Tasavvuf ve Temel Meselelerimiz Üzerine Mülâkat-2

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİR - YÜKSEK KALİTE VİDEO İNDİR - DÜŞÜK KALİTESES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

OSMAN NÛRİ TOPBAŞ HOCAEFENDİ İLE TASAVVUF VE TEMEL MESELELERİMİZ ÜZERİNE MÜLÂKAT – 2

Hayırlı günler değerli dinleyiciler. İslâm dünyası ve ülkemiz sancılı günler yaşıyor. Hakîkaten karşı karşıya bulunduğumuz, yürek dağlayan hâdiseler var. Bunun yanında, İslâm’ın birtakım müesseseleri tartışma alanında. Yoğun bir biçimde İslâm anlayışı, tasavvuf anlayışı, cemaat, tarîkat, tebliğ, cihad, yani çok temel İslâmî müesseseler tartışma zemininde. Bunları, geçtiğimiz haftadan itibaren Muhterem Osman Nuri TOPBAŞ Hocaefendi ile değerlendirmeye başladık. Geçtiğimiz hafta, İslâmî kavramların tartışılması, onların itham edilmesi, vesâire üzerine değerlendirmelerini almıştık Muhterem Hocaefendi’nin. Devam edeceğiz.

Çok tartışılan konulardan birisi; tasavvuf, tarîkat, cemaat vesâire. Tasavvufla ilgili bir temel çerçeve, doğru tasavvuf, gerçek tasavvuf nedir? Onu bugün konuşalım istiyoruz, Muhterem Osman Nuri TOPBAŞ Hocaefendi ile.

Efendim hoş geldiniz. Nasılsınız? Âfiyettesiniz -inşâallah-.

Teşekkür ederiz, Allah râzı olsun. Teşekkür ederiz.

Teşekkür ediyoruz. Geçtiğimiz hafta yaptığımız sohbet, büyük alâka gördü. Bugün de devam edelim istiyoruz.

İnşâallah.

Şimdi tasavvuf üzerine konuşalım istiyoruz. Tasavvuf doğduğundan beri, çok geniş, milyonlarca bağlısı olan, yüzyıllarca İslâm dünyasında bağlısı olan bir müessese. Ama zaman zaman birtakım muârızları da ortaya çıkıyor, birtakım eleştirilere mâruz kalıyor. Yani bir, sanki hem bağlıları için, hem muârızlarının ithamlarına cevap vermek üzere, gerçek tasavvuf çerçevesi çizmeye ihtiyaç var. Konu üzerinde derin düşünceleriniz var. Lûtfeder misiniz; bir gerçek tasavvuf çerçevesi nedir Efendim?

Gerçek tasavvuf, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in rûhânî hayatıdır.

Evet.

Cenâb-ı Hak insana, tekâmül etmesi, Cennet’e lâyık hâle gelebilmesi için peygamberler gönderiyor, kitaplar gönderiyor. Kâinat, ilâhî bir imtihan dergâhı. Zerreden kürreye, atomdan galaksilere kadar, hepsi Cenâb-ı Hakkın ilâhî bir azamet tecellîsi, ilâhî bir kudret akışları, ilâhî nakışlar.

Cenâb-ı Hak, kulun eserden müessire, sebepten müsebbibe, sanattan sanatkâra… Cenâb-ı Hak kulun kendisi ile beraberliğini, buluşmasını istiyor. Bu buluşma, kula büyük bir saadet getirecek. Cenâb-ı Hak:

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

(“…Bilesiniz ki, kalpler ancak Allâhʼı anmakla mutmain olur (huzura kavuşur).” [er-Ra‘d, 28]) buyuruyor.

Kalpler ancak Cenâb-ı Hak’la bu beraberlikle bir huzur bulacak. Kalp, Cenâb-ı Hakk’ın bir tecellîgâhı olacak. Cenâb-ı Hak ile bir dostluk meydana gelecek.

İnsan, kendi iç dünyasındakini sever. Meselâ Yakub -aleyhisselâm-’ın on iki evlâdı vardı. kendi iç dünyasını oğlu Yusuf’ta gördü, Yusuf’a meyli daha çok arttı.

Evet.

Bir anne-babanın iki üç tane evlâdı vardır, hangi evlâdı kendi mizâcındaysa o evlâdını, hepsini sever, ona daha çok meyleder. Bu tasavvuf da; Cenâb-ı Hak’la dost olma, dostluk.

Dostluğu kurabilmesi için de cemâlî sıfatlardan nasip alması lâzım. Bu da Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in üsve-i hasene hayatını kendisine her hâli ile örnek alması lâzım. Kalp ve beden âhengi içinde bir hayat tarzı olması lâzım.

Tasavvufun muhtelif tarifleri vardır.

Efendim o tariflere geçmeden önce, bu, belki, tahmin ediyorum, “rûhânî hayat” ifadesini kullandınız, Rasûlullah Efendimiz’in rûhânî hayatı. Yani tahmin ediyorum, rûhânî hayat ifadesi de yeterince anlaşılmayabilir. Birazcık açar mısınız Efendim?

Efendim, Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:

وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي

(“…Rûhumdan üfürdüğüm zaman…” [el-Hicr, 29; Sâd, 72]) buyuruyor. Yani Cenâb-ı Hak kendinden bir istîdat veriyor.

Evet.

“…Rûhumdan üfürdüğüm zaman…” buyuruyor. (Bkz. el-Hicr, 29; Sâd, 72)

Evet.

Kul, bu istîdatları inkişâf ettirecek, nefsânî arzuları bertaraf ettirecek, kendisinin ilâhî müşâhedenin altında olduğunun idrâki içinde bulunacak, bu şekilde Cenâb-ı Hak’la bir dostluk kurulacak.

Evet.

Tabi bu nefsanî arzuları da bertaraf etmesi zarûrî. Meselâ meleklerde bu yok, nefsânî arzular yok. Kula bu veriliyor, imtihan olarak veriliyor. Bunu bir imtihan, bir, fedakârlıkla İslâm yaşanacak. Nefsânî arzulara karşı fedakârlık olacak. İleride îzah ederiz -inşâallah-.

Evet.

Ve “sulhü olmayan bir cenktir” buyruluyor. “Nefse karşı sulhü olmayan bir cenktir.” Son nefese kadar devam edecek bir mücadele bu.

Meselâ dünyevî bir apolet alabiliriz; bir doktor oluruz, mühendis oluruz, mimar oluruz… Artık o diploma bize ömür boyu geçerlidir.

Evet.

Fakat bu geçerli değil. Cenâb-ı Hak:

وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَاْتِيَكَ الْيَقِينُ buyuruyor. Yani:

“Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluk et.” (el-Hicr, 99) buyruluyor. Son nefese kadar. Tabi bu…

Bir cenk mi gerekiyor Efendim?

Çok hassas bir cenk, dehşetli bir cenk, bir mücadele, nefisle mücadele, içindeki nefsânî arzularla mücadele. Tâbiri câizse, içindeki şeytanla mücadele.

Evet.

Zor bir şey. Çünkü dâimâ imtihanlar muhtelif. Tabi burada en zoru, son nefese selâmetle çıkabilmek. Tabi Efendimiz de buyuruyor ki:

“Nasıl yaşarsanız öyle vefat edersiniz, öyle haşr olursunuz.” (Münâvî, Feyzü’l-Kadir, V, 663)

Tabi bunun yanında yine bir îtinâlı olarak her hâlimizi bir muhasebe hâlinde olmamız lâzım; çünkü son nefesinde kaybedenler var.

Evet.

Son nefesinde kazananlar var.

Evet.

Âyet-i kerîmede bunları Cenâb-ı Hak bildiriyor. Meselâ Firavun’un sihirbazları son anlarında kazandılar. Büyük bir mukâvemet gösterdiler.

Evet.

رَبَّنَا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ dediler.

“Yâ Rabbi! Bizim üzerimize sabır yağdır (sabır dök ki bu Firavun’un biz zulmünü bertaraf edelim) müslüman olarak can verelim.” (el-A‘râf, 126) dediler.

Evet.

Bunun mukâbilinde, zıddı olan, son nefesinde kaybedenleri Cenâb-ı Hak bildiriyor.

Velhâsıl dâimâ insan “beyne’l-havfi ve’r-recâ” korku ve ümit arasında olacak.

Şey de var değil mi Efendim; Rasûlullah Efendimiz’in -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in; “Beni bir an bile, göz açıp kapayıncaya kadar bile…”

طَرْفَةَ عَيْنٍ buyuruyor.

Evet, nefsimle baş başa bırakma!

“Başbaşa bırakma yâ Rabbi!” diyor. (Bkz. Câmiu’s-Sağîr, c. I, s. 58)

Yani nefse bir teyakkuz hâli var değil mi?

Teyakkuz hâli var Efendimiz’in, teyakkuz hâli var.

Evet.

Hattâ Efendimiz, Fâtıma Validemiz’e de, kızına:

“–Kızım diyor, babanın peygamber olduğuna güvenme, bol bol amel-i sâlih işle.” buyuruyor. (Bkz. İbn-i Sa‘d, II, 256; Buhârî, Menâkıb, 13-14; Müslim, Îman, 348-353)

Evet.

Tabi bu, yakîn gelinceye kadar. Bu çok mühim. Yani bu, demek ki insan dâimâ bir muhâtaralı bir şeyin üzerinde.

Evet.

Onun için hayatının her ânına çok dikkat etmesi lâzım.

Evet.

Bir an gelir, yanlış bir çatlak bir -af edersiniz- taşa basar, uçurumdan aşağı gider.

Yani o zaman Efendim, tasavvuf yoluna giren, önce nefsin iğvâlarına karşı teyakkuz hassasiyetiyle donatılıyor. Yani o da bir disiplin değil mi Efendim?

Çok ağır bir disiplin.

Bir hassâsiyet. Evet.

Çünkü îman da bununla “Lâ ilâhe” ile başlıyor.

Evet.

Baştan, Allah’tan uzaklaştıracak her şeyden kulun kaçması. Hiçbir şeyi kendine put edinmeyecek. Malı put olmayacak, evlâdı put olmayacak, ne bileyim; dünyevî arzuları put olmayacak. “İllâllah”…

Yani bunların put olma riski de var değil mi Efendim? Yani onun için put olmayacak.

Var tabi. Meselâ Kârun’a serveti put oldu.

Evet.

Kimine makam-mevkî put olur.

Firavun’a makamı put oldu meselâ. “Ben Rabbim” diyor.

Evet. Kendini tanrılığa kadar götürdü.

Evet.

Demek ki bu kadar bir felâket bir şey ki nefis, tanrılığa kadar götürüyor. Bu, nefs-i emmâre denilen bir hâdise. Yani kendisini “lâ yuhtî: hatasız” kabul ediyor.

Evet.

“Lâ yüs’el” kabul ediyor “sorumsuz” kabul ediyor kendisini.

Evet.

Tanrılığa kadar götürüyor.

Evet Efendim, yani şeyden başladık, hemen sorularla giriyoruz araya, nefisle sonsuz bir savaştır tasavvuf diye. Zât-ı âlînizin başka tespitleri de var değil mi tasavvufla ilgili.

Efendim tabi bir de “nefsi rûhâniyetin emrine verebilmek, amâde kılmak.”

Evet.

Yani nefsi rûhun, rûhâniyetin emrine verebilmek.

Evet.

Gazâlî bu hususta diyor, Gazâlî buyuruyor ki:

“Süvari diyor, atını seçer diyor. Atını terbiye eder diyor. Çünkü terbiye edilmemiş bir at diyor, an gelir diyor, uçurumun kenarından sahibini aşağı atıverir.” diyor.

Evet.

“Fakat diyor, terbiye edilmiş bir at diyor, sahibini/süvârisini istediği menzile götürür.” diyor.

Evet.

Şimdi burada da hakîkaten, terbiye yani, bu azgın at, mâlum nefis mânâsında.

Nefis mânâsında.

Yani insan nefsini terbiye ederse…

Evet.

O nefis kendisini huzura götürür. Çünkü namazı biz bedenle kılıyoruz.

Evet, nefissiz de olmuyor.

Olmuyor.

Evet.

Orucu bedenle…

Evet.

Hayır-hasenâtı bedenle…

Evet.

Her şeyi biz bedenle îfâ ediyoruz.

Evet.

Demek ki bedenin ıslah olması lâzım.

Evet.

Bedeni ıslah etmek için rûha güçlü gıdalar vermek lâzım.

Evet.

Meselâ bunun için Cenâb-ı Hak, nefse rûhî gıdâların ehemmiyeti bakımından:

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ

(“…Seherlerde istiğfâr ederler.” (Âl-i İmrân, 17]) buyuruyor.

سَاجِدًا وَقَائِمًا

(“…(Geceleyin) secde ederek ve kıyamda durarak…” [ez-Zümer, 9]) buyuruyor.

سُجَّدًا وَقِيَامًا (“…Secde ederek ve kıyamda durarak…” [el-Furkân, 64]) buyuruyor.

Secde etmek lâzım, kıyamda durmak lâzım.

Bu ne zaman? Seherlerde, zor bir vakitte.

İstiğfar etmek lâzım, evet.

Zira Cenâb-ı Hak:

“Tatlı yataklarından bedenlerini kaldırırlar, havf ve recâ arasında Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ederler…” (es-Secde, 16) buyuruyor.

Evet.

Yani bir fedakârlık istiyor. Fakat bu fedakârlık her şeyde: İbadette fedakârlık, hizmette fedakârlık, ahlâkta fedakârlık, hayatın her safhasında fedakârlık. Bu fedakârlık neticesinde Cenâb-ı Hak ile bir dostluk meydana gelecek.

Evet.

O kalpte Cenâb-ı Hakk’ın cemâlî sıfatları tecellî edecek. O kalp dost olacak, o kalp, Cenâb-ı Hak, o dostluğunun mukâbili:

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

Onlar o zor geçitlerde, ölüm, kıyamet vs. orada “korkmayacaklardır, üzülmeyeceklerdir” buyruluyor. (Bkz. Yûnus, 62)

Bir de dostluk gündemi olacak o zaman değil mi Efendim? Yani Allah Teâlâ ile dostluk.

Dostluk.

Evet.

O gündemde de Cenâb-ı Hak, Fussilet Sûresi’nin 30. âyetinde:

“Rabbim Allahʼtır deyip…” (Fussilet, 30) Allah rızâsı içinde, üzerinde hayatını istikametlendiren.

ثُمَّ اسْتَقَامُوا

(“…Sonra dosdoğru olanlar…” [Fussilet, 30])

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in o rûhânî izinde gidenler için;

“…Melekler iner: «Korkmayın, üzülmeyin Allâh’ın size vaad ettiği Cennetlerle sevinin.» derler.” (Fussilet, 30)

Bu, tefsirlerde üç şekilde vâkî olacak:

Bir: Son nefeste.

Evet.

Zor an. Yani rûhun bedeni terk ettiği an, en zor an. Orada melekler büyük bir güç verecekler:

“Korkmayın, üzülmeyin, Allâh’ın size vaad ettiği Cennetlerle sevinin.” diyecekler.

İkincisi: Kabre girişte. Büyük veda.

Evet.

Bütün dünyadaki bağlantılardan bir anda kopuyorsun. Orada melekler:

“Korkmayın, üzülmeyin, Allâh’ın size vaad ettiği Cennetlerle sevinin.” diyecekler.

Üçüncüsü: Kıyamette kalkış.

Evet.

Bir âlemden bir âleme geçiş. Zor bir âleme geçiş. Zerrelerin tartıldığı bir âleme geçiş. O zaman da bu dost olan kullara Cenâb-ı Hak meleklerini gönderecek:

“Korkmayın, üzülmeyin, Allâh’ın size vaad ettiği Cennetlerle sevinin.” diyecekler.

Fakat tabi bu, hayatı devamlı istikâmette bulunan kimseler için.

Evet.

Yani nefs-i mutmainneye kavuşmuş, râdıye, merdıyye, değişik şartlar altında Allah’tan dâimâ râzı olmuş. Hayatında “üf, of” bunlar silinmiş, unutulmuş bunlar.

Evet.

Dâimâ “Yâ Rabbi Sen!” diyen bir gönül. Cenâb-ı Hak bu gönlü;

اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

(“Ancak Allâhʼa kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).” [eş-Şuarâ, 89])

Bir rafine olmuş bir kalp. Böyle Cenâb-ı Hak huzuruna davet ediyor.

Evet, inşâallah.

Tabi bu, büyük bir, dünyadaki bir fedakârlığın neticesi. Cenâb-ı Hak cümlemizin yardımcısı olsun.

Âmin, âmin!

Bunu bir Hak dostu şöyle güzel ifade eder, bu, nefsi bertaraf etmenin getirdiği bir nîmeti:

“Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaratan.”

“Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaratan.”

Yani nefsini bertaraf edersen…

“Ben” i çıkarırsan…

“Ben”i çıkarırsan, Cenâb-ı Hak’la Cenâb-ı Hak, sen senle beraber olursun.

Evet.

Sakarya Karadeniz’e döküldüğü zaman, artık o Karadeniz’dir.

Sakarya kalmaz orada.

Sakarya kalmaz, Sakarya orada bitmiştir. Karadeniz’de Sakarya’yı bulamazsın. Yediğimiz yemek, o artık vücudumuzun bünyesi olmuştur. Onu vücudumuzdan çıkartamayız.

Velhâsıl; “Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaratan.”

Evet.

Velhâsıl işte bu duruma, kalbin bu hâle gelebilmesi.

Mevlânâ da bu gafleti güzel bir misalle anlatır:

“İki parmağının ucunu, iki gözüne koy diyor, bir şey görebilir misin diyor. Yani göremiyorsan diyor, bu âlem yok mudur diyor? Görememek ayıp ve kusuru diyor, ancak diyor, senin ham nefsine aittir.” diyor.

Evet.

Velhâsıl iki parmağını gözünden çek diyor.

Gözün açılırsa…

Yani kalbinden diyor o gafleti kaldır, kalbin uyansın diyor.

Evet.

Gerçi herkes uyanacak Ahmet Abi, fakat son nefeste uyanacak.

“İzâ mâtû, intebehû” var Efendim.

Evet, evet.

Yani “ölünce uyanırlar”.

Hattâ Cenâb-ı Hak bir de Münâfikûn Sûresi’nde insanın son ânını bildiriyor, o ölüm ânını, insanın bir pişmanlığı:

“…Yâ Rabbi birazcık (azıcık bir uzat, bir mesafeyi biraz azıcık) uzatsan da, sadaka versem ve sâlihlerden olsam demeden evvel.” (el-Münâfikûn, 10) buyuruyor.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Sâlihler de ölüme bir üzüntü ile girecek, keşke daha öteye gitseydim…” (Bkz. Tirmizî, Zühd, 59)

Evet.

Keşke Cenâb-ı Hakk’a daha çok yakın olsaydım.

Evet.

Bu, genel bir pişmanlık olacak.

Evet.

Velhâsıl Allah, o dünyadaki bu zamanımızın kıymetini bildirsin.

Âmin!

En maalesef hiç kıymeti bilinmeyen; “zaman” oluyor. En mühim, zamanı da harcamak boşuna; “sıkıldım” demek.

Nasıl Efendim?

Sıkıldım demesi kulun. Bunaldım, sıkıldım demesi.

Neden diyor Efendim?

Yani sıkılmayacak.

Sıkılmayacak.

Zira Cenâb-ı Hak:

فَفِرُّوا اِلَى اللّٰهِ buyuruyor. “Bana koşun” buyuruyor. “Allâh’a koşun…” (ez-Zâriyât, 50)

Allâh’a koşunca sıkılmaz, evet.

Sıkılmaz kalbimiz. Yani kalp rûhâniyetle dolarsa; “Yâ Rabbi, bu Sen’dendir.” der.

Evet. Allah’tan uzak kalınca demek ki kalp daralıyor.

Tabi kalp daralır, sıkıntılar başlıyor.

Öyle bir âyet de var: Allah’tan, zikirden uzak yaşayana diye, bir şeytan musallat olur. (Bkz. Tâhâ, 124)

Velhâsıl Cenâb-ı Hak, kendisine teslîmiyet istiyor.

İşte tezkiye edilmemiş bir nefis, sadece süflî menfaatlerini görür. Terbiye ettiğimiz ve tezkiye edilmiş olgun bir kul ise, mârifetullah’tan nasib almaya başlar.

Evet.

Yaratılışımız;

لِيَعْبُدُونِ (“…Bana [Allâhʼa] kulluk etsinler diye.” [ez-Zâriyât, 56])

لِيَعْرِفُونِ (Beni [Allâhʼı] bilsinler diye…)

Cenâb-ı Hakk’ı kalpte tanıyabilmek.

Yine tasavvufun ayrı bir tarifi:

“İç âlemini ikmâl gayretindeki bir mü’minin, diğergâm bir gönül ile mahlûkata yönelmesi.”

İç âlem temizlenecek, berraklaşacak ve Allâh’ın mahlûkatına o kalp yönelecek.

“Şefkat li-halkillâh”

Şefkat. Gariplerin, muhtaçların, mahrumların ihtiyacını, eksikliğini şefkat ve merhametle telâfi etme gayretinde olacak. Zaten merhamet de budur. Yani bende var, onda yok; demek ki benim vazifem, onun eksikliğini telâfi etmemdir.

Tasavvuf nasıl sağlıyor Efendim bunu? İnsanda hangi duyguyu geliştirerek böyle bir diğergâmlığı sağlıyor?

Efendim bir defa ibadetlerde huşû isteniyor.

Evet.

İbadetin fayda vermesi için ibadette huşûnun şart olduğu.

“Mü’minler felâh buldu, onlar ki namazlarını huşu ile kılarlar.” (el-Müʼminûn, 1-2)

Tabi bu namaz, başı olduğu için, bu, oruçta da huşû, sadakada, zekâtta, infakta, hacda, hayatın her safhasında bir huşû.

Evet.

Diğer bir husus; emirleri, nehiyleri bir îtinâ ile ifâ edebilmek.

Üçüncüsü: Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz. O, en muhteşem ahlâk üzere, O’nun ahlâkı ile kendi ahlâkımızı her zaman kıyaslayabilmek.

Evet.

Yani “Benim merhametim ne kadar Allah Rasûlü’nün merhametine benziyor? Benim affediciliğim ne kadar benziyor? Benim iffetim ne kadar benziyor?..”

Evet.

Velhâsıl bütün bu ahlâkî vasıflar… Çünkü O’nu Cenâb-ı Hak “üsve-i hasene: örnek şahsiyet” olarak bildiriyor.

En güzel örnek, evet.

Bu örnek şahsiyete vâsıl olabilmek için Efendimiz’e, orada Cenâb-ı Hak üç tane şart bildiriyor âyet-i kerîmede:

Birincisi: “…Allâh’a kavuşmayı umanlar…” (el-Ahzâb, 21)

Evet.

Demek ki Allah rızâsı istikametinde bulunacak, devamlı Allah rızâsına kavuşmanın gayretinde olacak.

İkincisi: “…Âhirete kavuşmayı umanlar…” (el-Ahzâb, 21)

Dâimâ âhiret önünde olacak, hesap önünde olacak, zerrelerin hesabını vereceğini unutmayacak.

Üçüncü olarak da: “…Cenâb-ı Hakk’ı çok çok anacak…” (el-Ahzâb, 21)

Bunlar için Cenâb-ı Hak “üsve-i hasene” (olduğunu bildiriyor Efendimiz’in).

Demek ki herkes için Rasulullah “üsve-i hasene” değil. Fazîlete ermeye mesafe alanlar için, mesafe katedenler için Rasulullah Efendimiz “üsve-i hasene” oluyor, örnek şahsiyet oluyor.

Örnek alabilmek için de bir…

Hamle…

Şahsiyet mesafesi gerekiyor değil mi Efendim?

Tabi, tabi, tabi. Yani o şahsiyetle şahsiyetlenmek. Zâten ashâb-ı kirâm, mâzileri itibâriyle, bir kısmı yarı vahşi bir hâlde yaşıyordu.

Evet.

Kız çocuğunu ananın yüreğinden söküyordu, diri diri gömmeye götürüyordu.

Evet.

Öbürü esir alıyordu güçlü ise güçsüzü, ben bunu istediğim gibi, benim tasarrufumdadır diyordu, bana kimse karışamaz diyordu.

Hattâ İslâm’ın ilk günlerinde, ilk şeylerinde Hind dedi;

“–Böyle din mi olur dedi, ben köleyle bir mi olacağım? O köledir, o talihine küssün!” dedi.

Evet.

Böyle bir oportünist bir pragmatist, menfaate bağlı bir hayat. Tabi İslâm bunların hepsini yok etti kaldırdı.

Merhamet, merhamet, merhamet…

Evet.

Velhâsıl burada da iç âlemini kul ikmâl edecek, diğergâm bir gönülle mahlûkata yönelecek.

Evet.

İşte buna en basit bir misal, Efendimiz’in çok tekrarlanan bir misali:

“Bir kişi bir çölde giderken kuyudan iniyor su içiyor. Bir köpek geliyor kumları yalıyor. Adam düşünüyor; «Bu köpeğin diyor, kuyuya inmek imkânı yok, benim imkânım var. Beni yaratan Allah, bu köpeği yaratan aynı Allah -celle celâlühû-. Ben o zaman, benim vazifem bu köpeğe de su vermektir.»

İniyor kuyuya, ayakkabısıyla suyu çıkartıyor, köpeği suluyor.

Evet.

Cenâb-ı Hak affediyor. (Bkz. Müslim, Selâm, 151-153)

Evet.

Demek ki kalbin bu şekilde bir nazarla, bir merhametle bakabilmesi.

Evet.

Bâyezid-i Bistâmî Hazretleri bir yerden bir yere giderken bir ağaç altında yemek yiyorlar. Yola devam ediyorlar. Fakat torbasında bir karınca dolaşıyor.

“Ben bunu vatan-cüdâ ettim.” diyor. “Karıncayı vatan-cüdâ ettim.” diyor.

Vatanından ayırdım diyor.

Dönüyor, o ağacın altına o karıncayı bırakıyor.

Evet.

Efendimiz’de bunun misalleri çok.

Evet.

Sonsuz. Bir, yavrularını emziren bir köpeğin yanından geçirtmiyor.

Mekke fethine giden orduyu.

Mekke fethine giderken Sürâka’yı dikiyor başına. (Bkz. Vâkıdî, II, 804)

Bir yanık karınca yuvası görüyor:

“–Allâh’ın verdiği canı kim yakabilir?” buyuruyor, hayret içinde kalıyor. (Bkz. Ebû Dâvud, Cihad, 112)

Fakat bugün maalesef bir gaflet; Anadolu’ya çıktığımız zaman, birçok tarlaların yakıldığını görüyoruz.

Evet.

O toprağın bile tabiatı bozuluyor.

Velhâsıl bütün mahlûkat, insana emanet.

Evet.

Yani bir, diğer galaksilerde, yıldızlarda hayvanat yok, bilebildiğimiz kadarıyla. Fakat insan için yaratıldı bütün mahlûkat, insana emânet mahlûkat.

Tasavvuf bunun eğitimini veriyor, değil mi Efendim?

Hattâ yılan da insana emanet. “Sana saldırırsa bir vuruşta öldür” diyor Rasûlullah Efendimiz, “onu kıvrandırma” diyor. (Bkz. Müslim, Selâm, 139-141, 147; Ebû Dâvûd, Edeb 162-163/5263; Tirmizî, Sayd, 14/1482, Ahmed, I, 420)

Evet.

Bir kurbanı keserken de, hattâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir kişi kurbanın önünde bıçağını bileyliyordu:

“–Kaç sefer öldürüyorsun dedi. Arkada bileylesen olmaz mı?” dedi. (Hâkim, IV, 257)

Yine bir zekât hayvanlarını verdi Efendimiz:

“–Bak dedi, bunu götür dedi, ailene tembih et dedi, üzerini çamurlu tozlu bırakmasınlar.” dedi.

Evet.

“Sütünü sağarken, tırnaklarını kessin.” buyurdu.

Yani memesini zedelemesin.

Zedelenmesin dedi. “Tamamını da çekmesin dedi, yavrusuna da bıraksın.” dedi. (Bkz. Ahmed, III, 484; Heysemî, V, 168, 259, VIII, 196)

Muhteşem şeyler

Muhteşem bir şey.

Yine bir bedevî ağacı yaprak almak için kökünden sallıyordu.

“–Çağırın bedevîyi ama yumuşakça çağırın.” dedi.

Bedevî geldi:

“–Bak dedi, yaprağını alırken dedi, kökünü tahrip etmesen dedi. Ki bu ağaç devamlı bu yaprağını versin.” dedi. (Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, Beyrut 1417, VI, 378)

Yani nasıl bir incelik… قَوْلًا لَيِّنًا (Bkz. Tâhâ, 44).

Evet.

En yumuşak şekilde, îkaz için de. Bir suyun akışı gibi güzel bir dille îkaz etme, irşâd etme.

Velhâsıl işte örnek, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz.

Evet.

Dilimiz yaklaşıyor mu Efendimiz’in diline?

Çok güzel.

Cenâb-ı Hak ne buyuruyor?

قَوْلًا كَرِيمًا (el-İsrâ, 23) diyor. Anne-babaya diyor, iltifatlı konuş diyor.

قَوْلًا مَيْسُورًا (el-İsrâ, 28) diyor. Hiçbir şey veremiyorsan, hiçbir şey yapamıyorsan, bir diyor onun gönlüne bir huzur verecek, bir sevinç verecek tatlı bir tesellî ile bir konuş buyuruyor.

Evet.

قَوْلًا مَعْرُوفًا (el-Ahzâb, 32) buyuruyor.

قَوْلًا بَلِيغًا (en-Nisâ, 63) buyuruyor.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak, nasıl hitap edeceğiz. Bunlar hep, tasavvuf budur. Budur tasavvuf.

Bütün bunlar Kur’ân’ın güzelliğinde var, Rasûlullâh’ın güzelliğinde var. Tasavvuf da bunu kazanma terbiyesi.

Meselâ zikir:

200 küsur yerde “zikir” geçiyor. Zikir, lâfzı zihne atma değil, zihinden kalbe indirme. “Allah Allah” derken Cenâb-ı Hakk’ın o sonsuz azamet-i ilâhiyyesi, Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu, ihsânı, ikrâmı…

“Ben nasıl kul olacağım?..”

Evet.

Bunun tefekkürüdür zikir. Lâfzın kalpte tecellî etmesidir.

Velhâsıl tasavvuf, insanlığın kurtuluşu için gönlünü bütün insanlığın huzur bulacağı bir dergâh hâline getirebilmesi. Kalp bir dergâh olacak.

Evet.

Hattâ tâbiri câizse o kalpte bir mahşer kaynayacak. Mahşerde ne var? Bütün insanlığın ıztırâbı vardır, şeyi vardır. Kalp o hâle gelecek ki bütün mahlûkâtın, insanın, şeyin ıztırâbını duyacak, muzdarip olacak.

Şimdi, dergâha da böyle farklı bir mânâ veriyor değil mi? Dergâh bir mekân gibi gözüküyor ama…

Tabi kalbin de bir mekân olması lâzım.

Mekân, evet.

Meselâ Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- geceleri sırtında çuvalla dolaşırdı.

Evet.

Aç var mı? Uykusu kaçardı eğer bir aç varsa.

Evet.

Meselâ bir tevâzu. Şey için, yani bir, meselâ:

Hafsa -radıyallâhu anhâ-’ya dediler:

“–Fütuhatlar oldu, baban çok bir şey hâlde yaşıyor, zor bir hâlde yaşıyor, kifâf-ı nefsin daha da aşağısında.”

Hazret-i Ömer.

Hazret-i Ömer için.

“–Babana onu söyle de biraz daha beytü’l-mâl’den, asgarî yaşayacak kadar bir şey alsın.”

Maaşını artırsın diyorlar.

Evet. Alacağını biraz daha artırsın. Hakkını almasın ama, biraz alsın hiç yoksa…

Evet.

Hafsa -radıyallâhu anhâ- huzura çıkıyor:

“–Babacığım diyor, fütuhatlar oldu diyor, ganimetler arttı diyor. Ashâb-ı kirâm diyor, arkadaşların, ben de biraz daha rahat etmenizi arzu ediyorum.” diyor.

“–Kızım diyor, sen diyor, Rasûlullâh’ın zevcesi değil miydin?” diyor.

“–Evet baba.” diyor.

“–Peki diyor, sen bana söyler misin, Allah Rasûlü nasıl yaşardı, ne yerdi, ne içerdi? Yattığı yatak nasıldı, şilte nasıldı, onu bana söylesene diyor. Yoksa sen benim bu yolun -Ebû Bekir’den sonra- bu yolun benim üçüncüsü olmamı istemiyor musun?” dedi.

Hafsa -radıyallâhu anhâ- önüne başını eğdi ve oradan çıktı. (Bkz. Ahmed, Zühd, s. 125; Şehbenderzâde Ahmed Hilmi, Târîh-i İslâm, I, 367)

İşte bu tasavvuftur. Yani Allah Rasûlü’ne benzeyebilme gayreti.

Evet.

Biz tasavvuftan bunu anlıyoruz Ahmet Abi.

Evet.

Biz tasavvuf deyince önümüzde Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-. O’nun ibadeti, tâati, muâşereti, ahlâkı, her şeyi…

İşte ashâb-ı kirâm O’nunla huzur buldu.

Evet.

Öyle bir muhabbet ki, O’nun gittiği yoldan gidiyordu.

Meselâ bir, Rasûlullah Efendimiz gittiği yolda bir tükürük gördü, Efendimiz’in rengi değişti, geçmedi oradan Efendimiz. Hemen sahâbî gitti; “Aman Efendimiz’in yüzü kırışmasın” diye hemen o tükürüğün üstünü kapattı.

Böyle bir şey Efendim, bir, gelecek soruları düşünüyorum da, meselâ “tasavvuf” denmese de böyle bir hayat yaşansa olur mu Efendim?

Tabi “takvâ hayatı” bu.

Evet.

Zaten tasavvuf budur.

Evet.

Tarîkat ayrı. Tarîkat mekteptir.

Evet.

Herkesin tasavvuftan nasip alması zaruret, Cenâb-ı Hakk’a yaklaşabilmesi için.

Evet.

Tarîkat da mekteptir. Tarîkat, işi daha çok kolaylaştırıyor Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmayı. Bir metot veriyor, bir disiplin veriyor.

Evet.

Budur, yani bir mekteptir.

Evet Efendim.

Tasavvuf ayrı. Tasavvuf “takvâ”dır.

Çok güzel.

258 yerde Kur’ân-ı Kerîm’de “takvâ” geçiyor.

Evet.

Tabi burada çok yanlış anlaşılan bir şey var, “râbıta” mevzuu.

İsterseniz “râbıta”ya sonra gelelim Efendim.

Peki sonra gelelim.

Yani şimdi, tasavvufla ilgili başka tespitleriniz olduğunu tahmin ediyorum.

Evet.

Onları da konuşalım, râbıtayı daha sonra şey yapalım -inşâallah-.

Yine tasavvuf; bir makam, mevkî, apolet arayışı değil. Hiçlik ve yokluk kapısıdır.

Bunu da biraz açalım diyorum Efendim. Apolet niye yok, makam niye yok? Niye hiçlik? Yani…

Apolet, makam, mevki, insanı enâniyete götürür.

Evet.

“Ben neymişim”e götürür.

Alparslan Malazgirt’te 1071’de Anadolu’ya gireceği zaman kefene büründü, beyazlar giydi:

“–Ben dedi, kefene büründüm dedi. Önümde şehitlik var dedi. Arzu edenler gelebilir, arzu edenler dönebilir dedi. Cuma namazı vakti, mü’minlerin dua ettiği zaman hücuma geçeceğiz.” dedi.

Kendisini bir hiçliğe hazırlayarak savaşa girdi.

Orada bir şey daha var zannediyorum Efendim; “burada artık bir komutan yok diyor, hepimiz aynıyız…”

Evet, yani askere döndü:

“–Bugün dedi, emreden bir komutan, emredilen bir asker yok dedi. Ben de sizlerden biriyim.” dedi.

Evet.

Yani bir hiçlik.

Evet.

Bütün apoletlere iptal damgası basarak girdi.

Evet, çok güzel.

Tabi büyük bir muvaffakıyet oldu bu hiçliğin neticesinde.

Evet.

Ondan sonra 1072’de, bir sene sonra “Hâna Kalesi’ni” zaptetti. Orada bir, Gulât-ı Şia’dan Yusuf isminde birisi geldi, onu, üflesen devrilecek güçsüzlükte, sinek gibi, af edersiniz, kılletten kinâye, geldi hançerledi.

Evet.

O zaman dedi ki:

“–Ben dedi, bir an bir apolete bürünmenin, gurura, kibre girmenin şimdi kısâsını veriyorum” dedi.

Allah Allah…

“–Kendime baktım dedi, orduma baktım dedi, tepenin üstündeydim, sanki celâdetimden, bastığım tepe ayağımın altında titriyor gibi hissettim dedi. İşte bu bir anlık kibrimin getirdiği bir kısastır.” dedi.

Evet, evet…

Alkışlar, vs. iltifatlar, tabi, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bu iltifatlar kibre, gurura götürdüğü için, “toprak serpin” buyuruyor, bu, tabasbusta bulunanlar için. (Bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 5)

Tabasbusa fırsat vermemek. İşte evliyâullâh’ın da en çok çekindiği, korktuğu budur.

Bu, kerâmetler karşısında, kerâmet karşısında. Allah her velî kuluna ayrı ayrı istîdatlar vermiştir, kimine hiç istidat vermemiştir bu hususta. Meselâ Ebû Bekir Efendimiz’in fazla bir kerameti yoktu. Onun kerameti, istikametti.

Evet.

Fakat evliyâullah da bu kerametlerden çok çekinmiştir. Çünkü keramette iltifat artacak. Bu iltifatlara mağlup olmamak.

Hattâ Bâyezid-i Bistâmî, herhâlde onda;

“–Bir diyor, karşıdan karşıya geçecektim diyor. Derenin iki yakası birleşti diyor. Eyvah dedim, ben 30 senelik kazandığım ecri burada kaybetmeyeyim. 5 kuruş verir bir sandalla geçerim karşıya. Ayrılın dedim, iki yaka ayrıldı. Ben bir sandalla karşıya geçtim.” buyuruyor.

Evet.

Yine bir hâtıra, Sâmi Efendi Hazretleri’nden:

Tayy-i mekân olan bir müridi geliyor.

Evet.

“–Efendim diyor, ben bu sene diyor, eğer müsaade buyurursanız diyor, tayy-i mekân olarak hacca gitmek arzu ediyorum.” diyor.

Evet.

Sâmi Efendi Hazretleri:

“–Yok diyor, oğlum diyor, sünnet-i seniyye üzerine mâşiyen git.” buyuruyor.

Yani yürüyerek git diyor.

Yani normal vasıtalarla git diyor.

Normal vâsıtalarla git diyor, evet.

O, şey olarak gitmen, bir şey vermesin sana.

İftihar vermesin, fahriyet.

İftihar vermesin, hem de sünnet-i seniyyeye uygun olarak gitmen.

Demek ki bu hassasiyet yani, insanın kendini dâimâ koruyabilmesi.

Burada Efendim acaba, meselâ tarîkatlerde statüler de var. O statüler de bir risk taşır mı Efendim?

Taşır, tabi taşır.

Yani, tıpkı o kerâmet göstermenin getirdiği fahır gibi, yani işte, orada statüler oluyor. Yani nakîb, nukabâ, bilmem vs. şeyler…

Burada kalp, eşikte olacak, kalp eşikte olacak. Nerde olursan ol, kalp eşikte olacak.

Hazret-i Süleyman -aleyhisselâm-, ben dedi; -saraydaydı, o da Cenâb-ı Hakk’ın bizlere güzel bir numûnesi- fakat kalbini kasa yapmadı.

Evet.

“–Ben dedi, fakirim dedi, fakirlerle beraber olmak bana düşer.” buyurdu.

Yani o serveti, o saltanatı kendisinin dışında olarak gördü, emanet olarak gördü.

Burada tabi, buyurduğunuz gibi; âbi, âbinin abisi vs…

Bu zaten kendini koruyabilecek kardeşlere bu işin verilmesi lâzım.

Evet.

Kendisini eğer koruyamayacaksa o kardeşe zulmedilmiş olur. Ayağı kayar çünkü.

Yani bizzat ona zulmedilmiş olur, değil mi Efendim, o statü verilen kişiye zulmedilmiş olur.

Tabi tabi. İşte buna muktedir olan, bir üstteki kişi, ona onu vermemesi lâzım.

Evet.

Çünkü şu var, hayranlık olması lâzım ona.

Evet.

Eğer kendisi bir statü eğer orada şey olursa, ona bir hayranlık olmaz.

Evet. Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hani “abdühû ve Rasûlüh.”

Tabi…

Değil mi Efendim?

En başı “abdiyyet: kulluk”tan geliyor.

Evet abdiyyet.

Peygamberlik, bu abdiyyetin üzerinde büyük bir makam.

Evet, öyle.

Meselâ Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’a Rum ve Fars elçileri gelmişti. Kendisine çok iltifatlar ettiler, ayrıldılar. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir su kırbası alıp yamalı elbiseyle çarşıya çıktı.

Allah Allah.

“–Halife dediler, ne bu hâlin?” dediler.

“–Evet dedi, ben dedi, bana Rum elçileri bana çok iltifat etti. Bu iltifatlardan korktum, bana bir gurur getireceğinden. Onun için bu şekilde bir halkın içinde dolaşmayı tercih ettim.” buyuruyor.

Yani o zaman bu tür statüler içinde de teyakkuz hâli Efendim; yani acaba bana bir şey geliyor mu diye?

Tabi. Meselâ Gazâlî Hazretleri de, 300 talebesi vardı.

Evet.

O da aynı endişeye girdi:

“–Ben dedi, Allah rızâsında mıyım? Bu, 300 tane talebem var, yoksa bir şöhretin içinde miyim?..”

Evet.

Servetini sadaka olarak dağıttı, bir müddet talebelerini dağıttı. Büyük bir inzivâya girdi. Muayyen bir, 18 gün mü, muhtelif rivâyetler var. Ondan sonra; “Allah Rasûlü’nün rûhâniyeti yetişti ve kurtuldum.” diyor.

Evet.

Ondan sonra eserlerini yazmaya başlıyor.

Evet.

Kendisine “Hüccetü’l-İslâm” sıfatı veriliyor.

Sıfatı veriliyor.

Çetin bir yol…

Çetin bir yol evet.

Çetin bir yol ve bir de dâimâ…

Savaş denilmesinin sebebi boş değil Efendim yani.

Tahmin ettiği zamanlarda büyük problemlerle dâimâ kul karşı karşıya. Meselâ bu oldu, meselâ Hendek’te sahâbî arasında öyle bir şey oldu ki, acaba; açlık, soğuk vs. yokluk, bir taraftan müşrikler, bir taraftan yahudîler, ikisinin arasında kaldı… Sevir Tepesi’ne çıkıyorduk diyor Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-; evimiz, çoluk-çocuğumuz, ailemiz sağlam mı değil mi? Benî Kurayza’nın tecâvüzüne uğradı mı, uğramadı mı?

Bir taraftan yokluk, sıkıntı vs… Bazı sahâbîler dayanamadılar:

“–Acabâ Allâh’ın yardımı gelmeyecek mi?” dediler.

Demek ki zaman zaman çok ağır imtihanlar da geliyor.

Evet.

Tabi arkadan, Allâh’ın büyük bir yardımı, görünmeyen orduları geldi.

Efendim, tabi bu, iç dünyanın tekâmül etmesi çok mühim. O, in’ikâs oluyor.

Evet.

Hamidullah Bey, meşhur.

Muhammed Hamidullah.

Geçen asrın İslâm âlimlerinden Muhammed Hamidullah Bey. Bu, büyük bir irşad hizmetinde bulundu -Allah rahmet eylesin-. O şöyle diyor:

“–Biz diyor, Batı toplumunda diyor, Paris’te diyor hayatımız geçti diyor. Biz diyor, devamlı diyor aklî delillerle İslâm’ı anlatmaya çalıştık diyor.

Evet.

Fakat diyor, bir Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin, İbn-i Arabî’nin, onlar kadar biz diyor hidâyete vesîle olamadık diyor. Mevlânâ, Muhyiddîn-i Arabî ve emsâli sûfiler diyor, çok çok diyor, bu Avrupa insanının diyor, hidâyetine vesîle oldu diyor. Hattâ diyor, Hülâgû diyor, Bağdat’ı yakıp yıktı diyor, her yeri perişan etti diyor. Gazan Han geldi diyor, Gazan Han’ı diyor, Gazan Han’ı ve o beldeyi İslâmlaştıran diyor, sofîler oldu diyor.

Evet.

Demek ki sofîlerde ne oluyor o zaman? Allah için bir ivazsız-garazsız, hasbeten lillâh bir fedakârlık oluyor.

Güzel bir müslüman hayatı.

Tabi, şimdi bu fedakârlıkta Cenâb-ı Hakk’ın yardımı geliyor.

Evet.

اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

(“Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senʼden yardım dileriz.” [el-Fâtiha, 5])

Biz ne kadar Cenâb-ı Hakk’a bir toplu olarak kullukta gayret edersek Cenâb-ı Hak’tan o kadar yardım ve rahmet tecellîleri oluyor elhamdülillâh. Bu da bir Hamidullah Bey’in bir teşhisi.

Evet Efendim.

Velhâsıl tasavvuf; menfîliklerden arınmış ve inkişâf etmiş bir gönülle, arı-duru, saf bir şerîati yaşamaktır.

Şerîati yaşamak.

Arı-duru bir şerîat yaşamaktır. Tavizsiz bir şerîat.

Arı-duru şerîat Efendim, biraz da orayı açmanızı istirham edeyim ben. Yani bu, sonra tasavvufun şerîat hassâsiyeti üzerine neler söylersiniz?

Tabi, zâten tasavvuf şerîati kemâle erdirmektir. Yani budur. Çünkü Hucurat Sûresi ilk âyet:

“…Allah ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin…”

Rasûlullah:

“Benim olduğum gibi olun, benim kıldığım gibi kılın.” buyuruyor. (Bkz. Buhârî, Ezân, 18)

Evet.

Yani Cenâb-ı Hak da, ümmetin Rasûlullâh’a benzemesini istiyor.

Evet.

Rasûlullah Efendimiz de ümmetinin kendisine benzemesini arzu ediyor.

Onun için yani arı-duru bir şerîati yaşamaktır tasavvuf.

Şerîati yaşamak.

Meselâ, günlük meselelere gelelim Ahmet Abi. Meselâ görüyoruz; adam iyi bir insan, umreye gidiyor, hacca gidiyor, namazını kılıyor. Gel gelelim bir dünyevî meselede bir zaafa uğruyor. Bir miras mevzuunda zaafa uğruyor.

Evet.

Bir ticârî şeklinde…

Miras konusunda İslâm’ın ölçülerini değil kendi…

Bir zaafa uğruyor.

Evet.

Ticaret hayatında bir zaafa uğruyor. Allâh’ın istemediği bir ticareti var. “Efendim, bunu bugün yapayım da yarın bundan çıkıp kurtulurum.” diyor.

Daha kârlı bir şey görüyor.

Ayağını basıyor, tabi battıkça batıyor. Bunun farkında değil. Faize bulaşıyor, tefecilerin elinde kalıyor vs…

Kimi; “Aman diyor, çocuğumun istikbâli diyor. O da şu üniversiteyi bitirsin, Amerika’ya göndereyim, Asya’ya göndereyim, şuraya göndereyim…” diyor.

Fakat; esas biz dünyaya niye geldik, neyi vermek lâzım çocuğa baştan?..

Evet o diğer zâhirî ilimleri verecek ama, en başta Allah sevgisini, Allah korkusunu verecek. Vicdânı temiz bir evlât yetiştirecek. Kendisi arkasından bir şahsiyet ve fazileti evlâdına miras bırakacak.

Evet.

Tabi bu, olmazsa bunlar. Bir kaç misal bu. Olmuyor bunlar. Yani olmazsa, bu tasavvuf yaşanmış olmuyor. Zikir olmuyor.

Efendim, şimdi sanki, tasavvuf bir gönül hareketi diyelim ki…

Aşkla yaşanan bir gönül hareketi.

Aşkla. Deniyor ki, yani, ona gelince insan, o gönül dünyasında belli bir seviyeye gelince, şerîat falan artık geride kalır. Şerîat avam müslümanın -hâşâ- işi gibi. Yani böyle tasavvuf adı altında böyle yorumlar da var. Yani ona…

O da -Allah korusun-…

Belirttiğiniz târif, sanki bu alanı da devre dışı bırakmış oluyor.

-Allah korusun- bu bir gafletin neticesi…

Evet.

Gafletin neticesi; kendinde bir enâniyet, bir fazîlet hissetmesi. Büyüklere baktığımız zaman dâimâ bir acziyet içinde.

Hattâ meselâ, İslâm’sız tasavvuf deniyor Batı’da falan böyle.

Tabi tabi o şey oldu Ahmet Abi…

Birtakım sapmalar…

Var tabi. Meselâ ben, Mevlânâ’nın türbesinde gördüm; “bunlar müslüman değil, hristiyan ama bunlar Mevlevî” denildi.

Sûfî, Rûmî…

Olmaz. Şimdi, zaten Mevlânâ diyor:

“Ben diyor, Kur’ân’ın bendesiyim, Allah Rasûlü’nün ayağının tozuyum toprağıyım.” diyor.

Yani bu, olmaz, yani bu; “ben sütü isteyeyim ama sütün içindeki laktoz olmasın.”

Evet.

Bunun gibi bir şey.

Özünden koparılmış bir şey…

O zaman süt, süt olmaktan çıkar. Bu, böyle bir, mantıksız bir şey.

Hazret-i Mevlânâ’nın o sözünün devamında şey de var; “bundan başkasını benden nakleden, benden değildir” gibi…

“Ben, ondan çok bîzârım” diyor.

Bîzârım diyor evet…

Bîzârım diyor. Sonra Mevlânâ’nın o çağrısını yanlış da ifade ediyorlar. O:

بَازآ بَازآ هَرْ آنْچِه هَسْتِی بَازآ

گَرْ کَافِرُ و گَبْرُ و بُتْ پَرَسْتِی بَازآ

اِینْ دَرْگَهِ مَا دَرْگَهِ نَوْمِیدِی نِیسْتْ

صَدْ بَارْ اَگَرْ تَوْبَه شِکَسْتِی بَازآ

(“Gel! Gel! Ne olursan ol, yine gel!

Kâfir, mecûsî veya putperest olsan da gel!

Bizim dergâhımız (olan İslâm), ümitsizlik dergâhı değildir.

Yüz kere tevbeni bozsan, yine de gel!..”)

Burada بَازآ بَازآ “gel, geri dön gel” buyuruyor.

Yani üstünü çizmiyorum senin diyor, gel diyor.

Çizmiyorum, sen gel diyor.

Gelirsen kapı açık gibi…

Kapım açık diyor, gel burada temizlen diyor.

Evet.

Çünkü bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir diyor.

Sanki orada kâfir olursan da gel, burada yerin var gibi bir şey vermeye çalışılıyor.

Değil; “gel burada hidâyet bul” mânâsında.

Evet.

Şimdi Ahmet Abi, tamirciye eşyanın bozuğu gider.

Evet.

Sağlam eşya tamirciye gitmez.

Evet.

Tamircinin mahâreti de bozuk eşyayı tamir ettiği kıvamdadır, sanatı.

Evet.

İşte burada Mevlânâ davet ediyor, dergâhına davet ediyor. Gel diyor; bizim yaşayışımızı gör…

Evet.

Hidayeti gör.

Evet.

İçinde bulunduğun çirkeften kurtul.

Burada îmanla buluşma ümidin vardır diyor değil mi?

Tabi tabi.

Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir diyor.

اِینْ دَرْگَهِ مَا دَرْگَهِ نَوْمِیدِی نِیسْتْ

Ümitsizlik dergâhı değildir diyor. Evet. Hattâ günahkâr olmuşsun, tevbe etmişsin, bozmuşsun, gel diyor daha dünyadasın, gel burada tamir ol, hidâyet bul, hidâyete gel buyuruyor.

Evet.

Ve kurtul diyor. Yani bir insanın, bir günahkârın, bir mücrimin, bir kâfirin kurtulmasının telâşesi içinde Mevlânâ.

Evet. Şeylerin de, değil mi Efendim, Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin de, İmâm-ı Rabbânî, Hâlid-i Bağdâdî’nin şer’-i şerîf konusunda büyük ikazları var.

Tabi tabi hepsinin. Meselâ semâya bir sarhoş giriyor…

Evet.

Onu müridler ittiriveriyorlar.

Evet.

Mevlânâ diyor ki:

“–Bak diyor, o içmiş diyor, fakat siz sarhoş olmuşsunuz.” diyor.

Evet, evet.

Yani bunlar hakîkaten ayrı bir incelik.

Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri’ne baktığımız zaman; hattâ ilk şeyi, onun ilk gençliğinde şöyle, bakıyor:

İki tane kumarbaz kumar oynuyor. Biri öbürüne ütülüyor biri. Diyor ki:

“–Fakat diyor, seni hayatım pahasına olsa diyor, ölümün pahasına ben üteceğim!..” diyor.

Bunu Bahâüddîn Nakşibend görüyor, duyuyor:

“–Yâhu diyor, bu diyor, bir şerde diyor, «ben diyor, hayatım pahasına olsa!» diyor. Demek ki beni yaratan Allah diyor, bu kadar nîmeti bana ihsân eden Allah, ben nasıl Cenâb-ı Hakk’a kul olacağım…” diyor.

Evet.

Bir şerden bir şey (ibret) almak.

Buyuruyor:

“Ben, yedi sene hasta hayvanlara, kimsenin bakmadığı, iğrendiği, çekindiği…”

Neyle bakıyor? Hâlık’ın (şefkat) nazarıyla bakıyor.

Evet.

Beni yaratan Allah, bu hayvanı yaratan aynı Allah.

Hasta insanlara, gariplere, kimsesizlere, yalnızlara sahip oluyor.

Evet.

Yolları temizliyor. “Buradan geçen bir insanın, bir hayvanın ayağı bir taşa takılmasın.” diyor.

Evet.

“En büyük dereceleri de burada aldım.” buyuruyor.

Evet.

Demek ki Cenâb-ı Hak en çok -Ahmet Abi-; “Rahman ve Rahîm” esmâsından bahsediyor. Rasûlullah Efendimiz’e “raûf ve rahîm” buyruluyor.

Evet.

Demek ki bir mü’minin de rahmet insanı olması lâzım.

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Bir rahmet insanı olması lâzım. En zoru da bu.

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”

Yani çorak insan olmayacak, inşâ eden bir insan olacak.

Evet.

Yani bir Güneş gibi en ücrâ kuytuları bile aydınlatacak. Elinden, dilinden onun, bütün mahlûkat istifade edecek. Böyle bir rahmet insanı olabilmek.

Tasavvuf aynı zamanda bir rahmet insanı…

Rahmet insanının inşâ edilmesi.

Rahmet terbiyesi. Belki de bu zamana -değil mi Efendim- en çok böyle bir müslüman hüviyeti lâzım. Yani, hani bu şiddetin, terörün İslâm’la bitiştirildiği bir zaman. Maalesef öyle bir zamandayız. İslâm’ın asıl vechesi oradan kirletilmek isteniyor.

Yaa. Şimdi Ahmet Abi, İslâmofobi diyorlar.

Evet.

Hayatın her tarafına bakın, İslâm’ın zarâfetini, güzelliğini görürsünüz. Meselâ; bu Bedir Savaşı’nda -elhamdülillâh- müslümanların gâlibiyetiyle neticelendi. Müslümanlar çok zayıftı, vesâire idi. Onların gayret-i dîniyyesi, ihlâsı; Cenâb-ı Hak meleklerini indirdi, müslümanlar gâlip geldi.

Tabi Bedir’den tekrar Medîne’ye kadar bir yolculuk vardı. 150 km yol yürüyeceklerdi. Müşriklerden biri diyor ki;

“–Biz Medîne’ye diyor, bu yolculukta zaman zaman diyor, sahâbe develerinden indi diyor, bizleri bindirdi.” diyor.

Evet.

Yani esirleri develere bindiriyordu.

Allah Allah…

Yine Rasûlullah Efendimiz ashâb-ı kirâmı îkaz ediyor:

“Bunlar diyor, emanettir diyor, bu harp esirleri diyor. Bunlara yediğinizden yedireceksiniz, içtiğinizden içtireceksiniz. Hattâ onlara daha fazla ikram edeceksiniz.”

Onların çoğu, bu ikramı görünce müslüman oldu. “Bu ne güzel bir din.” dedi. “Bu ne güzel bir insanlık.” dedi.

Bu gün var mı dünyada Allah aşkına böyle bir şey!? Bir esire yapılan muâmele İslâm’daki.

Bir Barbaros’u düşünelim. İspanya’dan zulüm gören yahudîleri İstanbul’a taşıyor. İstanbul halkı da;

“–Bunlar diyor, bizim insanlıktaki eşimizdir, bunlar mazlumdur.” Onlara kucaklarını açıyor.

Yani var mı böyle bir insanlık!? Hümanizm, var mı böyle bir şey!? Fakat maalesef İslâmofobi deniliyor.

Evet.

Yani çirkinleştirmek İslâm’ı, gözden düşürmek.

Evet.

Bizim vazifemiz müslüman olarak; bu, Rasûlullah Efendimiz’in modelini tebliğ edebilmek. Bu da bizim, zor bir iş.

Cenâbı Hak:

ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

“…O gün verdiğimiz nîmetlerden sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8) buyuruyor. Bize Cenâb-ı Hak:

لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ

(“Yemin olsun, Allah müʼminlere bol ihsanda bulundu…” [Âl-i İmrân, 164])

En büyük nîmeti verdi: Rasûlullah Efendimiz’e ümmet olmak.

Demek ki zarûret; Efendimiz’e benzemek, O’nun hayat tarzını kendimize (örnek) alabilmek. Tabi bu da aşka bağlı, muhabbete bağlı.

Rasûlullah Efendimiz, Dâvud -aleyhisselâm-’ın bir duâsını naklediyor:

“Yâ Rabbi diyor, bana kendini sevdir. (Demek ki Cenâb-ı Hak sevdiriyor.) Sevdiğini sevdir. (Yine Cenâb-ı Hak sevdirecek.) Yâ Rabbi! Sen’in bu sevgine vesîle olacak (medâr olacak) bana amel-i salihler nasîb eyle.” (Bkz. Tirmizî, Deavât, 72)

Evet.

En büyük nîmet bu. Demek ki bu amel-i sâlihler, bu şekilde Cenâb-ı Hakk’a muhabbetin artması, Cenâb-ı Hakk’ın sevdiklerini de sevdirmesi.

Evet.

İşte bunlar, “lâ yemût” (ölümsüz) oluyor. Gazâlî Hazretleri devam ediyor. Fânî hayatı bitmiş, fakat eserleriyle, irşadları devam ediyor.

Bahâüddîn Nakşibend, bütün evliyâullâhı sayalım böyle, Yunus Emreler vesâire…

Evet, evet.

Demek ki bütün gaye, Cenâb-ı Hak ile dost olabilmek.

Evet.

Bu öyle bir şey ki, tabi bu dostlukta da fânî muhabbetler, ilâhî muhabbetlerin tesiri altına giriyor.

Evet.

Burada Muhammed İkbal’in güzel bir şeyi var, bir hikayesi. Câvidnâme’de herhalde. Güve ile, o kağıt yiyen hayvanla, pervâneyi konuşturuyor, ışık etrafında dönen kelebeği. Diyor ki güve;

“–Sana diyor, ne mutlu diyor, pervâne hep diyor ışığın etrafındasın diyor. Ben ise diyor, artık diyor, bu feylesofların diyor, kitaplarının diyor, sayfalarını kemirmekle diyor, hayatım tükendi, hep diyor karanlıkta kaldım.” diyor.

Evet.

“–Sana ne güzel, ne mutlu diyor. Sen bu karanlıkta değilsin.” diyor.

Pervâne de diyor ki:

“–Sen o zaman diyor, benim kanatlarıma bak diyor. Ben diyor, o ışığın etrafında bu kanatlarımı yaktım.” diyor.

İşte o, yakabilmek işte… Mevlânâ’nın, “hamdım”, o Selçuklu Üniversitesi’nin Dersiâm’ı iken “hamdım” diyor. Kalbî merhalelerden sonra “piştim”, ondan sonra -pervânenin yaktığı gibi kanatlarını- “yandım” diyor.

Yandım diyor; yanma yolu demek ki tasavvuf Efendim.

Yanma yolu, yanma yolu…

Aşkla, zikirle…

Demek ki; Yâ Vedûd… El-Vedûd, Cenâb-ı Hak. Yani muhabbetin menşei Cenâb-ı Hak’tan. Cenâb-ı Hak bu muhabbetin süflî yerlere gitmemesi, fânî muhabbetlerde yok olmaması, bu sevginin, bu muhabbetin aslına dönmesi(ni istiyor)…

اَلْمَرْأُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ hadîsini biraz önce naklettiniz Efendim. “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” Yani Rasûlullah Efendimiz’in sevgisi, Allah Teâlâ’ya yönelik sevgiler, onlar bizi besleyecek.

Besleyecek, gıdâ verecek.

Evet.

Meselâ; Sevban var sahâbeden. Sevban bir köleydi.

Evet.

Ebû Bekir Efendimiz mi onu âzâd etti, pek bilemiyorum, hatırımda değil. Efendimiz’in sohbetine gelirdi. Sohbeti dinlerdi, giderdi. Tekrar sohbete gelirdi.

Bir gün geldi; çok mahzundu, mağmumdu. Efendimiz sordu:

“–Sevban dedi, nedir bu kederin dedi, seni bu hüzne süren, seni bu mağmum eden, gama süren nedir dedi. Nedir derdin?” dedi.

“–Yâ Rasûlâllah! Huzuruna geliyorum, sohbetini dinleyip hâlden hâle geçiyorum. Ayrı bir âlemde yaşıyorum dedi. Eve gidiyorum, hasret kalıyorum. Düşünüyorum; ya ben Siz’den evvel vefat edersem, yahut Siz benden evvel vefat ederseniz, benim hâlim ne olacak? Beni ne tesellî edecek? Siz yarın peygamberlerin zirvesinde olacaksınız. Ben ise kıyâmette nerede savrulup gideceğim? Bu mahrumiyetin hep hüznü içindeyim.”

Orada Efendimiz buyuruyor:

“–Sevban!” diyor.

«اَلْمَرْأُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ» “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” buyuruyor. (Buhârî, Edeb, 96)

Ashâb-ı kirâm da buyuruyor ki:

“Bizi en çok sevindiren hadîs-i şerîf; اَلْمَرْأُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ hadîs-i şerîfi oldu.” (Bkz. Müslim, Birr, 163/2639; Buhârî, Fadâilu’s-Sahâbe, Menâkıbu Ömer Bâbı)

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- buyuruyor:

“Bir âyet-i kerîme indiği zaman diyor, âyetin etrafında toplanırdık diyor; «Acaba Allâh’ın murâdı nedir bu âyette?» derdik.” diyor.

“Nasıl Allâh’ın rızâsını kazanalım, nasıl Allâh’ın muhabbetini kazanalım?..”

Demek ki sahâbenin derdi buydu.

Evet.

Tabi burada ne oldu sahâbede? Duygular değişti? O ham duygular gitti, o nâdan insan gitti, zarif insan geldi. Hakk’a kul olan insan geldi.

Efendim isterseniz, bu “اَلْمَرْأُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ” Yani “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” Rasûlullah Efendimiz’in sevgisini ömrümüzüm kılavuzu yapmak, ışığı yapmak… Bunu genişçe konuşalım isterseniz. Yani genişçe bir yer ayırmak lâzım.

İnşâallah.

Bir ayrı program yapalım diye düşünüyorum. Allah râzı olsun. Yani “tasavvuf”u konuştuk. Eminim ki dinleyicilerimiz, yani bir kendi hayatlarımızı, önce ben kendi hayatımı o çerçevede -inşâallah- değerlendireceğim. Dinleyicilerimiz için bir kılavuz olacak bu. Allah râzı olsun. Çok teşekkür ederiz.

Estağfirullah. Biz teşekkür ederiz.

Allah râzı olsun, sağolun.

O zaman -inşâallah- gelecek hafta “اَلْمَرْأُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ”yi, bu hadîs-i şerîfi, bu ashâb-ı kirâmda nasıl duygular değişti?

Evet.

Nasıl bir zirve insan, nasıl gönüllerinden toplumlara yansıdı? İnşâallah onu müzâkere ederiz.

İnşâallah.

Dilimizin döndüğü, kalbimizin idrâk edebildiği kadar…

İnşâallah.

Cenâb-ı Hakk’ın lûtfuyla îzah etmeye çalışalım -inşâallah-…

Çok teşekkür ederiz.

Biz teşekkür ediyoruz. Allah râzı olsun!

Allah râzı olsun!

Değerli dinleyiciler, “tasavvuf”u konuştuk Muhterem Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi’yle. Bir güzel tasavvuf çerçevesi, şer’-i şerîf içine oturan bir tasavvuf çerçevesi, kalp derinliğini ortaya koyan bir tasavvuf çerçevesini konuştuk. Bu sohbetlere devam edeceğiz -inşâallah-. Hayırlı günler diliyoruz efendim…