Hayat: İmtihanlar Geçidi

Hazret-i Mevlânâ’nın Gönül Deryâsında Sır ve Hikmet İncileri

Yüzakı Dergisi, Yıl: 2019 Ay: Aralık, Sayı: 178

Hazret-i Ömer’in hilâfeti zamanında bir hırsız yakalanmıştı. Hakkında hüküm verilmişti ve cezalandırılmaya götürülüyordu. Bu esnada Halîfe’ye şöyle yalvardı:

“–Bana acıyın! Daha önce hiç hırsızlık yapmadım. (İlk kez nefsime uydum!)”

Ömer -radıyallâhu anh- dedi ki:

“–Ömer’in Rabbine yemin ederim ki doğruyu söylemedin. Allah, kulunu ilk günahında muâheze etmez! (Mutlaka sana nice fırsatlar ve işaretler verdi, fakat sen o tevbe ve ıslah fırsatlarını teptin ve bu cezaya müstehak hâle geldin.)” (Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, VIII, 276)

İnsanlara hayatlarında çeşitli işaretlerin gösterileceğine dair âyet-i kerîmede buyurulur:

“İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kur’ân’ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun.

Rabbinin her şeye şahit olması, yetmez mi?” (Fussilet, 53)

Bir başka âyet-i kerîme de, insanların hâdisâtın akışı içerisinde imtihanlar geçirdiklerini şöyle ifade eder:

“Onlar, her yıl bir veya iki kez (çeşitli belâlarla) imtihan edildiklerini görmüyorlar mı? (Fakat bu imtihanların) ardından ne tevbe ediyorlar ne de ibret alıyorlar.” (et-Tevbe, 126)

Bir mü’min; hayatın akışı içerisindeki med cezirleri, yani hastalık ve sıhhat, darlık ve genişlik, savaş-sulh ve benzeri ahvâli, bir imtihan bilmeli ve onlardan kulluk muvâzenesini bozmadan çıkmaya gayret etmelidir.

Hazret-i Mevlânâ, muvâzeneyi muhafazanın zorluğunu ve nasıl bir muhabbet ve sadâkat gerektirdiğini şu kıssa ile anlatır:

GÖZÜNÜ AYIRMAZ

“Bir padişah, adamları içerisinde bir hizmetkârını çok seviyor ve diğerlerinden üstün tutuyordu. Herkes; Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kardeşleri gibi, o sevilen ve üstün tutulan hizmetkâra haset ediyordu.

Sonunda gidip padişaha dertlerini açtılar. Kendilerinde ne kusur olduğunu sordular. Padişah da dedi ki:

«–Ben o hizmetkârımı üstün tutarım. Çünkü onun gözü hiç benden ayrılmaz!..»

Bütün beyler buna çok sevindiler. Padişahın söylediği husûsiyeti basit ve kolay zannettiler.

Hepsi de saf saf dizildiler; padişahın yüzüne bakmaya koyuldular.

Padişah onları seyrediyor, kendi kendine diyordu ki:

«Muhabbet dâvâsında bulunmak kolay; ama ona delil gerek, burhan gerek, ispat gerek.»

Padişah, has perdecisinin kulağına dedi ki:

«–Git, söyle: Davulların bulunduğu yerde ne kadar davul ve benzeri âlet varsa dama çıkarsınlar, hepsini birden yere atsınlar.»

Buyruğunu yaptılar; âlemi birden bir gürültüdür, bir gümbürtüdür sardı; her yan titremeye koyuldu. O korkunç gürültü kopunca beylerin hepsi telâşlandılar, yüzlerini padişahtan döndürdüler, birbirlerine bakmaya başladılar.

O sevgili hizmetkârın ise gözü, padişahın yüzünden hiç ayrılmamıştı; padişah ne hâl alacak, yüzü değişecek mi, ona dikkat ediyordu.

[Bu hâl şu âyet-i kerîmedeki hakikatin temsîlidir:]

«(Mîracda temâşâ ettiği onca hârikalara ve eşsiz güzelliklere rağmen, Rasûlullâh’ın) gözü ne kaydı, ne sınırı aştı.» (en-Necm, 17)” (Mecâlis-i Seb‘a)

Kıssada padişahın tertiplediği gürültülü hâdise, insanın ferdî veya içtimâî hayatında yaşanan imtihanları temsil eder. «‒Padişahtan gözümü ayırmayacağım.» iddiasındaki kişiler, mühim bir hâdise karşısında birden, bütün dikkatlerini kaybediverdiler.

Fakat gerçekten bütün kalbiyle muhabbette sebat eden hizmetkâr ise muvâzenesini bozmadı. Kendi canının derdine düşmedi.

Bu hâdise, bir ibret levhasıdır. Çünkü;

Hem maddî hem mânevî depremlerin, fırtınaların, iptilâların ve ölümlerin devamlı olarak deverân ettiği bir dünyada yaşıyoruz.

İnsanoğlu; hayatı kuşatan bu hâdiseler karşısında, bir sele kapılırcasına hüsrâna mı düşecek, yoksa sadece Cenâb-ı Allâh’a yönelerek tevekkül ve teslîmiyet içinde mi yaşayacak?

Yine hayatında maddî fayda ve sevinç meydana getiren değişiklikler karşısında, şımarıp gaflete ve enâniyete mi düşecek, yoksa şükür ve hamdden ayrılmadan, kendisini muhafaza mı edecek?

İstikameti muhafaza ettirici bir tefekkürle Hazret-i Mevlânâ der ki:

“–Ey insan! Senin gönül dünyan bir misafirhânedir.

Sana gelen gamlar ve sürurlar sende bir misafirdir. Sakın onların dâimî olduğunu zannetme!

Gelen fânî gamlara üzülme, çünkü onlar gidicidir (hepsi de senden ayrılacak birer yolcudur).

Fânî sürurlara da sevinme; zira onların da bekāsı yoktur.”

Hazret-i Mevlânâ, ibret almanın ehemmiyetini bir başka kıssa ile de anlatır:

HİKMETLİ TEMSİLLER

Rivâyete göre İsraîloğullarından gafil bir kişinin hikâyesi şöyledir:

O gafil kişi; günlerden bir gün, fesat yuvası olan evinden çıktı; ovaya doğru gitmeye koyuldu. Bir yere vardı, gördü ki;

Bir topluluk ekin ekmiş, zahmet çekmişti; sonunda da o ekin boy atmış, sararmış, saplar tanelerle dolmuş, biçilecek, harmana götürülecek bir hâle gelmişti. Derken o topluluk ateş getirdi, bütün o ekinleri yakıp kül etti.

Adam, kendi kendine;

«–Böyle bir kıymetli malı yakmaya acımıyorlar mı ki?» dedi. Oradan şaşkın bir hâlde geçip gitti, başka bir yere vardı.

Orada bir adam gördü; bir taşı kaldırmaya uğraşıyordu. Fakat bir türlü kaldıramıyor, yerinden bile kımıldatamıyordu. Derken bir başka taş aldı, getirip o taşın yanına koydu. Bu sefer ikisini birden kaldırmaya uğraşıyor, yerinden kımıldatamıyordu.

Gafil kişi şaşırdı:

«–Ne tuhaf şey! Taş bir iken yerinden bile oynatamıyordu, şimdi iki oldu, daha da ağırlaştı; yerinden nasıl kımıldatacak?»

Derken adam gitti, üçüncü bir taş getirdi, ikisinin yanına koydu. Taş üç olunca üçünü de kaldırıverdi, yola düşüp gitti.

Gafil adam bu şaşılacak şeyi de gördü; gene ovada yürümeye koyuldu.

Bu sefer bir koyun gördü; beş kişi, koyunu korumadaydı. Birisi koyunun sırtına binmişti, biri koyunu sırtına almıştı. Birisi koyunun memesine yapışmıştı; memeyi sağıp duruyordu. Birisi koyunun boynuzunu tutmuştu; birisi de iki eliyle kuyruğunu yakalamıştı.

Gafil kişi, bir şey anlamamıştı fakat yoluna devam etti.

Bir dişi köpek gördü ki karnında köpek yavruları havlamadaydı.

Gafil adam;

«–Ne kadar da şaşılacak şeyler gördüm!» dedi.

Gide gide bir şehrin kapısına ulaştı. Orada bir ihtiyar gördü. Dedi ki:

“–Şu geldiğim yolda şaşılacak şeyler gördüm.”

İhtiyar;

“–Ne gördün?” diye sorunca anlatmaya başladı:

Ekinlerini yakan topluluğu anlattı.

İhtiyar dedi ki:

“–O, Cenâb-ı Hakk’ın sana göstermek istediği bir temsildir.

Onlar, öylesine bir toplum ki kullukta bulunmuşlar, ibâdetler etmişlerdi; fakat sonunda fesatlarla, kötülüklerle ve günahlarla meşgul olmuşlardı; yüce Allah da;

«Onların işledikleri her bir ameli ele alırız, onu saçılmış zerreler hâline getiririz (değersiz kılarız)(el-Furkān, 23) âyetinde buyurulduğu gibi onların kulluklarını, ibâdetlerini yok etti.

[Hadîs-i şeriflerde buyurulur:

«Haset etmekten sakının.

Zira ateşin odunu (veya otları) yiyip bitirdiği gibi haset de iyilikleri yer bitirir.» (Ebû Dâvûd, Edeb, 44/4903)

“Size eski ümmetlerin hastalığı sirâyet etti:

Bu, haset ve buğzdur.

Bu, kazıyıcıdır (yok edicidir). Bilesiniz; kazıyıcı (yok edici) derken saçı kazır demiyorum. O dîni kazıyıcıdır (yok eder)…” (Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme, 57)]

“–Başka ne gördün?” dedi.

Gafil kişi, iki taşı kaldıramayan fakat üç taşı kaldıran adamı anlattı.

İhtiyar, bu meseli şöyle tabir etti:

“–Bu bir adama benzer ki bir mâsiyet işler, o günah kendince pek büyüktür; ona tahammül edemeyeceğinden korkar, bu düşüncedeyken bir suç daha işler. Artık bu suç, ona daha kolay görünür. Bundan sonra üçüncü defa bir suç daha işler, başka bir günah daha yapar; artık bütün günahlar ona kolay görünür, âdetâ bir mûsıkî gibi gelir. (Hâlbuki onu ağır bir azap beklemektedir. Bir an önce tevbe edip bu yüklerden kurtulmalıdır.)”

Gafil adam;

“–Ey ihtiyar!” dedi; “Bir de bir koyun gördüm.” Gördüğünü olduğu gibi anlattı.

İhtiyar şöyle tabir etti:

“–O koyun dünyaya benzer.

Üstüne binenler padişahlardır. (Hâlbuki koyun bir binek değildir. Gerçek hayat âhirettir.)

Koyunu sırtına alanlarsa insanlara el açan yoksullardır.

Kuyruğuna yapışan; işi sona varmış, eceli yaklaşmış, ömründen pek az bir zaman kalmış adama benzer.

Koyunun iki boynuzunu tutmuş olan; dünyada, ancak pek büyük sıkıntıyla, pek çok zahmetle yaşayabilenlerdir.

Koyunun memesini yakalayıp sütünü sağanlar; zenginler, sermâye sahibi olanlar, kâr elde edenlerdir.

[Onlar dünyanın geçici menfaatinden bir müddet istifâde ederler. Bu istifâdede; infak, sadaka, zekât ve hayrat gibi vazifelerini yerine getirmeyenler hakkında ise Cenâb-ı Hak, Kur’ânî ifadeyle;

عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ

«Çalışmıştır, boşuna!» buyurmuştur. (Bkz. el-Ğâşiye, 3)

İnsanlar, dünya menfaatlerini elde edenlere gıpta ederler. Hâlbuki, bu geçici bir menfaattir. Asr-ı saâdette yaşanan şu hâdisede Cenâb-ı Hak; ehl-i gafletin dünya rahatına, mü’minlerin imrenmemeleri gerektiğini şöyle tâlim buyurmuştur:

İlk müslümanlar, Mekke’de bin bir zulüm ve cefâ altında inliyorlardı. Hattâ bazı sahâbîler dediler ki:

«‒Bizler Rabbimiz’e kul olabilmek için her türlü cefâya katlanıyoruz. Allâh’a isyan eden kâfirler ise safâ içinde rahat rahat dolaşıyor, dünya nimetlerini rahat rahat kullanıyorlar…»

Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

«İnkârcıların (refah içinde) diyar diyar dolaşması, sakın seni aldatmasın! Azıcık bir menfaattir o. Sonra onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir!

Fakat Rablerine karşı gelmekten sakınanlar için; Allah tarafından bir ikrâm olarak, altlarından ırmaklar akan, ebedî olarak kalacakları cennetler vardır. Ebrâr (hayır-hasenat sahipleri) için, Allah katındaki (nimetler) daha hayırlıdır.» (Âl-i İmrân, 196-198)]”

Gafil kişi, gördüğü dişi köpeği anlattı.

İhtiyar;

“–Bu da vakitsiz söz söyleyenlere benzer.”

«Başında aklın varsa, gözün görüyorsa, bu dilini sat da başını kılıçtan kurtar, yani belâlardan satın al.»

[Hadîs-i şerifte buyurulur:

«Ya hayır söyle yahut da sus!» (Bkz. Müslim, Îmân, 77)

Mevlânâ Hazretleri buyurur:

«Sözün maskarası olma!..»]

Gafil kişi, bunca mânidar meselleri dinlediği hâlde; o ihtiyar zâttan ahlâksız bir kadının adresini istedi. Oraya zinâ için geldiğini bildirdi.

Bunun üzerine ihtiyar, üç kere o gafil adamın yüzüne tükürdü ve dedi ki:

“–A bahtsız kişi, sana öğütler verdiler, kulağına bile girmedi. Örnekler gösterdiler, aldırış bile etmedin.

Ben sıradan bir ihtiyar değilim, ben ölüm meleğiyim, sana bu şekilde göründüm. Şimdi Allâh’ın emriyle senin canını alacağım; bir yudum su içmene bile vakit bırakmayacağım.” (Mecâlis-i Seb‘a)

Bu temsildeki yolculuk, insan hayatı gibidir. Her insan; hayatında gerek kendi başından geçen, gerekse başkalarının hayatında şahit olduğu nice ibret verici, îkaz edici ve tefekkür ettirici hâdiseleri görür.

Fakat eğer nefsinin gafletine uyarsa; yeniden onları görmemiş, duymamış, yaşamamış gibi davranırsa, -maâzallah- gazab-ı ilâhîye uğrayabilir.

Bu sebeple, mü’min dâimâ her hâlini tarassut ve murâkabe eder. Übeyy bin Ka‘b -radıyallâhu anh- Hazretleri’nin «takvâ»yı tarif edişindeki gibi, dikenli bir arazide yürüyormuşçasına dikkat ve ihtimam ile hareket eder.

KORKU ve ÜMİT ARASINDA

Eğer bu dikkati kaybederse, esfel-i sâfilîne yuvarlanır:

“Âriflerden biri; çamurlu, kaygan bir yolda, dikkatlice yürüyordu.

Fakat bütün gayretine rağmen düştü.

Her tarafı çamur olduğu için, artık serbestçe yürümeye başladı.

Dedi ki:

«–Günaha düşmeden önce günahlardan sakınan adamın hâli buna benzer. Bir defa günaha düştükten sonra, artık aldırış etmemeye başlar.»”

Aslında bu tavır doğru değildir. Zararın neresinden dönülürse kârdır. Tevbe ne kadar erken yapılırsa, o kadar kuvvetli olur. Onu geciktirmek, günahı kolaylaştırır, ıslah-ı hâli zorlaştırır.

Böyle bir durumda, gaflet ehlinin daha da beter şekilde günaha dalması iki aşırı uca kaçmasından kaynaklanır:

  • Aşırı ümit
  • Aşırı yeis

Aşırı ümit;

“–Nasıl olsa Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir! Bir gün tevbe ederim.” diye tevbeyi ertelemek ve daha fazla günah işlemeyi kâr zannetmektir. Bir de kendisinden daha beter durumdaki günahkârlara bakar ve kendi günahının daha hafif olduğunu düşünerek, güya vicdanını rahatlatır, kendini kandırır.

Hâlbuki Abdullah İbn-i Mes‘ûd -radıyallâhu anh- bir mü’minin günahını nasıl görmesi gerektiğini şöyle ifade buyurmuştur:

“Mü’min; günahını, altında oturduğu ve sanki üzerine her an düşme tehlikesi olan bir dağ gibi (büyük ve ağır) görür. Bu koca dağ üzerime düşer mi, diye korkar durur.

Fâcir (günahkâr) ise; günahını, burnunun üzerinden geçen bir sinek gibi (ehemmiyetsiz) görür.” (Buhârî, Deavât, 4; Müslim, Tevbe, 3)

Aşırı yeis de;

“–Artık ben Allâh’ın affetmeyeceği bir kul oldum. Bundan sonra tevbe etmeye çalışsam da nâfile! Boşuna uğraşmaya gerek yok!” şeklinde tezâhür eder.

Her ikisi de şeytanın telkinidir.

Âyet-i kerîmede buyurulur:

“De ki: Ey kendi nefislerine karşı israf eden, kendi aleyhine haddi aşan kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (ez-Zümer, 53)

Bu âyet-i kerîme ümit telkin eder, bu sebeple bu âyeti cenâzelerde de okurlar. Hâlbuki devamında bu mağfiretin şartı şöyle ifade buyurulmaktadır:

“Size azap gelip çatmadan önce Rabbiniz’e dönün, O’na teslim olun, sonra size yardım edilmez.

Siz farkında olmadan, ansızın başınıza azap gelmezden önce, Rabbiniz’den size indirilenin en güzeline (Kur’ân’a) tâbî olun.” (ez-Zümer, 54-55)

Demek ki;

Sonsuz mağfireti temennî edebilmek için, Allâh’a yönelmek, O’na teslim olmak, Kur’ân’a ve onun tefsiri olan Sünnet’e tâbî olmak, yani İslâm’ı yaşamak ve yaşatmak lâzımdır. «Bunu yapamam» diye ümit kesme, yoluna gir, adım adım yaklaş. Sen bir adım attıkça, Mevlâ on kat seni yaklaştıracaktır.

Mevlânâ Hazretleri bu âyet-i kerîmeleri işârî bir şekilde şöyle tefsir eder:

GERÇEK İSRAF

“«Ey kendi nefislerine karşı israf eden, kendi aleyhine haddi aşan kullarım!»

Sen sanma ki israf, sadece birkaç kuruşu boş yere harcamandır yahut birkaç merkep yükü buğdayı hesabını bilmeden sarf etmendir yahut da mîrâsa konduğun birçok malı çarçabuk tüketmendir.

Asıl büyük israf, aziz ömrünü harcamandır; çünkü bir anlık ömür, yüz binlerce kuruşa alınamaz.

Yâkutlar, vakitlerle alınabilir ama, vakitler yâkutlarla alınamaz.

Canı altınla satın almadın da, o yüzden kadrini bilmiyorsun!

«Ey kendi nefislerine karşı israf eden, kendi aleyhine haddi aşan kullarım!»

Sandınız ki başkalarına zulmettiniz, hayır siz bu zulmü kendinize ettiniz. Düşmanlarınızın dükkânını yakıyorsunuz diye seviniyordunuz; oysaki kendi dükkânınızı ateşe verdiniz, kendi sermâyenizi yaktınız. Kötülük etme, kötülüğe uğrarsın; kuyu kazma kendin düşersin.

Yoksulun gönlünü kebap edip yiyen zâlim, dikkat edersen görürsün ki kendi budunu kızartıp yemededir.

Hikâye ederler:

Kasabın biri veresiye et verirmiş. Bir çocuk da çırağıymış. Dükkânda veresiyeleri yazarmış. Kasap;

«–Yaz!» dermiş;

«–Filân bu kadar borç aldı, filânda bu kadar alacağımız var.»

Günün birinde yırtıcı bir kuş uçup havadan inmiş; bir parça et kapıp havalanıp gitmiş.

Kasap, yine çırağa seslenmiş:

«–Yaz; etin dörtte bir parçası, şu kuşta; onda da bu kadar alacağımız var!»

Bir başka gün, yine o kuş, âdet edindiğinden gene gelir, et kapmaya uğraşır. Kasap, bir düzen kurmuştur; kuş tuzağa tutulunca başını koparır, öbür kuşlara ibret olsun diye asar.

Çocuk sâfiyetle sorar:

«–Usta, senin kuştaki alacağını yazdım; şimdi kuşun da sende alacağı var, ne kadar yazayım?»

Usta; yenini, yakasını yırtar da der ki:

«–Et işi kolay, fakat baş isterlerse ne yapacağım ben?»” (Mecâlis-i Seb‘a)

Ömür, meccânen verilmiş bir sermâyedir ki, bir gün hesabı verilecektir. Orada inceden inceye bir sual ve hesap olacaktır. Gerek Cenâb-ı Hakk’a karşı, gerek kullarına, gerekse mahlûkāta karşı işlenen suçlar için, çetin bir mahkeme kurulacaktır. Ölmeden evvel ölmek ve muhasebe edilmeden önce nefsi muhasebeye çekmek, bu sebeple bir mü’minin en mühim vazifesidir. Zira âyet-i kerîmede buyurulur:

“Onlar orada şöyle feryâd ederler:

«–Rabbimiz! Bizi çıkar, (daha önce) yaptığımız (kötü amellerin) yerine sâlih ameller işleyelim!»

(Onlara şöyle denilir:)

«–(Evvelâ) size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi?

(İkinci olarak) size (Peygamber, Kur’ân ve ihtiyarlık alâmeti gibi nice) îkaz edici de gelmedi mi?

(O zaman niçin inanmadınız?)

Şimdi tadın (azâbı)! Zâlimlerin yardımcısı yoktur!»” (Fâtır, 37)

Necip Fazıl, insanın gafletini şöyle ifade eder:

Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum!

Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.

İşte hayattaki nice işaretler ve imtihanlar, bu muhasebeyi hatırlatan ilâhî îkazlardır. Bu işaretleri okuyabilenler, derhâl tevbe ederler. Dâimâ teyakkuz içinde yaşarlar.

Âyet-i kerîmede buyurulur:

(Rahmân’ın sâdık kulları) kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.” (el-Furkān, 73)

«Âyet» kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de, hem Kur’ân’ın cümleleri için hem de, Cenâb-ı Hakk’ın insanlığa âfakta ve enfüste gösterdiği alâmet, ibret ve işaretleri ifade eder.

İşaretleri ve ibretleri görememenin bir sebebi de, insanın kendisini beğenmesidir. Kibirli kişi, kendi kusurlarını unutur, başkalarının kusurlarını arar, tecessüs ve gıybetle meşgul olur.

Mevlânâ Hazretleri ibretâmiz bir temsille anlatır:

“Çok çirkin bir kişi yolda bir ayna buldu; kaldırıp bakınca orada kendi yüzünü gördü. Yüzü buruştu. Hemen onu yere vurdu da dedi ki:

«–Böyle çirkin bir şey, elbette yere atılır. Benim gibi işe yarar birisi olsaydı, güzel bir yüze sahip olsaydı bu yolda böyle hor hakir kalır mıydı bu hiç?»”

Ayna ve terazi, Hazret-i Mevlânâ’nın temsilleri içinde, hak ve hakikati söyleyen tebliğ ve îkaz ehlini temsil eder. Onlar hep gerçeği gösterirler, hak ve hakikat ölçüsünü temsil ederler.

Fakat gafil kimseler, kendilerine emr-i bi’l-mârufta bulunan, yanlışını hatırlatan, tevbeye, temizlenmeye ve ıslaha davet eden kişilere öfkelenirler. Âdetâ onları ithâm ederler.

Mevlânâ Hazretleri’nin bir başka hikâyesi de bu hakikati şöyle temsil eder:

Bir adam bir ağacın altında uyumuş ve ağzından içeri bir yılan girmişti. Oradan geçen ârif bir atlı, bu hâli gördü. Adamı uyandırdı ve kırbaçlamaya başladı. Ağacın altına dökülmüş çürük elmaları zorla yedirdi ve yine kamçısıyla adamı kovaladı. Bu esnada adam, feryâd edip, bedduâlar okuyordu. Fakat sonunda çürük meyveler ve kovalamaca neticesinde midesi kalktı, ne varsa çıkardı, bu sayede karnındaki kara yılan da dışarı çıktı!..

Adam, bu manzarayı görünce, o ârif atlının, kendisini kırbaçlamasının hikmetini idrâk etti. Bu sefer, ondan özürler dilemeye, eline ayağına sarılmaya başladı.

O ârif atlı; vakit kaybetmemek ve adamı korkuyla perişan etmemek için, ona karnında yılan olduğunu söylememiş, doğrudan onu kurtaracak hamleleri gerçekleştirmişti.

Peygamberlere kavimlerinin azgın kişilerinin hücumları da böyledir. Eğer idrâk edebilseler, onlara kızamazlar, bilâkis sonsuz teşekkür ederler ve ebedî minnettar kalırlardı.

İlâhî îkazları ve imtihanları idrâk edemeyenler ise, bir müddet sonra o işaretlerden de mahrum hâle gelirler. Pas tutan kalpleri mühürlenir.

O pastan kurtulmanın yolları:

  • Seherlerde tevbedir, istiğfardır, ölümü tefekkür etmektir ve zikrullah ile meşgul olmaktır.
  • Duygulanarak Kur’ân okumaktır.
  • Helâl lokmaya riâyettir.
  • Fâsıklardan uzak durmak ve sâlihlerle, güzel arkadaşlarla beraber olmaktır.
  • İbâdetleri huşû ile îfâ etmeye çalışmaktır.
  • İnfâk etmek, gönül almak ve güzel ahlâkı yaşamaktır.

Cenâb-ı Hak; mânevî körlükten, mânevî sağırlıktan ve mânevî dilsizlikten muhafaza eylesin.

Âyetlerini gören, ibret alan ve ömrünü takvâ ile, sâlih ameller ile tezyîn eyleyen bahtiyar kullarından eylesin.

Âmîn…