TECELLÎGÂH-I İLÂHÎ

Hazret-i Mevlânâ’nın Gönül Deryâsında Sır ve Hikmet İncileri

Yıl: 2014 Ay: Mart Sayı: 109

ULVÎ CEVHER

Cenâb-ı Hak, insanın yaratılışını anlatırken;

«…ona rûhumdan üfürdüm…»(el-Hicr, 29) buyurarak insana kendinden bir ulvî cevher verdiğini hatırlatmaktadır.

Ârifler Sultanı Abdülkādir Geylânî Hazretleri’nin Hak katından mânen işiterek dile getirdiği şu söz, insanın Hâlık nazarındaki mevkiini ne güzel ifade eder:

“Ben insanın sırrıyım, insan da Ben’im sırrım…”(Fusûsu’l-Hikem Terc. ve Şerhi, I, 48)

İnsanın ahsen-i takvîm üzere yaratılması, mükerrem kılınması; ona Cenâb-ı Hak tarafından esmânın öğretilmesi, «beyân»ın talim buyurulması, yani sırları ve hikmetleri Cenâb-ı Hakk’ın insana ikram etmesi, insanın Allâh’ın halîfesi ve şahidi olması gibi hakikatleri de birlikte değerlendirdiğimizde, diyebiliriz ki;

İlâhî hazineler ve sırlar, insana ithaf edilmiştir. Allah Teâlâ; yüce ilâhî varlığını, insanın kudsî yapısında tanıtmak istemektedir. Bu sırların keşfolunacağı merkez, insanın kalbidir. Ancak bu ilâhî sırların kalpte mâkes bulması için kalbin arınması, temizlenmesi ve cilâlanması gerekmektedir.

Hazret-i Mevlânâ bu hakikatin anlaşılması için şu hikâyeyi anlatır:

Bir gün Çin ressamları:

“–Biz; Türk ressamlarından daha ileri, daha hünerliyiz.” diye bir iddiada bulundular.

Buna karşılık Türk ressamları da;

“–Hayır, biz daha üstünüz. Bizim hünerimiz daha ileridir.” diyerek bu iddiaya karşı geldiler.

Bunu işiten Sultan, ressamları imtihan etmeye karar vererek her iki tarafa da;

“–Birbirinizle çekişmeyi bırakın da ortaya birer eser koyun!” dedi.

Her iki taraf da Sultan’ın bu îkāzını kabul ettiler. Ancak Çinliler, kendi yaptıklarının kopya edilmesini engellemek için odanın ortasına kalın bir perde çektirdiler. Sultan’dan da türlü türlü boyalar istediler.

Türk ressamları ise, çok şey istemedi. Sadece duvardaki pasları giderecek ve onu cilâlayıp parlatacak bir çalışma için gereken şeyleri aldılar. Çok renkli olmaktansa, renksiz olmayı tercih ediyorlardı. Çünkü onlar, renksizliğin fazîletinin idrâki içindeydiler. Biliyorlardı ki, bu kadar çok rengin nihayeti renksizliktir. Mârifet; renklerin bolluğunda değil, renksizliğin zuhûrundadır. Nitekim göklerdeki bulutların, deryalardaki suların kendi renkleri yoktur. Onları renkten renge koyan, semâdaki güneştir.

Çalışmalar bitince Sultan; önce Çin ressamlarının odasına girdi, resimleri beğendi. Gördüğü renk saltanatına ve şekil güzelliğine cân u gönülden vuruldu.

Sıra Türk ressamlarının odasına gelince, onlar; aradaki perdenin kaldırılmasını istediler. Perde kaldırılınca; Türk ressamlarının cilâlayıp parlak aynalar hâline getirdikleri duvarda, ruhları cezbeden bir güzellik ve sanat ortaya çıktı. Aslında oraya akseden; Çin ressamlarının yaptığı resimlerdi, fakat aslından daha parlak ve defalarca güzel görünmekteydi. Bu mükemmel manzara karşısında hayranlıkla kendinden geçen Sultan, Türk ressamlarını takdir etti.

Böylece Türk ressamları, hiçbir resim yapmadan, sadece Çin ressamlarının eserlerini bin bir hünerle cilâladıkları duvarda aksettirdikleri için daha hünerli sayıldılar.

Hazret-i Mevlânâ, bu hikâyenin mânevî şerhini şöyle yapar:

ESAS OLAN SÎRETTİR

“Ey oğul! Sûfîler, Hak dostları, Türk ressamları gibidirler. Onların; ne ezberlenip tekrarlanacak dersleri, ne kitapları, ne de hüner gösterme merakları vardır. Yani onlar; zâhirî ilimlerin muhtevâsı içinde sıkışıp kalmamış, sûret engelini aşmışlardır.

Onlar, gönüllerini mükemmel bir şekilde cilâlamışlar, parlak aynalar gibi tozdan ve pastan uzak olmuşlardır. Bunun içindir ki; onların gönül aynasına, güzelliklerin en hakikîsi akseder. Tecellî, işte böyle kalb-i selîm aynalarında Hakk’a vâsıl olmuş sûfî gönüllerinde zuhûr eder.

Onların, gönüllerini bu parlaklığa erdirmek için temizledikleri şeyler ise; kin, kibir, benlik, ikilik, şehvet, ihtiras ve her türlü dünyevî isteklerdir.”

Hazret-i Mevlânâ; tertemiz kılınıp cilâlanarak tecellîlere mazhar olan kalbe, Hazret-i Musa’nın yed-i beydâ / bembeyaz nurlar saçan el mûcizesini de misal getirir:

“Cenâb-ı Hak, Musa -aleyhisselâm-’a;

«–Ey Musa! Elini koynuna sok; kusursuz bembeyaz çıksın!» diye emretmişti.

Musa -aleyhisselâm-, bu emri yerine getirmiş ve eli «cihan güneşi gibi beyaz ve nur saçıcı olarak» görünmüştü. Çünkü Hazret-i Musa’nın gönül aynasına gayb âleminin uçsuz bucaksız ve sûretsiz olan nâmütenâhîliği aksetmişti. Yani Hazret-i Musa; elini, sanat-ı ilâhiyyeyi görmekten gayri her şeyden müstağnî kılarak kalbinin üzerine koyunca, eli, tecellî nurlarıyla parlayan bembeyaz bir ışık hâlesi hâline gelmişti.

Musa -aleyhisselâm-’ın gönlüne akseden uçsuz bucaksız nâmütenâhîlik; hakikatte ne göklere, ne yere, ne denizlere sığar. Çünkü bu sayılanların, sayılabilir bir hududu vardır. Hâlbuki hududu olmayanın, hududu olana sığması mümkün değildir. Bunun içindir ki; hududu olmayan zât ve sıfatlar, ancak her türlü dünya kirlerinden sıyrılmış bir gönül aynasına akseder. Çünkü gönül aynası da, tıpkı kendisine akseden güzellik ve ilâhî esrar gibi hudutsuzdur. Rabbin tecellîleri ile dolan gönül aynası, hadsiz, hesapsız nâmütenâhîliğin aksettiği bir mekândır.

Gönüllerini Allah aşkıyla cilâlamış olanlar, her an oraya bir başka güzelliğin aksettiğini görürler; her an Allâh’ın sayısız kudret akışından birine şahit olurlar. Yani kendilerinde meknûz olan «ahsen-i takvîm» hakikatini keşfederler. Çünkü onlar için, bizim güzelliklerine sarıldığımız mecâzî renkler ve kokular yoktur. Onlar, dünyevî renk ve kokuları aşmışlardır.

Çünkü onlar, «mârifetullâh»a ermişlerdir. Dünya ilimlerinin kabuğundaki nakışı bırakmışlar, «ayne’l-yakîn» bayrağını yüceltmişlerdir ki, artık onlar, bu yücelmenin neticesi olarak «hakka’l-yakîn» mertebesine ulaşmış ilâhî sonsuzluğu oradan seyretmektedirler.”

Hazret-i Mevlânâ’nın buyurduğu gibi; insanın rûhu, berrak bir su gibidir. Fakat gaflet ve günahlarla bulanınca hiçbir şey görünmez olur.

Bu durumda mâneviyat incilerini ve hakikat nurlarını görebilmek için o suyu durultmak lâzımdır. Dolayısıyla tasavvufun gayesi; bencil ve nefsânî duyguları terbiye edip, fertleri ve neticede toplumları sulh, sükûn ve huzura kavuşturarak gönülleri bir dergâh hâline getirebilmektir. O gönüllerde sanki bir mahşer kaynar. Bütün mahlûkātın derdiyle dertlenme başlar. Allâh’ın cemâlî esmâ ve sıfatlarının mâkesi olur.

Zira Cenâb-ı Hak; insanı incelik, zarâfet ve ulvî derinliklerle tezyîn etmiştir. İnsanın asıl kıymeti de bu meziyetleri kalp âleminde yeşertip geliştirdiği nisbettedir.

Rûhâniyet dolu kalpler; güzel ahlâk, amel-i sâlih ve mânevî hâllerin tezâhürüne mazhardır. Bu şekilde kul; en güzel sûrette, yani «ahsen-i takvîm» olarak yaratılmış olmanın îcâbını gerçekleştirmiş olur.

Bu makamı ârifler şöyle ifade eder:

Sen çıkınca aradan,

Kalır seni Yaradan!

Bu mertebeye erişenler; zâhirî hâlleri ne kadar ağır ve zor şartlar altında olursa olsun, müstesnâ bir huzur ve itmi’nan hâli içindedirler. Çünkü tezkiye ile cilâlanmış kalplerinde tecellî eden esmâ-i ilâhiyyenin verdiği huzur, hiçbir cefâ ve sıkıntıyı hatıra getirmez.

MÜSTESNÂ MİSALLER

Rivâyete göre İsa -aleyhisselâm-; teni alacalı ve iki şakağı da çökük, hasta bir adama rastladı. O şahıs, üzerindeki hastalıklardan âdetâ habersiz bir hâlde kendi kendine şöyle şükrediyordu:

“–Yâ Rabbî! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, insanların pek çoğunu müptelâ kıldığın dertten beni halâs eyledin!..”

İsa -aleyhisselâm-, muhatabının derinliğini yoklamak maksadıyla ona;

“–Ey garip adam! Allâh’ın sana vermediği hangi dert kalmış ki?!.” dedi.

Hasta şöyle cevap verdi:

“–Ey Rûhullah! En fecî hastalık ve belâ, kalbin Hak’tan gāfil ve mahrum olmasıdır. Şükürler olsun ki ben; Cenâb-ı Hak ile beraber olmanın zevk, huzur ve itmi’nânı içindeyim. Sanki vücûdumdaki hastalıklardan haberim bile yok…”

Hazret-i Eyyûb da; hamdsizliği, her türlü hastalıktan ağır gören ve hisseden kalb-i selîm sahiplerindendir:

Dayanılmaz hastalık ve iptilâlara mâruz kalan Eyyûb -aleyhisselâm-, hanımının;

“–Rabbine duâ et de bu muzdarip hâlin son bulsun.” şeklindeki talebine;

“–Hak Teâlâ bana seksen sene sıhhatli bir ömür verdi. Henüz o kadar hastalık çekmemişken sıhhat istemekten hayâ ederim.” mukabelesinde bulunmuştu.

Kalbin safâya erdirilmesi, insanı yakîn ilmine götürür. Cenâb-ı Hak;

“Takvâlı olun (ki), Allah size (bilmediklerinizi) öğretsin.” (el-Bakara, 282) buyurmaktadır. Takvâ ile cilâlanan kalpte; ilâhî nurlar mâkes bularak, inşirah ve irfan hâsıl olmaktadır.

Sîretler dâimâ sûretlere akseder. Cenâb-ı Hak; kulunun sîret yapısında derinleşmesini arzu ederek, hâlini gizleyen iffetli fakirler hakkında Peygamberimiz’e şöyle buyurur:

تَعْرِفُهُمْ بِس۪ٖيمٰیهُمْ

“Sen onları sîmâlarından tanırsın.”(el-Bakara, 273)

Bu ilâhî beyânın bizlere mesajı şu olmalıdır:

“Siz onları sîmâlarından tanımalısınız. Kalpleriniz; kardeşlerinizin size açamadığı kederlerini, sıkıntılarını dahî müşâhede edebilecek bir derinlikte olmalı. Böyle iffetinden dolayı gizli kalmayı tercih eden kırık kalpleri aramalı, bulmalısınız.”

Cenâb-ı Hak bizden; sadece fakirlerin hâlini tespit değil, madde ve insan, zerre ve kürre her şeyde ilâhî imzayı ve ilâhî mesajları okuyabilme derinliğini arzular. İlk vahiy olan;

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذ۪ٖى خَلَقَ

“Yaratan Rabbinin adıyla oku!”(el-Alak, 1) emr-i ilâhîsinin mânâsı da budur.

İnsanı, zamanın akışını ve kâinâtı Allâh’ın adıyla okuyabilmek için; kalbin berraklaşması zarûrîdir. Bu da tasavvufta usulleri gösterilen, kalp tasfiyesi ve nefs tezkiyesi ile mümkündür. Fücûrun, benliğin, mâsivâ muhabbetinin kalpten bertarâf edilmesi ve sâlih amellerle gönlün cilâlanmasıdır. Bu sûrette berraklaşan bir kalp; Cenâb-ı Hakk’ın tecellîlerini, ilâhî kudret ve azamet akışlarını dehşet ve hayret içerisinde seyretmeye başlar. Bir misal olarak Muhammed Pârisâ -kuddise sirruh- Hazretleri, yatsı namazından çıkar. Mescidin bahçesinde kendisine bir hâl gelir. Sabah namazına kadar o hâl içinde kalır. Ezan okunduğunda sabahı kılmak üzere tekrar mescide girer.

Çinlilerin resimleriyle remzedilen ilim de işte o mücellâ kalbe hikmetler yansıtabildiğinde faydalı hâle gelir. Meselâ bir botanik âlimi; böyle bir kalple, bir yaprakta dîvanlar okur. Aksi hâlde kasvetli, paslı, kirli bir kalple; sair mahlûkat gibi sadece bir ot görür.

Kalbin saflaşması o kadar mühimdir ki; Peygamberlerin İmâmı, Hâtemü’l-Enbiyâ Efendimiz de kutlu mîrac yolculuğundan önce, beşerî intibâların dışında ilâhî azamet tecellîleriyle muhatap olacağı için şerh-i sadır mûcizesiyle mahiyeti bizce meçhul bir kalp ameliyatından geçmiştir.

Kalbin cilâlı bir ayna mahiyetinde olması; kulun sîretini güzelleştirmekte, sohbet ve beraberliğin ehemmiyetini de gösteren bir sırdır.

GÖNÜL AYNASINA KİM AKSETSİN?

Ayna ne ile beraberse, hangi varlığa müteveccih ise onu gösterir. İnsan da ünsiyet husûsiyetiyle, fizikî, zihnî ve kalbî olarak beraber bulunduğu varlıklardan büyük tesirler alır. Bu sebeple;

«Sâdıkların, diri kalplerin sohbetinde bulunmak ve gafillerin, ölü ve hasta kalplerin sohbetinden kaçınmak» emredilmiştir.

Sâlih ve sâdıklarla ünsiyetle meydana gelen hâl sirâyeti ve neticesindeki «aynîleşme»yi «Gülistan» adlı eserinde Şeyh Sâdî temsilî bir şekilde şöyle hikâye eder:

“Bir kişi hamama gider. Hamamda dostlarından biri kendisine temizlenmesi için güzel kokulu bir kil verir. Kilden, rûhu okşayan enfes bir râyihâ yayılır. Adam kile sorar:

«–A mübârek! Senin güzel kokunla mest oldum. Haydi söyle; sen misk misin, anber misin?»

Kil ona cevaben şöyle der:

«–Ben misk de anber de değilim. Bildiğiniz, alelâde bir toprağım. Lâkin, bir gül fidanının altında bulunuyor ve gül goncalarından süzülen şebnemlerle her gün ıslanıyordum. İşte hissettiğiniz gönüllere ferahlık veren bu râyiha, o güllere aittir.»”

Câhiliyye insanı, nasıl ashâb-ı kiram oldu? Gül Nebî’nin sohbetiyle…

Fahr-i Kâinât Efendimiz ki, Hazret-i Mevlânâ’nın ifadesiyle; «İki cihanın uğruna yaratıldığı bir gönül»dür. O gönlün Cenâb-ı Hak’tan mazhar olduğu sır ve hikmet tecellîlerine başka hiçbir kul tamamıyla nâil olamaz. Peygamber Efendimiz’in şu hadîs-i şerîfi de, bizim O’nun vasıtasıyla sahip olduğumuz ilmin, O’ndaki yakîn derecesine ne kadar uzak olduğunu ifade eder:

“–Allâh’a yemin olsun ki, eğer benim bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız; yollara, çöllere dökülür, (belânızı def etmesi için) Allâh’a yalvar yakar olurdunuz. (Yani âdeta evinizi ve barkınızı bile unutur, ailelerinizin yanına dönemezdiniz!)”(İbn-i Mâce, Zühd, 19)

Gaye, bu ifadelerin ulvî ve hikmetli hakikatleriyle müzeyyen bir hayat yaşayan Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in rûhânî dokusundan hissemizi artırma gayretimizdir. Ahlâkımızı O’nun ahlâkına, hayatımızı ve yaşayışımızı O’nun sünnetine benzetebilme, O’nunla aynîleşme gayretimiz; mârifet ve muhabbet yolunda yegâne yolumuzdur.

Rabbimiz, kalplerimize; ilâhî sır ve hikmetlerin tecellî ettiği bir nazargâh-ı ilâhî hâline getirebilen sâlih kullarının kalplerinden hisse nasîb eylesin.

Kalplerimizi tertemiz eyleyerek, mal ve evlâdın fayda vermediği o günde, huzûruna kalb-i selîm hediyesi ile varabilmemizi nasîb eylesin. Bizi bu hakikate yaklaştıracak sâlih amellerin muhabbetini kalplerimize ilkā buyursun.

Âmîn!..