Hayatımız Hep Oruçlu Gibi Geçmelidir

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

HAYATIMIZ HEP ORUÇLU GİBİ GEÇMELİDİR

Cenâb-ı Hak; “اَلسَّائِحُونَ” buyuruyor. “Oruç tutanlar.” (et-Tevbe, 112) Yani nefsini terbiye edenler, riyâzat hâlinde yaşayanlar.

Demek ki hayatımız, bu oruçla bizim, nasıl, şüphelilerden, haramlardan kaçınıyor, helâller bile asgarî seviyede kullanılıyor…

Demek ki hayat bir riyâzat hâlinde geçecek. Bir oburluk olmayacak. Bir gösteriş olmayacak.

Nedir gösteriş, israf? Aşağılık duygusunu bastırma hareketi.

Yine Cenâb-ı Hak, namaz ayrı, bir de namazdaki şeyleri bildiriyor:

“Rükû edenler, secde edenler: اَلرَّاكِعُونَ السَّاجِدُونَ.(et-Tevbe, 112)

Yani bir rükûmuz, Cenâb-ı Hakk’ın karşısında bir boynu bükük eğilmemiz nasıl olacak? Nasıl bir huzur tevzî edecek, bir feyz tevzî edecek? Secdemiz nasıl olacak? “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyruluyor.

Ondan sonra, kalp bu şekilde bir müzeyyen hâle gelecek. İbadetlerle ruh gıdalanacak. Gıdalanan bu ruhla “emr bi’l-mârûf, nehy ani’l-münker” olacak.

Ben bugün ne yaparım emr bi’l-mârûf, nehy ani’l-münkerde? Kendim ne kadar Kur’ân ve Sünnet’in muhtevâsı içindeyim? Evlâdım ne kadar, benim yavrum, benim devam eden parçam, kızım ve erkek oğlum, ben onlara nasıl bir “emr bi’l-mârûf”ta bulunuyorum? Onu hangi kreşe yazdırdım ben? Orada bir Allâh’ın kelâmından Fâtiha’yı öğrendiler mi? Sonra, uydum kalabalığa, nasılsa öğrenirler diye bıraktım mı?

Cenâb-ı Hak bugün önümüzü açtı. Açık eğitimler var şimdi. Açık öğretimler var. Allâh’ın kelâmını öğrenmeden olmaz. Her lisan, kendi hurufâtından öğrenilir. Ve o hurufâtı düzgün telâffuz etmek lâzım. O hurufatla, o âyetlerle Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda bulunacağız. Hem o hurufâtımız düzgün olacak, hem de okuduğumuz âyetler bizi düşündürecek.

Yine, bu, demin saydığımız; televizyonun menfî, internetin vs. modanın şeylerine karşı, evlâdımızın içini boşaltan şeylere karşı, nasıl neşriyatlara, dergilere temâyüllerimizi artıracak ve onları hem kendimiz okuyacağız, hem de okutturacağız? Bu da çok mühim. Yani bunları, evlâtlarımızı bunlarla husûsî olarak meşgul olmak…

İmam Mâlik Hazretleri buyuruyor ki:

Bana diyor, babam diyor, bir diyor, hadîs-i şerîf ezberletirdi diyor, bir de hediye verirdi diyor. Ben de diyor, sevinirdim diyor. Ertesi gün bir hadîs-i şerîf daha ezberlerdim diyor, bir hediye alacağım diye diyor. Sonra öyle bir hâle geldim ki diyor, babam diyor, bana diyor, hediye vermese de diyor, ben diyor, hadis ezberlemekten lezzet almaya başladım diyor.

Cenâb-ı Hak bize ikinci olan, Saff Sûresi’nden okunan âyette de:

“Ey îmân edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi?” (es-Saff, 10)

Dünyadaki ticarette hangi ticaret kârlıdır? Kârsız bir ticarete girmiyoruz. “Bir yorgunluk olmasın” diyoruz. Cenâb-ı Hak burada, yine o Tevbe Sûresi’ndeki âyet gibi:

“Allâh’a ve Rasûl’üne inanır, mallarınız ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz…” (es-Saff, 11)

Bu nedir bizim için? Şükrün dersidir. Şükürdür, şükrün îfâsıdır.

Allah sana malı niye verdi, canı niye verdi, sıhhatı niye verdi?

Demek ki bunun karşısında sen malı nasıl kullanacaksın, canı nasıl kullanacaksın Allah yolunda?..

Yine âyet-i kerîmede:

“…Eğer bilirseniz, bu sizin için çok daha hayırlıdır.” (es-Saff, 11)

Yine Cenâb-ı Hak benzer, diğer bir âyette, Fussilet Sûresi 33. âyette:

“İnsanları Allâh’a davet eden (emr bi’l-mârûf’ta bulunan, nehy ani’l-münker’de bulunan, bu söylediğinin, Kur’ân’la davetinin tatbikâtında bulunan, yani) amel-i sâlih üzere bulunan ve «Ben Müslümanlardanım» (bir İslâm şahsiyeti ve bir İslâm karakterini tevzî edenden) onun sözünden kimin sözü daha güzeldir?” buyruluyor. “En güzel sözlü odur.” buyruluyor.

Demek ki Cenâb-ı Hak bizden canlı bir Kur’ân istiyor. Rûhâniyetle dolu bir amel-i sâlih istiyor. Bir ahlâk yapısı, gönül yapısı, yeryüzünde Allâh’ın şâhidi olabilmek, “Ben Müslümanlardanım” diyebilmek. Müslüman şahsiyeti, Müslüman karakterini tevzî edebilmek.

Yine Cenâb-ı Hak Âl-i İmrân 104. âyetinde:

“Sizden hayra (delâlet eden, hayra) davet eden, iyiliği emredip kötülükten nehyeden bir topluluk bulunsun. İşte onlar felâha erenlerdir.”

Cenâb-ı Hak böyle bir gönül istiyor.

İhmal edilirse ne olur?

Yine Cenâb-ı Hak… Ebû Hüreyre rivâyet ediyor:

“Ashâb-ı kirâm arasında şu hakikati duyardık (çok müzâkere ederdik diyor). Kıyâmet günü bir kişi bir kişinin yakasına yapışır. O, yakasına yapışılan der ki:

«–Ne istiyorsun benden? (Der.) Bu zor zamanda niye benim yakama yapışıyorsun?» der.

O da der ki:

«–Dünyadayken beni hata ve çirkin işler üzerinde görürdün ve îkaz etmezdin. Beni o kötülüklerden alıkoymazdın. Şimdi de ben senden dâvâcıyım.» der.” (Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, III, 164/3506; Rudânî, Cem’u’l-Fevâid, V, 384)

Bu da hepimizin karşılaşacağı bir hâdise olabilir, yarın kıyâmet günü.

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Kimin Allah yolunda bir tek saçı ağarırsa, bu onun için kıyâmet günü bir nûr olur.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 9/1635; Nesâî, Cihâd, 26)

Yine Buhârî hadîsi:

“Sabah ve akşam Allah yolunda gayret etmek, yürümek, dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır.” (Buhârî, Cihâd, 6)

Dünya neticede bitecek.

يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ

(“O gün, ne mal fayda verir ne de evlât…” [eş-Şuarâ, 89])

Son nefeste bitecek. Bu amel-i sâlihlerle ebedî hayat -inşâallah- tecellî edecek.

“Hidâyet yoluna davet eden kimse (yine hadîs-i şerîf, Müslim hadîs-i şerîfi, Ebû Dâvud) ona tâbî olanların ecri kadar ecir alır. Bu, kendisine tâbî olanların ecrinden de bir şey eksiltmez. Kötü bir yola davet eden kimse de kendisine tâbî olanların günahları kadar günah alır. Bu da, ona tâbî olanların günahlarından hiçbir şey eksiltmez.” (Müslim, İlim, 16; Ebû Dâvûd, Sünnet, 6/4609)

Bugün hayra da vâsıta olmak. Çıkarılacak dergilere de vâsıta olmak. Toplumu Allah yoluna istikâmetlendirmek. Ondan gelecek sevaplardan da Cenâb-ı Hakk’ın hisse vermesi…

Velhâsıl buna benzer çok hadîs-i şerîf var.

Süfyân-ı Sevrî Hazretleri, bu da İmâm-ı Âzam gibi, İmâm Şâfî gibi, mezhep kuran müçtehitlerden. Tabi zamanla taraftarı azaldığı için… O buyuruyor ki:

“Horasan’da gidip tebliğde bulunmam (diyor, Horasan o zaman Orta Asya, yani uzak yerlere gidip tebliğde bulunmam), Mekke’de mücâvir olmamdan, yani Mekke’de kalıp ikāmet etmemden daha kazançlıdır.” buyuruyor.

Onun için ashâb-ı kirâm Dünya’nın dört tarafına yayıldı. Tâ Çin’e kadar gitti, Kuzey Afrika’ya girdi, Kazan’a kadar yaklaştı. Emevî devrinde İslâm ordusu, bu, Allah Rasûlü’nün لَتُفْتَحَنَّ اْلقُسْطَنْطِنِيَّةُ (“İstanbul elbette fetholunacaktır…” [Ahmed, IV, 335; Hâkim, IV, 468/8300]) hadîsine nâil olmak için İstanbul’a kadar geldi. (Ebû) Eyyûb el-Ensârî Hazretleri de içindeydi ordunun. O da 80 küsur yaşındaydı o zaman, geldiği zaman. O zaman bir Medîneli müslüman, atını tâ Bizanslıların ortasına kadar sürdü, Bizanslıların ortasında kaldı. Müslümanlarla irtibatı koptu. Bir Medîneli dedi ki müslüman:

“–Yanlış iş gördü (dedi). Cenâb-ı Hak; «Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın.» buyuruyor, kendini tehlikeye attı.” dedi.

(Ebû) Eyyûb el-Ensârî Hazretleri bunun üzerine:

“–Yok (dedi), bu âyet-i kerîme bize indi.” dedi.

Bakara 195. âyet:

“İnfak edin… Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın. «اَحْسِنُوا» işleriniz de en güzel olsun. Allah muhsinleri sever.” âyet-i kerîmesi.

“–Bu âyet-i kerîme bizim üzerimize indi (dedi). Biz (dedi) Allah Rasûlü’ne misafirperverlik ettik (dedi) Medîne’de. Gazvelere katıldık (dedi). Fedâ-yı can hâlinde olduk (dedi). An geldi; «Biz artık vazifemizi yaptık, arkadan gelenler devam etsin.» dedik, bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi:

«Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın.»

Velhâsıl hizmet, merhametin eseridir. Merhamet, bir müslümanın tabiat-i asliyesidir. Allâh’ın kullarına yapılan bilhassa bu hidâyet hizmetleri, Cenâb-ı Hakk’ın bizde tecellî eden “Rahman ve Rahîm” sıfatlarının tecellîleridir.

İslâm’a olan hizmetler de Cenâb-ı Hakk’ın lûtfettiği farklı bir merhamet tecellîsidir. Bu hizmetlere koşabilmek, mü’minlere büyük bir lûtuftur.

Sâdî-i Şîrâzî der ki, Allah dostu Sâdî-i Şîrâzî:

“Arkadaş! Sen ki ayaktasın, düşmüş insanı kaldırmak için onun elinden tutuver.”

Bugün düşmüş insan nedir? Toplumu görüyoruz.

“Arkadaş! Sen ki ayaktasın, düşmüş insanı kaldırmak için onun elinden tutuver.

Şunu bil ki Allah dostları daha ziyâde kimsenin uğramadığı dükkânlardan alışveriş yaparlar.” Garip kalmış, yalnız kalmış, hidâyetten uzak kalmış…

Ve bir müslümanın yüreği, bir dergâh hâline gelecek. En uzaktaki insana bile gönlünü açacak. İşte Mevlânâ o meşhur:

بَازآ بَازآ هَرْ آنْچِه هَسْتِی بَازآ

“Gel, gel, neysen de gel.” Buradaki “gel”, çamura düştünse de gel burada çamurun içinde kal, değil. Geri dön gel. “بَازآ” geri dön gel. Tekrar gel. Yani gel burada tevhîdi gör. Gel burada İslâm’ın güzelliklerini gör. Bu şekilde hidâyet bul…

Velhâsıl bir mü’minin gönül âlemi dergâh hâline gelecek. Ve mallarıyla, canlarıyla da tevhid uğrunda gayret ederek, Cenâb-ı Hak’la dost olarak ölmek için bütün gayreti gösterecek. Cenâb-ı Hak işte böyle bir gönülle bizi Cennet’e davet ediyor.

اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

(“Ancak Allâhʼa kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).” [eş-Şuarâ, 89]) buyuruyor.

“Nefs-i mutmainne” buyruluyor.

“Kalb-i münîb” buyruluyor.

Bu imtihan sınıfının da karnesinin üst derecesi bunlar olmuş oluyor.

Cenâb-ı Hak cümlemizin yardımcısı olsun -inşâallah-.

İnşâallah bütün neşriyatlarımızın, İslâmî neşriyatların… Bilhassa Altınoluk -elhamdülillâh- yediden yetmişe. Altın Çocuk. Diğer, hanımlara ait Şebnem. Yediden yetmişe Altınoluk. Cenâb-ı Hak… En güzelini vermeye gayret ediyorlar. Cenâb-ı Hak -inşâallah- gayretlerinin bereketlerini kendilerine gösterir. Ümmet-i Muhammed -inşâallah- istifâde eder -inşâallah-.

Tabi bunu yaygınlaştırmak… Bu da -inşâallah- “كَفَاعِلِهِ (Yapan gibidir.)” buyruluyor. Yani hayra delâlet eden, öbürünün hayrı eksilmeden, aynı dereceyi Cenâb-ı Hak kendisine ihsân eder. Şerre de delâlet eden, o şer ne kadar işleniyorsa, o şer, kendisine yazılır.

Meselâ bir dergimize vâsıta olduk, bir kardeşe onu şey yaptık, kaydını yaptırdık. Oradan o bir makale bile okusa yine büyük bir ehemmiyettedir. Her makale çünkü Cenâb-ı Hakk’a kulluğa davet ediyor. Vâsıta olan da bunu okuyan, kendisi bir intibâha gelirse, ona da, vâsıta olana da Cenâb-ı Hak aynı ecri ihsân etmiş oluyor.

Cenâb-ı Hak Münâfikûn Sûresi’nde ölüm ânımızı bize bildiriyor, ne kadar muhtacız böyle bir sadakalara:

“Ölüm ânı gelir de; «Yâ Rabbi! Tehir etsen, sadaka versem ve sâlihlerden olsam» demeden evvel infak edin.” buyuruyor Cenâb-ı Hak. (Bkz. el-Münâfikûn, 10)

Hattâ Efendimiz buyuruyor:

“…Sâlih kimse de (diyor), sâdık kimse de (diyor), son ânı pişmanlıkla olacak, «keşke daha öteye götürseydim» diye.” (Bkz. Tirmizî, Zühd, 59/2403)

Cenâb-ı Hak cümlemize -inşâallah- Cenâb-ı Hakk’ın şâhidi olmak, iç âlemimizi Kur’ân-ı Kerîm’le, Sünnet-i Seniyye ile, ilimle, sâlih amellerle, takvâ ile iç âlemimizi müzeyyen eylesin. Seherlerden müstefîd eylesin. Sâdıklarla, sâlihlerle beraber olmayı ve elimizden, dilimizden, gönlümüzden ümmet-i Muhammed’in müstefîd olmasını Cenâb-ı Hak nasîb eylesin, müyesser eylesin; lûtfuyla keremiyle, ihsânıyla.

Duâmızın kabûlü niyetiyle; Lillâhi Teâle’l-Fâtiha!..