Çetin Yolculuk

HAZRET-İ MUHAMMED MUSTAFÂ -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- 1 [Mekke Devri] | İÇİNDEKİLER


Evinden çıktıktan sonra Hazret-i Ebû Bekr’in hânesine gelen Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, o kabûl etmese de, kendisi için hazırlanan devenin parasını verdi. Biraz evvel müşriklerin ortasından onlara görünmeden geçen Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ümmete numûne olacağı için bu defâ sünnetullâh îcâbı tedbirli hareket etti. Hazret-i Ebû Bekir’le berâber, evin arka tarafından çıktılar. Develeri birkaç gün daha burada kalacaktı.

Yine ince bir tedbîr olarak Medîne’nin aksi istikâmetine doğru yola revân oldular.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in kâh önünde, kâh arkasında yürüyordu. Allâh Rasûlü onun bu hareketini fark edince:

“−Ey Ebû Bekir, niçin böyle yapıyorsun?” diye sordu.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:

“−Yâ Rasûlallâh! Sizin hakkınızda endişe ettiğim için böyle yürüyorum!” dedi.

Nihâyet Sevr Mağarası’na ulaştılar.

Sıddîk-ı Ekber Hazretleri:

“−Yâ Rasûlallâh! Ben mağarayı temizleyinceye kadar, siz burada bekleyin!” dedi ve mağaraya girdi. Mağaranın içini temizleyip haşerât deliklerini kapattıktan sonra:

“−Artık gelebilirsiniz ey Allâh’ın Rasûlü!” dedi. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 222-223)

Bu sırada müşrikler, Ebû Cehl’in başkanlığında Hazret-i Ebû Bekr’in evine gelmiş­ler, kızı Esmâ’ya babasını sormuşlar ve ondan “bilmiyorum” cevâbını alınca, hırs ve hınçlarını, zavallı kızcağızı tokatlayarak çıkarmışlardı.

Varlık Nûru ve O’nun Yâr-ı Gâr’ı[1] mağarada bir müddet kalacaklardı. Böylece, kendilerini Medîne yol­larında arayacak olan müşriklerden daha rahat korunabileceklerdi. Zâten Allâh’ın lutf u inâyeti onların üzerindeydi ve kul tedbîrinin tükendiği yerde ilâhî nusret devreye giri­yordu. Nitekim birtakım müşrikler, izleri tâkib ederek, Sevr Mağarası’nın ağzına kadar gelmişlerdi. Ancak baktılar ki, mağaranın ağzı hiç el değmemiş gibi örümcek ağları ile kaplı idi ve ayrıca bir güvercin yuvası vardı. Allâh Teâlâ’nın emriyle mağaranın önünde Peygamber Efendimiz’in yüzünü örtüp göstermeyecek biçimde bir ağaç yetişti![2]

Müşrikler, Âlemlerin Efendisi’nin burada olabileceğine ihtimal vermeyerek geri döndüler.

Bu iki azîz yolcunun müşterek yardımcısı, dayanağı, sığınağı ve barınağı, Hak Teâlâ idi. Bunun için mağaranın önüne gelen bedbahtlar, bir güvercin yuvası ile örümcek ağından başka bir şey görememişlerdi. Şâir Ârif Nihat Asya’nın dediği gibi:

Örümcek ne havada,

Ne suda, ne yerdeydi…

Hakk’ı göremeyen

Gözlerdeydi!

Ancak bütün bunlar olurken, mağaranın içinde Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- nâzik anlar yaşamıştı. Korkmuştu; kendisi için değil, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz için…

Zîrâ müşrikler azıcık eğilip baksalar, onları hemen görebileceklerdi. Onlar mağaranın sağını solunu dolaşıyor ve:

“–Eğer mağaraya girmiş olsalardı, güvercinlerin yumurtası kırılır, örümcek ağı da bozulurdu” diyorlardı.

Bâzıları:

“−Mağaranın içine girip bakalım!” dedikleri zaman, Ümeyye bin Halef:

“−Sizin hiç aklınız yok mu? Mağarada ne işiniz var?! Üzerinde üst üste, kat kat örümcek ağı bulunan şu mağaraya mı gireceksiniz?! Vallâhi kanaatime göre şu örümcek ağı, Muhammed doğmadan öncesine âittir!” dedi.

Ebû Cehil ise:

“−Vallâhi, öyle zannediyorum ki, O yakınımızdadır! Fakat sihri ile gözlerimizi bağladı, görmez etti!” dedi.[3]

Bu esnâda endişeye kapılan Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hitâben:

“–Ben öldürülürsem, nihâyet bir tek kişiyim, ölür giderim. Fakat Sana bir şey olursa, o zaman bir ümmet helâk olur.” diyordu.

Peygamberimiz ayakta namaz kılıyor, Hazret-i Ebû Bekir de gözcülük yapıyordu. Efendimiz’e:

“–Şu kavmin Sen’i arayıp duruyorlar. Vallâhi ben kendim için endişelenmiyorum. Fakat sana zarar vermelerinden korkuyorum.” dedi.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz Yâr-ı Gâr’ına:

“–Ey Ebû Bekir, korkma! Hiç şüphesiz Allâh bizimledir!” buyurdu. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 223-224; Diyarbekrî, I, 328-329)

Kur’ân-ı Kerîm’de bu hâdise şöyle anlatılmaktadır:

اِلاَّ تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللهُ اِذْ اَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِىَ اثْنَيْنِ اِذْ هُمَا فِى الْغَارِ اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ اِنَّ اللهَ مَعَنَا فَاَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَاَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللهِ هِىَ الْعُلْيَا وَاللهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

“O’na (Muhammed’e) yardım etmezseniz, bilin ki inkâr edenler, O’nu Mekke’den çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allâh O’na yardım etmişti. Arkadaşına «Üzülme, Allâh bizimle berâberdir!» diyordu; Allâh da O’na sekînetini indirmiş, görmediğiniz askerlerle O’nu desteklemiş, inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Allâh’ın sözü ise, işte en yüksek olan odur. Allâh Azîz’dir, Hakîm’dir.” (et-Tevbe, 40)

Ebû Bekir -radıyallâhu anh- diyor ki:

“Biz mağarada iken müşriklerin ayaklarını görüyordum:

«–Ey Allâh’ın Rasûlü, onlar ayaklarının aşağısına bir bakacak olsa bizi mutlakâ görürler!» dedim.

Bunun üzerine:

«–Ey Ebû Bekir! Üçüncüleri Allâh olan iki kişi hakkında ne endişeleniyorsun?» buyurdu. (Buhârî, Fedâilü’l-Ashâb, 2, Menâkıb, 45; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 1)

***

Mekke’deki on üç yıllık teblîğ ve irşâd mücâhedesinden sonra, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ikinci bir mağara olarak gösterilen Sevr, Hirâ’dan farklı bir mânevî tedrîs mekânı idi.[4] Orası, ilâhî esrâr ve kudret akışlarını müşâhede etmek, insan ve kâinât kitâbındaki hikmetleri okumak içindi. İlâhî esrâra gark olma ve kalbi inkişâf ettirme dersânesi idi.

Buradaki misâfirlik, üç gün, üç gece sürdü. Yalnız değildi. Arkadaşı, peygamberler­den sonra insanların en üstün ve kıymetlisi olan Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- idi. Hazret-i Ebû Bekir, O’nunla mağarada üç gün arkadaşlık yapma şeref, izzet ve fazîletine ermiş, “ikinin ikin­cisi” olmuştu. Varlık Nûru, bu azîz arkadaşına:

لاَ تَحْزَنْ اِنَّ اللهَ مَعَنَا

“…Mahzûn olma; Allâh bizimle berâberdir!..” (et-Tevbe, 40) buyurmakla, aynı zamanda Allâh ile berâber olma (maiyyet) sırrını telkîn ediyordu. Bu, gizli zikir tâlîminin ilk baş­langıcı ve gönüllerin Allâh’a açılarak itmi’nâna ermesiydi.

Yâni Sevr Mağarası, kulu sonsuz esrâr fezâsından, vâsıl-ı ilallâh kılacak temel kalbî eğitimin başlangıç mekânı ve bu ilâhî yolculuğun ilk merhalesi olmuştur.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nûr menbaı olan kalp âlemindeki esrârı ümmetine fâş etmesi, ilk defâ Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ile bu mağarada başlamış, kıyâmete kadar devâm edecek Altın Silsile’nin ilk halkası oluşmuştur.

Îman, gücünü Hazret-i Peygamber’e muhabbetten almıştır. Bütün ulvî yolculukların temel sâikı, O’na olan muhabbettir ve Hakk’a vuslatın yegâne yolu, O’na muhabbet ile noktalan­mıştır. Çünkü sevginin şartı, aşkın kânunu, sevilen kişiye duyulan muhabbet ve o aşktan dolayı o kişinin sevdiği şeyleri de sevmektir. Muhabbetin taze tutulması da mânevî râbıta ile mümkündür.[5] İlâhî muhabbeti, ham ve sığ bir idrâk ile kavrayabilmek mümkün değildir.

Hazret-i Ebû Bekr’in Peygamber Efendimiz’le kalbî râbıtasını ifâde eden şu hâdisenin, her gönle kendi ufku ve istî­dâdı ölçüsünde bir tesir bırakacağı kanaatindeyiz:

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile her sohbetinde apayrı bir zevk ve lezzetle mütelezziz olurlar, esrâr-ı nübüvvetin en samîmî mahremi olduklarından, müstesnâ tecellîlere nâil olarak yanlarında iken bile Allâh Rasûlü’ne hasret içinde kalırlardı.

Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:

“−Ebû Bekr’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiçbir kimsenin malından fayda­lanmadım…” ifâdesi karşısında, Ebû Bekir -radıyallâhu anh- gözyaşları içinde:

“−Ben ve malım, yalnızca Sen’in için değil miyiz yâ Rasûlallâh?!.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11) demek sûretiyle kendisini her şeyiyle berâber Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e adadığını ve O’nda fânî olduğunu göstermiştir. (Bu mânevî makâm, ta­savvufta “Fenâ fi’r-Rasûl” olarak ifâde edilmektedir.)

***

Sevr Mağarası’nda Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir ara mübârek başla­rını Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın dizlerine koyup hafif bir uykuya dalmışlardı. O esnâda Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, mağarada kendilerine çok yakın bir yerde küçük bir delik gördü. Herhangi bir zararlı haşerâtın çıkıp da Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i incitmemesi için hemen ayağını Allâh Rasûlü’nü uyandırmadan o deliğin üzerine koydu.

İmtihân-ı ilâhî, gerçekten bir müddet sonra düşüncesinde haklı çıktı. Zîrâ bir yılan, Hazret-i Ebû Bekr’in ayağını şiddetli bir şekilde ısırdı ve zehrini akıttı. O büyük sahâbî­nin canı o kadar yandı ki, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- uyanmasın diye hiç kı­pırdamadıysa da, gözlerinden düşen birkaç damlaya mânî olamadı. Öyle ki, bu damlalar­dan bir tanesi Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vech-i mübâreklerine düştü. Bunun üzerine uyanan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ne var yâ Ebâ Bekir? Ne oldu?” diye sordu.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:

“–Bir şey yok yâ Rasûlallâh!” dediyse de, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ısrârı üzerine meseleyi anlatmak zorunda kaldı. (Beyhakî, Delâil, II, 477; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 223)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hemen mübârek tükrüklerini yılanın ısırdığı yere parmaklarıyla sürdüler. Allâh’ın lutfuyla daha o anda Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın acı ve ıztırâbı dindi, yarası şifâ buldu.

Zayıf bir rivâyete göre bu hâdise dolayısıyla Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sel­lem-, yılana sordu:

“–Bu işi niçin yaptın?”

Yılan da şöyle dedi:

“–Yâ Rasûlallâh! Ben yıllardır Sizi görmenin hasreti ile şu küçük delikte bekler du­rurdum. Tam arzuma nâil olacağım sırada, Sizi görebilme yolumun kapanmış olduğunu gördüm. Ancak muhabbetimin galebesine dayanamayarak onu kapatanı engellemek için ısırmak zorunda kaldım.”

Bu vesîleyle şâir Fuzûlî, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in maddî ve mânevî şifâ menbaı olduğunu ve O’na dost olanların bundan müstefîd olacağını beyân etmek üzere şöyle der:

Dostu ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayât,

Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâre su…

(Eğer Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in dostu olan kimse, yılan zehri içse, o zehir, kendisi için bir hayat suyu olur. Ancak O Peygamberler Sultânı’na hasım olan kimse, su bile içse, o su kendisine bir yılan zehiri kesilir.)

Bu hakîkati aksettiren diğer bir misâl de Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın hilâfetinde vukû bulmuştur. Şöyle ki:

Rivâyete göre Bizans imparatoru, bir iyi niyet nişânesi olarak Hazret-i Ömer’e düşmanlarını bertaraf etmekte faydalı olabilecek çok kuvvetli bir zehir gönderir. Hayatları Rum entrika­larıyla geçen Bizans imparatorları için çok tabiî olan bu işe, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- iltifat etmez. Onu getiren elçinin önünde zehir şişesini ellerine alır ve sâdece bir besmele çekerek olduğu gibi içer. Zehrin hiçbir tesiri görülmez.[6]

Bu hâdiseler, yâni Allâh’ın izni ile zehrin zararından mahfûz olabilmek, ancak Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kalp âleminden nasîb alarak O’nunla aynîleşmiş müstesnâ kullara âit bir keyfiyettir.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- halîfeliği zamânında bâzılarının kendisini Hazret-i Ebû Bekr’e üstün tutar biçimde konuştuklarını işitince:

“−Vallâhi, Ebû Bekr’in o gecesi, Ömer’in bütün hânedânından daha hayırlıdır! Yine Ebû Bekr’in o günü, Ömer’in bütün hanedânından daha hayırlıdır! Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm- mağaraya gitmek için evden çıktığı zaman, Ebû Bekir O’nun yanında idi.” demiştir. (Hâkim, III, 7/4268)

***

Sevr Mağarası’nda misâfir kaldıkları zaman zarfında Hazret-i Ebû Bekr’in kızı Esmâ yemek getirir; oğlu Abdullâh ise babasının emri üzerine her gece mağarada onların yanında geceler, seher vakti yanlarından ayrılır, sanki Mekke’de gecelemiş gibi Kureyş müşrikleriyle sabahlardı. Son derece zekî ve kâbiliyetli bir genç olan Abdullâh, gündüz de Kureyş müşriklerinin arasında bulunur, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hakkında söylenen şeyleri dinler, kurulan hîle ve tuzakları Varlık Nûru’na haber verirdi.

Hazret-i Ebû Bekr’in âzatlısı Âmir bin Füheyre de Ebû Bekr’e âit davarları, Mekkelilerin çobanlarıyla birlikte yayardı. Sabahleyin onlarla birlikte çıkar, akşam dönüşünde ise davarlarının yürüyüşünü ağırlaştırıp çobanlardan geride kalır, gece karanlığı basınca, davarlarıyla birlikte Sevr Mağarası’na dönerdi. Peygamberimiz ve azîz dostu, ihtiyaçları olan sütü bu koyunları sağarak alırlardı. Sabahleyin erkenden Mekke’ye dönen Abdullâh’ın ayak izlerini de davarların izleriyle siler, belirsiz hâle getirirdi.[7]

Üç gündür Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i arayan müşrikler, artık O’nu bulmaktan ümit kes­mişlerdi. Abdullâh’tan, müşriklerin ümîdinin tükendiğini haber alan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dördüncü gün kılavuzun getirdiği develere binerek yola koyuldular. Ne de olsa bu yolculuk, doğup büyüdüğü topraklardan bir ayrılış olduğu için Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hüzünlenmesine sebep oldu. Çünkü O, Mekke-i Mükerremeʼyi çok seviyordu. Nitekim bir defâsında Hazvere bölgesinde durup Kâbe ve haremine yönelerek Mekke’ye hitâben şöyle buyurmuştu:

“Vallâhi sen, Allâh katında beldelerin en hayırlı ve en sevgili olanısın. Çıkarılmış olmasaydım, senden çıkmazdım.” (Ahmed, IV, 305; Tirmizî, Menâkıb, 68/3925)

Yine bir defâsında Mekkeʼye hitâben:

“Ne güzel bir beldesin, bana ne kadar da sevimli geliyorsun. Şâyet kavmim beni senden çıkarmasaydı senden başka bir yeri yurt tutmaz, yuva kurmazdım.” buyurmuştu. (Tirmizî, Menâkıb, 68/3926)

Yüce Peygamber’in bu hüznüne, vahy-i ilâhî ile tesellî geldi:

اِنَّ الَّذِى فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْاَنَ لَرَادُّكَ اِلَى مَعَادٍ

“Sana Kur’ân’ı (okumayı, teblîğ etmeyi ve ona uymayı) farz kılan (Allâh) Sen’i döneceğin yere döndürecektir.” (el-Kasas, 85)

Bu ifâdeler, geri dönüşü müjdeliyor, aynı zamanda Mekke fethinin ilk alâmeti olarak Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gönlündeki kederi sürûra inkılâb ettiriyordu.

***

Mekke ile Medîne arası 400 küsur kilometrelik bir yoldur. O zamanlar deve yürüyüşüyle sekiz günde gidilebiliyordu. Yollar uzun, hava sıcak, kumlar alev alevdi ve mübârek kâfile, ilk yirmi dört saat hiç durmadan yollarına devâm etmişti.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, ticâret maksadıyla zaman zaman Şam’a gidip geldiği için pek çok kişi onu tanırdı. Bu yolculukları esnâsında da tanıdığı birisiyle karşılaştıkça:

“–Ey Ebû Bekir! Kimdir şu önündeki zât?” diye Fahr-i Kâinât Efendimiz’i soranlara:

“−Kılavuzumdur! Bana yol gösteriyor!” diyerek temkîn ve tedbîri elden bırakmaz, bu sözü ile de aslında: “O bana en hayırlı yolu gösteriyor!” demek isterdi. (İbn-i Sa’d, I, 233-235; Ahmed, III, 211)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Bekir Sıddîk ve âzatlısı Âmir bin Fuheyre ile birlikte Abdullâh bin Ureykıt[8] rehberliğinde Kudeyd mevkiinde bulunan bir çadıra uğradılar. Bu çadır Ümmü Mâbed’e âitti. Kendisi gelip geçen yolcuların su ve yiyecek ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırdı. Medîne’nin mukaddes yolcuları da Ümmü Mâbed’den süt istediler.

Çadırda Ümmü Mâbed’in gâyet zayıf bir koyunu vardı ki, sütü ve yağı olmak şöyle dursun, zayıflığının had safhada olması sebebiyle, hayvancağızın sürüye katılarak meraya gitmeye bile mecâli yoktu. Bu sebeple çadırın bir köşesinde kalmıştı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, koyunu sağmak için izin istediğinde Ümmü Mâbed:

“−Anam babam sana fedâ olsun! Şâyet onda süt bulabilirsen sağ!” dedi.

Sevgili Peygamberimiz, Allâh Teâlâ’nın bereket ihsân etmesi için duâ ettikten sonra besmele çekerek bizzat kendi elleriyle o gün koyundan pek çok süt sağdı.

Ümmü Mâbed -radıyallâhu anhâ-’nın bildirdiğine göre o koyun, Hazret-i Ömer’in halîfeliği zamânında meydana gelen kuraklığa kadar yaşamıştır.

Yine Ümmü Mâbed -radıyallâhu anhâ-:

“Yeryüzünde hayvanlar yiyecek bir şey bulamazken biz onu akşam sabah sağardık.” diyerek koyundaki bereketi ifâde etmiştir.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- oradan ayrıldıktan sonra çadıra Ümmü Mâbed’in kocası Ebû Mâbed çıkageldi. Çadırda pek çok süt görünce hayretle:

“−Ey Ümmü Mâbed! Bu sütler nereden geldi? Koyunlar uzak merada, hepsi de kısır, burada ise sağılır hayvan yok! Bu ne hâldir?” diye sordu.

Hanımı:

“−Bugün bize mübârek bir zât uğradı. Şöyle şöyle güzel hâlleri vardı.” diye o gün yaşadığı hâdiseleri anlattı.

Kocası:

“−Aman şu zâtı bana târif et!” deyince, Ümmü Mâbed, Varlık Nûru’nun şemâilini şöyle târif etti:

“−Gördüğüm zât öyle bir kimseydi ki, güzelliği zâhir, yüzü nûrânî, ahlâkı güzel ve emsâlsiz idi. Kendisinde hiçbir ayıp olmayıp bilâkis son derece hoş-endâmlı ve güzel sîmâlıydı. Gözünde siyahlık, kirpiklerinde çokluk, sesinde nezâket vardı. Gözünün beyazı gâyet beyaz, karası gâyet kara ve Kudret’ten sürmeliydi. Kaşlarının ucu ince, saçları koyu siyahtı. Gerdanı uzun ve yüksek olup sakalı sık ve hafif uzundu.

Sustuğunda üzerinde sekînet ve vakar hâsıl olur, konuştuğunda güzellik, güler yüzlülük ve tatlı dillilik zuhûr ederdi. Sözleri sanki dizilmiş inciler gibi olup, ağzından tâne tâne çıkardı. Sözü açıktı, hak ile bâtılı gâyet iyi ayırırdı. Ne âcizlik sayılacak derecede az, ne de bıktıracak kadar çoktu.

Uzaktan görüldüğünde, insanların en heybetlisi ve en güzeli, yakınına gelince de insanların en tatlısı ve melâhatlisi idi. Orta boylu olup, boyu ne hoşlanılmayacak derecede uzun ne de gözün hakir göreceği şekilde kısaydı. Sanki bir fidandı ki, fidanlar arasında bitmiş, güzelliği onların üzerine çıkmıştı. Yanında birtakım arkadaşları vardı ki, bir şey söylediği zaman huzurla dinlerler ve verdiği emri yerine getirmek için koşuşurlardı. Hizmetine koşulan ve hürmet edilen biriydi. Mütebessim bir çehreye sâhipti. Kimseyi ayıplamaz ve azarlamazdı.”

Ebû Mâbed bu güzel sıfatları işitince yemin ederek:

“−Bu zât Kureyş kabîlesinde zuhûr eden Peygamber’dir. O’nunla berâber olup kendisine arkadaşlık etmeyi ne kadar isterdim. Yine de bir yol bulabilirsem bunu muhakkak yapacağım!” dedi.

O günlerde Mekke’de sâhibi bilinmeyen bir sesin Ümmü Mâbed’in çadırına gelen misâfirleri medheden içli şiirler okuduğu duyulmuştur. Hâtiften gelen bu şiiri duyan Hassân bin Sâbit de, Peygamber’leri aralarından çıkıp giden kavmin hüsrâna uğradığını ve O Peygamber’in Medîne’de hidâyeti neşredip Allâh’ın kelâmını okuduğunu anlatan bir şiir ile cevap vermiştir. (İbn-i Sa’d, I, 230-231; VIII, 289; Hâkim, III, 10-11)

Ebû Mâbed ve onun mes’ûd âilesi, hep birlikte İslâm’a girerek sahâbîlik şerefine nâil olmuşlardır.

***

Mukaddes kâfileyi bir türlü bulamayan müşrikler, bulanlara büyük mükâfatlar va’detmişlerdi. Bu vaatlerle gözleri kamaşanlar da, yollara düşmüştü. Sürâka bin Mâlik de bunlar­dandı.

Nitekim Sürâka uzun bir arayıştan sonra, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e rast geldi. O’nu görür görmez atını hızlandırdı. Fakat birdenbire atının ayakları kumlara gömülüverdi. Kendisi de yere düştü.

Ne kadar uğraştıysa da, kumdan çıkmaya ve Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e doğru ilerlemeye muktedir olamadı. Bir hayli uğraştıktan sonra aklı başına geldi; nâdim oldu. Allâh Rasûlü’nün affına ilticâ etti. Hazret-i Peygamber de duâ buyurdular. Bu duâ bereketiyle Sürâka’nın atı kumlardan kurtuldu. Bu mûcizeyi gören Sürâka’nın, o anda kalp âlemi değişti ve Rasûlullâh’a samîmî bir dost oluverdi. Kâfilenin yerini gizli tutmak niyetiyle geri döndü. O tarafa gelenleri de, ya geri çevirdi ya da başka yönlere sevk etti. (Müslim, Zühd, 75)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şu müjdesi, Sürâka’nın âdeta kulaklarında çınlıyordu:

“–Ey Sürâka! Kisrâ’nın bileziklerini takınacağın, kemerini kuşanacağın ve tâcını giyeceğin zaman kendini nasıl hissedecek­sin?”

Hakîkaten İran fütûhâtında Kisrâ’nın bilezikleri, kemeri ve tâcı Medîne’ye getirildiği zaman, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- Sürâka’yı çağırıp bunları ona taktı ve:

“−Ey Sürâka! Ellerini kaldırıp: «Allâhu ekber! Hamd olsun o Allâh’a ki, bunları “Ben insanların Rabbiyim!” diyen Kisrâ bin Hürmüz’den çıkarıp Müdlicoğulları’ndan Sürâka bin Mâlik’e taktırdı!» de!” buyurdu. (İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 332; İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 19)

Peygamber Efendimiz Gamîm mevkiine geldiğinde, Büreyde bin Husayb ve kavmi ile karşılaştı. Onları İslâm’a dâvet etti.

Bunun üzerine onlar da Allâh Rasûlü’ne tâbî olup İslâm’la şereflendiler. Varlık Nûru -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Büreyde -radıyallâhu anh-’a o gece Meryem Sûresi’nin baş tarafını öğretti.[9]

Büreyde başındaki beyaz sarığı çözerek:

“–Yâ Rasûlallâh! Müsâade buyurursanız, alemdârınız olayım!” dedi.

Böylece Kuba köyüne kadar Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bayraktar­lık yaptı.

Büreyde’den sonra mübârek kâfile, Şam’dan dönmekte olan ticâret kervanına rast­ladı. İçlerinde Zübeyr bin Avvâm da vardı. Zübeyr, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ve Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’a beyaz maşlahlar giydirdi. [10]

Hicret kâfilesi Medîne’ye doğru adım adım yaklaşıyordu. Müşriklerin Allâh Rasûlü’nü öldürmek için herkesi seferber etmelerine ve diğer pek çok tehlikelere rağmen, O yine vazîfesini yapmaya devâm ediyor, yolda karşılaştığı kimselere İslâm’ı anlatıyordu.

Nitekim ashâb-ı kirâmdan Sa’d ed-Delîl[11] -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Hicret esnâsında Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ile berâber bize uğradı. O sırada Ebû Bekr’in bir kızı, yanımızda süt annede idi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kısa yoldan Medîne’ye varmak istiyordu. Biz kendisine:

«–Burası Rekûbe geçidinin Gâir yoludur. Burada Eslem kabîlesinden Mühânân diye bilinen iki hırsız vardır. İstersen onların üzerine biz varalım.» dedik.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Sen bizi onların yanına götür!» buyurdu.

Bunun üzerine yola koyulduk. Rekûbe’yi çıkıp yokuşun başına vardığımızda, o iki hırsızdan biri arkadaşına:

«−Bu zât Yemenlidir.» diyordu.[12]

Varlık Nûru onları yanına çağırıp İslâm’ı anlattı ve müslüman olmalarını istedi. Onlar da müslüman oldular. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- isimlerini sorduğunda:

«–Biz Mühânân (hakîr görülen iki kişiyiz).» dediler.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Bilâkis siz, Mükremân (şerefli iki kimsesiniz).» buyurdu ve müjdeci olarak önden Medîne’ye gitmelerini emretti.” (Ahmed, IV, 74)

h2


[1] Yâr-ı Gâr: Mağara dostu mânâsına gelir ve Varlık Nûru Efendimiz ile Hazret-i Ebû Bekr’in Sevr Mağarası’ndaki arkadaşlıklarını ifâde eder. Zamanla samîmî dostluklar için de kullanılır olmuştur.

[2] İbn-i Sa’d, I, 229; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 223-224.

[3] İbn-i Sa’d, I, 228; Halebî, II, 209.

[4] Sevr, Hira’dan farklı olarak değişik bir tedrîs mekânıydı. Hira’da îman tohumları atılmış, Sevr’de ise güçlenen îmandan sonra ihsân ve tasavvuf tohumları ekilmişti. Bu gösteriyor ki, kalb önce şeriatı yaşamalı, sonra da tasavvufa istidat kazanmalıdır.

[5] Râbıta hakkında tafsîlatlı mâlumât için bkz. Osman Nûri TOPBAŞ, Îmandan İhsâna TASAVVUF, s. 249-257, İstanbul 2002.

[6] Mustafa bin Halil ez-Zağravî, Risâletü’l-Besmele, s. 42. Burada zehri içen zât, Hâlid bin Velid -radıyallâhu anh- olarak geçmektedir.

[7] İbn-i Hişâm, II, 99; Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45; Heysemî, VI, 53.

[8] Abdullâh bin Ureykıt o esnâda müşrik, fakat îtimâd edilen güvenilir bir kimseydi. Sonradan müslüman olup olmadığı ihtilâflı ise de müslüman olduğu hakkındaki rivâyetler kuvvetlidir.

[9] İbn-i Sa’d, IV, 242.

[10] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45.

[11] Bu mübârek sahâbî, Medîne’ye giden kestirme yolu Efendimiz’e gösterip Rekûbe yolu üzerinde kılavuzluk yaptığı için “Delîl” sıfatı ile meşhur olmuştur.

[12] Bu sözle Fahr-i Kâinât Efendimiz’in Mekkeli olduğu kastedilmiştir. Çünkü Mekke, Tihâme bölgesinde;, Tihâme de Yemen sınırları içinde sayılmıştır. Bu sebeple Kâbe’ye “el-Kâbetü’l-Yemâniyye” denilmiştir. (İbn-i Esîr, en-Nihâye, V, 300)


HAZRET-İ MUHAMMED MUSTAFÂ -Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem- 1 [Mekke Devri] | İÇİNDEKİLER