esirleri incitmeyiniz! Mal ve canlarına tecavüz etmeyiz! Ben artık sizleri, muzaffer askerlerimi ve devletimi Mevla’ma emanet ediyorum. “

Bu sözlerinin ardından Sultan Murad’ın temiz naşı, şehadetin mübarek kanlarına bürünerek, ilahî ve ebedî yolculuğa sefer etti!..

Sultan Murad‘ın hançerle parçalanan azîz bedeninin iç organları, şehîd olduğu yere gömüldü ve oraya bir türbe yapıldı Asıl cesedi ise, Bursa’ya getirilerek Çekirge’de yaptırmış olduğu cami ve külliyenin yanına defnedildi. Oraya da ikinci bir türbe yapıldı.

Sultan Murad‘ın iç organlarının gömülü olduğu Kosova’daki yer de “Meşhed-i Hüdavendigar” olarak meşhur oldu Meşhed, ism-i mekan olduğundan Sultan Murad’ın şehîd olduğu yere “Meşhed-i Hüdavendigar” ismi verildi.

Halkı ve askeri tarafından çok sevilen Murad Han bir çok ünvan ve lakaplarla yad olunur. Bunların başlıcaları:

Sultanu’l-guzat ve’l-mücahidîn (Gazilerin ve mücahidlerin sultanı),

Meliku’l-meşayih (Mürşüdlerin sultanı)

Gıyasu’d-dünya ve’d-dîn (Dîn ve dünya işlerine imdad edici yardım edici)

Ebu’l-feth (Fethin babası)

Es-sultanu’l-adl (Adaletli sultan)

Leysü’l-İslam (İslam’ın arslanı) .

Ve en meşhuru olarak da Hüdavendigar (Mücahid, kahraman)’dır

Murad Hüdavendigar, yirmi dokuz sene hükümdarlığı müddetince zaferden zafere koştu. Mağlubiyet yüzü görmedi. Babasından küçük bir beylik olarak aldığı devleti, kısa zamanda yüce bir imparatorluk haline getirdi. Gerçekten babası Orhan Gazî‘nin vefatında doksan beş bin kilometrekare olan Osmanlı toprakları, beşyüz bin kilometrekareye ulaşmıştır.

Ağabeyinin Rumeli‘de başlattığı fütuhatı büyük bir ihlas ve azim ile kısa zamanda geliştirdi. ve Orta Avrupa‘ya kadar genişletti Fethettiği yerlere, devrin manevî büyüklerini yerleştirdi. Oralara, onların zamanının en mükemmel ilim, irfan müessesesi olan tekke ve zaviyeler inşa ettirdi.

Ayrıca, ciddî bir iskan siyaseti takib etti Türkmen aşîretlerini getirip bu bölgelere yerleştirdi. Bu göçler sayesinde torunlarının fütuhatı, Viyana önlerine kadar ilerleyebildi, Rumeli‘de beş yüz yıl devam edecek olan Osmanlı Devleti hakimiyetinin temelleri atılmış oldu. Babası, bu velî ve şehîd bir padişah olan yüce Sultan Murad Han‘a yaptığı vasiyetinde:

“Nasıl Selçuklular’ın varisi biz isek, Roma’nın da varisi biziz!.” buyurarak oğluna Avrupa‘yı hedef göstermişti Sultan Murad Han da, kendinden sonra gelenlerin önünü açmış ve Avrupa yı onların fethine amade bir hale getirmiştir. Avrupa, ova ve yaylaları hala O’nun cevval atının ayak izleri ile doludur.

Bizans tarihçisi Halkondil, Sultan Murad hakkında şu îtirafta bulunmuştur:

“Sultan Murad, Anadolu ve Rumeli’de otuz yediden ziyade harbi idare ederek zafer üzerine zafer kazanmıştır. Düşmandan kaçtığı ve arkasını döndüğü hiç görülmemiştir.

O, askerini bir müddet istirahat ettirmeyi arzu ettiği zamanlarda bile, kendisine bir meşguliyet bulurdu. Tembellikten nefret ederdi, istirahat nedir bilmezdi. Askerleri, istirahat ederken O, ava çıkardı. Yaşlılığında da cevvaliyetini hiç kaybetmemiştir.

Kemal-ı sükunetle boyun eğen milletlere ve sarayındaki ecnebi çocuklara şefkatle muamele ederdi. Mükafat vermede de cömert ve sür’atlı idi. Harbe gireceği zaman, askerini cesaretlendirip coştururdu . Yapılan yanlış hareketleri musamahasız cezalandırırdı. Verdiği söze riayet ederdi.

Murad Han’ın maiyyeti, O’nun heybeti ve şiddeti ile titrerdi. Bununla beraber, on/ara bir kumandanın gösteremeyeceği yumuşaklık, şefkat ve muhabbetle muamele ederdi.”

Düşmanın bile itirafa mecbur kaldığı şu güzel sıfatların sahibi olan Sultan Murad, gerek Anadolu‘da ve gerek Rumeli‘de yaptırdığı eserlerle de, milletin kalbinde taht kurmuştur. 1364 Sırp Sındığı zaferinin sonunda şükran ifadesi olarak, Bursa, Bilecik ve Filibe de birer cami, Yenişehir ve Bursa Çekirge‘de bir imarethane, medrese, kaplıca ve bir han yaptırmıştır.

Bugün, Balkan ülkelerinde var olan bütün müslüman halkların mevcudiyeti, ilk Osmanlı fütuhatı ve iskan siyasetinin bir eseridir.

O ahalî ise, bugün bize Osmanlı‘nın bir emanetidir. Onların bulundukları yerlerde muhafaza olunmaları zarurîdir Zîra ezan sadası, Avrupa‘da onlarla devam edegelmektedir.

Kosova, Murad Han‘ın mübarek kanı karşılığında bize pahalıya mal olmuş bir mîrasdir. Merhum Akif bu mîrası ne kadar güzel hatırlatır.

“Nerde görsem çıkıyor karşıma bir kanlı ova…

Sen misin, yoksa hayalin mi? Vefasız Kosova!

Hani binlerce mefahirdi senin her adımın?

Hani sinende yarıp geçtiği yol “Yıldırım”ın?

Hani asker? Hani kalbinde yatan Şah-ı Şehîd?

Ah o kurban-ı zafer nerde bugün? Nerde o iyd?

Söyle Meşhed, öpeyim secde edip toprağını:

Yok mudur sende Murad’ın iki üç damla kanı?..”

……..

Basacak mıydı fakat göğsüne Sırp’ın çarığı?

O günkü Sırp ile bugünkü Sırp aynıdır. Zaman farkından başka değişen hiçbir şey yoktur.

Bugün, Kosova’nın, Bosna’nın varis-i tabiîsi olan bizler, bir nefis ve tarih muhasebesine mecburuz!.

Ülkemizde yüz yıla yakın zamandan beri, ecdadımızın bize bıraktığı mukaddes mîrası reddedişimizin ve onların hatıralarını rencide edecek çirkin üslubun hazîn akıbeti gözler önündedir!.

Silkinip tarihimize dönmeye mecburuz. Bosna faciası gibi ibretli hadiseler, hamdolsun bugün bize bir kısım nadanın “gömdük” diyerek övündüğü Osmanlı ruhunu yeniden hatırlatmakta ve bizi, O’nun emanetine sahib çıkmaya doğru zorlamaktadır!.

Gerçekleşmekte olan yeni bir uyanış ve dirilişin gelecek hesabına va’d ettiği bereketli azmin şanlı cengaverlerine ne mutlu!

Rabbim! Ecdadın gönül iklîminden bizlere de yeni bir hamle gücü ihsan eyle ki, yirmibirinci yüzyıla girerken doğan büyük fırsatları kaçırmayalım!.

Amîn!…

Dipnotlar:(1) Şehzade Süleyman tarihimizde ilk defa olarak kendisine “Paşa” ünvanı ile hitab edilmiş bir şahsiyettir. Kadîm Türkçe de ağa, büyük kardeş demektir. Ağabey kelimesi de buradan türetilmiştir. Büyük kardeşler birkaç tane olunca, en büyüğüne baş ağa denilirdi. Paşa kelimesi de bundan neş’et etmiştir.

Şehzade Süleyman ‘ın kabri Bolayır‘dadır.. Rahmetullahi Aleyh!.