Tasavvuf ve Temel Meselelerimiz Üzerine Mülâkat-1

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

OSMAN NÛRİ TOPBAŞ HOCAEFENDİ İLE TASAVVUF VE TEMEL MESELELERİMİZ ÜZERİNE MÜLÂKAT – 1

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Hayırlı günler değerli dinleyiciler. Türkiye ve İslâm dünyası çok sancılı bir dönemden geçiyor. Beşerî sistemlerin peşpeşe çöktüğü, bütün dünyanın beşerî sistemler açısından büyük zaaf geçirdiği bir zamanda ve İslâm dünyasının, İslâm’ın, insanlık için kurtarıcı bir değer hâlinde algılanması zaruretinin ortaya çıktığı bir zamanda, hem Türkiye plânında hem Dünya plânında İslâmî kavramların/mefhumların, bizâtihî İslâm’ın müesseselerinin, mefhumlarının tartışıldığına da tanık olmaktayız.

Özellikle son dönemde Türkiye’de yaşanan hâdiseler, bu tartışmayı, bir müslüman ülke olarak Türkiye gündemine de taşıdı.

Bütün bunlar için sağlıklı bir bakışın gerçekleşmesine ihtiyaç var. Bunları bir âkil hocaefendiyle, bir önemli hocaefendiyle müzâkere etmek istedik, Erkam Radyo olarak.

Şimdi, Muhterem Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi’yle birlikteyiz. Geniş muhâsebe -inşâallah- yapmak istiyoruz.

Efendim, teşekkür ederiz kabul buyurduğunuz için.

Estağfirullah efendim.

Nasılsınız, âfiyettesiniz -inşâallah-.

Teşekkür ederiz, Allah râzı olsun.

Olan biteni mutlakâ takip ediyorsunuz.

Evet.

Dünya’da olan biteni.

Evet.

Türkiye’de olan biteni takip ediyorsunuz. Zannederim zât-ı âlîniz de böyle bir geniş muhâsebenin zarûretine inanıyorsunuz.

Diyoruz; kelimeler yıpratılıyor, mefhumlar yıpratılıyor. Onlarla bağlı müesseseler, İslâmî müesseseler yıpratılıyor. Tasavvuf var, cihad var, cemaat var, himmet var, mürşid var vs… Yani bunların hepsi İslâmî mefhumlar ve müesseseler. Ama herkes tartışıyor, bilen-bilmeyen konuşuyor.

Zât-ı âlîniz nasıl görüyorsunuz bir genel mânâda bu kelimelerin/mefhumların yıpranmasına dair değerlendirmelerinizi alabilir miyiz öncelikle?

Tabi bu bir kültür felâketidir. Şunu baştan ifade etmek isteriz ki, insan, kelimelerle düşünür. Lisânının zenginliği ölçüsünde de tefekkürü artar, tefekkür ufku genişler. Kelimelerin muhtevasındaki mânâ derinliği, lisânı zenginleştirir.

Lisânımız Türkçemiz, iki büyük darbe yemiştir şimdiye kadar:

Birincisi; İslâm kültüründen gelen kelimelerin, sadeleştirme adı altında dilden atılması.

İkincisi; İslâmî kelime ve mefhumların mânâlarının tahrif edilmesi.

Birinciden başlarsak:

Türk milleti İslâm’dan evvel Şamanistti. Şamanizm’de İslâm’ın mücerred hakîkatlerini ifade edecek kelimeler olmadığı için, Türkçe’ye Arapça’dan ve Farsça’dan kelimeler ithal edildi. Ve büyük bir, zengin bir dil hâline geldi.

Bu, Arapça’dan ve Farsça’dan gelen kelimeler, Türkçe’yle mezcoldu. Büyük bir, zengin bir lisan meydana geldi.

Fakat yakın tarihimizde, “sadeleştirme/Türkçeleştirme” adı altında, bin yıldır Türkçemize mâl olan bu kelimeler dışlanmaya başlandı. Onların yerine; uydurma kelimeler, meselâ Moğolca kelimeler; “kurultay”… Bu “tay”  ekleri geldi.

Evet.

Bazen de hiç şeyi olmayan kelimeler eklendi. Meselâ “hâkim” kelimesini dağdaki bir çoban bile bilir. “Hâkim” kelimesi atıldı, “yargıç” denildi.

Hayat” kelimesi kaldırıldı. Çünkü Kur’ân kültüründen geliyor. Yerine “yaşam” konuldu. “İmkân, ihtimal” kelimeleri. Bunları da en ücra bir köydeki bir insan bile bunu bilir, “olanak” ve “olasılık” kelimeleri ikāme edildi. Daha buna benzer…

Meselâ, Türkçe karşılığı “savaş” denildi; kaç kelime hâfızalardan silindi:

Harp kelimesi, muhârebe kelimesi, mukâtele kelimesi, mücâdele kelimesi, cihad, mücâhede, cenk, mudârabe… Bu kelimelerin her biri ayrı bir mânâ ifade eder. Fakat hepsi atıldı.

Unutuluyor, kültürün içinde çıkıyor.

Unutuldu. Kültürün içinden çıkarıldı, bir “savaş” kelimesi geldi.

Yine misalleri artırırsak;

“İhtilâl, inkılâb, ıslahat.” Bu kelimelerin ayrı ayrı mânâları vardır. Bu üç kelimenin karşılığı sadece bir “devrim” kelimesi geldi.

Evet, evet.

Yani, aynı şekilde; bugün “ölü” deniliyor; müteveffâ, merhum, merhûme, meyyit, meyyite, mevtâ, maslup, maktul kelimeleri kaldırıldı; “ölü”. O kadar ince mânâlar, derin mânâlar silindi, atıldı.

Maalesef, işte böyle bir dilde bir sadeleşme diye bir yıpranma. Ve Kur’ân kültüründen, İslâm kültüründen gelen kelimeler atılarak Türkçemiz bir darbe yedi.

Şey de var mı Efendim burada, yani sadece kelimelerin fakirleşmesinin dışında İslâmî derinlik… Meselâ, diyelim ki “millet” kelimesi.

Tabi.

“Millet” kelimesi, “ahlâk” kelimesi. “Millet” kelimesi yerine “ulus” getiriliyor.

Evet.

“Millet”in Kur’ânî bir karşılığı var.

Evet.

Yani bir îman, bağlılığı da ifade ediyor.

Evet.

Onu “ulus”… “Ulus”un böyle bir şeyi yok.

Yok.

Yani şöyle deniyor zaman zaman; dilde sekülerleşme, lâikleşme. Yani genel lâikleşme akımı içinde, dilde de bu yaşandı gibi bir yorum var Efendim.

Tabi, tabi, yani bir kültürden koparma gayeleri.

Hattâ bir mütefekkir diyor ki:

“Bir milleti değiştirmek istiyorsanız önce o milletin dilini değiştirin!”

Evet.

Meselâ bir misal vermek istersek:

1890 yılında yayınlanan Redhause Türkçe-İngilizce Lügat’te 92 bin Türkçe kelime olduğu bildiriliyor. 1945’te Dil Kurumu’nun yayınladığı Türkçe Sözlük’te ise ancak 15 bin kelime.

Evet.

Bugün de bu, kaça düştü, bilemiyoruz.

Yani, ya da günlük, insanların kullanımında ne kadar aza düşüyor?

Ne kadar azaldı, ne kadarı kaldı?

Yani hakîkaten, yani bir ölümle ilgili, değil mi Efendim?

Evet, evet.

Mevt, mevtâ, müteveffâ…

Evet, hepsinde ince mânâlar var.

Merhum.

Maktul.

Evet.

Efendim; sonra tabi, buna mukâbil de hristiyan dünyasından gelen kelimeler sabit oldu.

Evet.

Meselâ “balkon” kelimesi öyle kaldı. “Hekim” çıktı, “doktor” geldi.

Evet.

Meselâ Rumca’da “iskala”, “iskele” olarak devam ediyor. Bütün bunlar, milletimizi İslâm kültüründen uzaklaştırmak için olan hareketlerdir. Çünkü maalesef kelime kadrosu daraltıldı ve mefhumların mânâları da çarpıtıldı. İslâmî tefekkürde derinleşmek, maalesef azaldı.

Bugün de, değişik bir durumda, ikinci şey de.

Evet.

İslâmî kelime ve mefhumlar, ya istismâr edilerek, ya da mânâları çarpıtılarak, milletimizin gönül ve zihin dünyasında bir tahrifâta sebep oldu. İslâmî kimlikli kelimelerin mânâlarıyla oynanmaya başlandı. Müsbet mânâ taşıyan kelime ve mefhumlara menfî mânâlar yüklendi.

Bu şekilde İslâmî mefhumların îtibârı yok edilmeye -maalesef- oldu.

Bu “istismar” kelimesi, “istismar” tanımlaması üzerinde biraz dursak Efendim. Yani “istismar”, kullanmak anlamında.

Kullanma.

Fayda temin etmek mânâsına geliyor. Yani nasıl istismar ediliyor. Mâlum, bu istismar ifadesi, eski dönemlerde biraz bütün İslâmî faaliyetleri suç hâline getirmek için de kullanıldı.

Evet.

Hatırlarsınız, 163. madde vardı.

Tabi tabi, evet.

Onun içinde de işte, İslâmî kitap okuyan insan, “din istismârı yapıyorsun” diye tâkibâta uğradığı, mahkûm olduğu…

Ama ifade buyurduğunuz gibi de istismar gerçeği de var. Yani din üzerinden fayda temin eden çevreler de var. Bu, yani bu konuyu biraz açalım diye düşünüyorum. İki boyutuna da dikkati alarak.

Ahmet Abi, bu, asr-ı saâdetten az sonra başlıyor bu.

Evet.

Dîni istismar. Hâricîlerde başlıyor. Böyle gele gele günümüze kadar geliyor.

Nasıl Hâricîlerde Efendim?

Tabi burada bir siyâsî iktidar elde etmek…

Evet.

Çünkü dâimâ bu halk dîne bağlı olduğu için, dâimâ halk kitlesi dindar olduğu için, din kullanılıyor.

Evet.

Bu, bugüne kadar devam ediyor. Mesele Boko Haram, Işid vs. Bu Hâricîlerin 1400 seneden beri devam eden şekli.

Buna göre meselâ bir Kadıyânîlik var…

Evet.

Bu da bir; “ben Kitap ve Sünnet üzereyim” diyor, fakat “ben de peygamberim” diyor.

Evet.

Şia. Gulât-ı Şia bilhassa.

Aşırı Şia.

Bilhassa Emevîler devrinde başladı. Bir akraba asabiyetinden başladı. Ve bundan Şia ve Sünnî meydana geldi. Hâlbuki Ebû Hanîfe Hazretleri’yle Câfer Sâdık Hazretleri, hoca-talebeydi. Arada hiçbir ihtilâf yoktu.

Evet.

Bu, şeyde, Şah İsmail zamanında, bu daha da uzaklara gitti, daha da azdı. Hattâ onun veziri Abbas zamanında da Ebû Bekir Efendimiz’e, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’a lânet edinceye kadar, lânete kadar iş uzadı maalesef.

Yani hep bunlar siyâsî iktidar sebebiyle, menfaat şeyi maalesef.

Yani şey de, bu, dîne baskı yapmak için din istismârı tanımlamasını kullanmakla, bunu İslâm’a zâten karşı olanlar da yapıyor, yaptılar.

Evet.

Bir de biz Müslümanlar olarak dînimizin istismar edilmesini istemeyiz.

Tabi.

Din üzerinden çıkar sağlanmasını istemeyiz.

Tabi.

Bunun ikisini tam tefrik etmek lâzım. Çünkü bu da istismar. Din istismârı da istismar edilebiliyor.

Tabi, tabi, tabi. Şimdi ona da ben değinmek isterim. Dîne olan, karşı olan durum, asr-ı saâdette başladı.

Evet.

Çünkü asr-ı saâdette Kur’ân-ı Kerîm, bu, son, Kur’ân-ı Kerîm’de son üç cüzü bilhassa, bu, âhiret hâdiseleri hakkındadır. Bir âhiret haberi geldi. Âhiret haberi gelmesiyle “عَنِ النَّبَاِ الْعَظِيمِ” “büyük haber” (Bkz. en-Nebe, 2) dediler, şaşırdılar. O zaman bir âhiret haberi yoktu.

Evet.

“عَنِ النَّبَاِ الْعَظِيمِ” tartışmaya başladılar:

“‒Ya doğruysa? Ya âhiret varsa biz ne yapacağız?” dediler.

Evet.

Bunun için dîne baskı yapmaya kalktılar. Baştan alay, bu aynı devam etti günümüze kadar. Arkadan hakâret, arkadan zulüm.

Evet.

Bugün de öyle, bugün de baktığımız zaman bazı çevreler dîne karşı, hep âhiret haberi istemiyor.

Evet.

Meselâ Zincirlikuyu’da bir kabristanın bir kapısına;

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ

“Her nefs, ölümü tadıcıdır…” (el-Ankebût, 57) yazılması, bazı kimseleri çok rahatsız etti:

“‒Bizi bu karamsarlığa götürüyor.” dedi.

Evet.

Karamsarlığa götüren nedir? Âhiret haberidir. Âhiret haberi geldiği zaman ne olacak? Nefsî hareketlerden, nefsî arzulardan vazgeçecek. Tabi bu da onların hayat tarzına uymuyor.

Evet.

Bu şekilde bir istismar bu şekilde geldi.

Demin bahsettiğiniz o kanun maddesi de.

Evet.

Dînin birçok umdelerini iptal etmek.

Evet.

Oydu.

Evet, yani istismar damgası vurdunuz mu…

Evet.

O zaman kitap okuyamaz hâle gelebiliyorsunuz.

Tabi, tabi.

Zikredemez hâle gelebiliyorsunuz.

Yani herhangi bir mecliste bir “Allah” dediğin zaman, onu istismar olarak şey yaptılar.

Evet.

Hattâ, maalesef bir doktora talebesi doktorayı hazırlarken “Hazret” kelimesini koymuşsa, bunu kabul etmediler. “Bu, istismar.” dediler.

Evet.

Bu dediler, şeye uymaz dediler; doktoranın tab’ına uymaz dediler.

Evet.

Maalesef. Tabi bu bir, maalesef dinden uzaklaşmanın bir göstergesi.

Peki Efendim, dindar gözüküp dinden çıkar sağlamak nasıl? Yani çünkü, Türkiye’de meselâ son dönemdeki tartışmalarda bu da var. Yani bir grubun dîni istismar ettiği…

Tabi, efendim; yani bu, dâimâ dindarlar kullanılır.

Evet.

Meselâ bu Osmanlı’da baktığımız zaman ufak tefek isyanlara; “şerîat isteriz” diye.

Evet.

Yani “şerîat” kullanılıyor. Hâlbuki bunu diyenlerin şerîatle bir alâkası yok.

Ve, yukarı, yani hükümdar da şerîati uyguluyor.

Evet.

Yani.

“Şerîat isteriz.” Yani bugün de maalesef o temiz, kudsî mefhumlar maalesef kirletildi.

Evet.

Çünkü halkın şeyinde “tasavvuf, tarîkat, cemaat, imam, hizmet, himmet, teslîmiyet, itaat, sadâkat” bunlar çok derin, ince, zarif mânâları var. Bu kelimeleri duyuş bile insan ruhuna, insan gönlüne bir ferahlık verir. Maalesef bu kelimelerin muhtevasıyla maalesef oynandı.

Tabi bu, istediği kadar oynansın, nâdide bir mücevhere sıçrayan bir çamur, onun kıymet ve sâfiyetini bozamaz.

Bu, devamlı, belki ilk insandan beri, Âdem -aleyhisselâm-’dan beri dâimâ Cenâb-ı Hakk’ın “Hâdî” ve “el-Mudil” sıfatının tecellîleri devam etmektedir. Dâimâ mü’minler de olacak, onun zıddı kâfirler de olacak. Yani bu istismar edenler sebebiyle İslâmî mefhumların îtibârına halel gelmez kanaatindeyim ben ve gelmemiştir. Çünkü Cenâb-ı Hak, “nûrumu tamamlayacağım” buyuruyor. (Bkz. es-Saff, 8; et-Tevbe, 32)

Efendim, isterseniz kelimelere geçelim.

Evet.

Zaten biraz önce saydınız. Yani hedef hâline getirilen ve yıpratılmak istenen kelimeler. Bunların içerisinde tasavvuf var, cihad var, cemaat var…

Evet.

Himmet var, irşad var vs…

Evet.

Yani, “tasavvuf”tan başlayalım isterseniz. Tasavvuf dünyasının içindesiniz. Etrafınızda böyle gönül dostlarınız var. Yani meselâ tasavvuf nasıl yıpratılıyor Efendim? Tasavvufun yıpranmasına yol açan olaylar ne? Ona dair tespitleriniz var mı?

Tabi, Ahmet Abi. Bir defa tasavvuf, dînin rûhânî tarafıdır.

Evet.

Yani dînin gönül tarafıdır, bâtınî tarafıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de “huşû” geçiyor. Yani kalbin safâya ermesidir. Kalbin Cenâb-ı Hak’la beraber olmasıdır. Cenâb-ı Hak’la kalbin beraber olmasıyla, kalbin huzur bulmasıdır. Tasavvuf budur.

Evet.

Tasavvufun muhtevâsı da, Cenâb-ı Hak Hucurat Sûresi’nin ilk âyetinde:

“…Allah ve Rasûlü’nün önüne geçmeyin…” buyuruyor.

Evet.

Yani bir sünnet-i seniyye üzerine hayatımızın devam edebilmesi. Yani:

فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol…” (Hûd, 112) âyet-i kerîmesinin muhtevâsı içinde hayatımızın istikâmetlenmesi.

Bunun şeyine geliriz çok; daha tasavvufun şeyi nedir, muhtevâsı, bize telkîni nedir?..

Fakat sizin sorduğunuz, bu, tasavvufa olan istismarlar, yahut tasavvufu küçümseme, yahut İslâm dışı gibi görme…

Evet.

Bunun sebepleri nelerdir?

Birincisi; tasavvufun hakîkatinden bîhaber olmak.

Evet.

İkincisi de; tasavvufun bazı cahiller tarafından, şerîatten taşarak, birtakım menkıbelere götürmesi, tâbir câizse uçtu-kaçtılara götürmesi.

Evet.

Sanki bir kerâmet antrenmanı gibi.

Evet.

Gösterilmesi. Bunlardır.

Bunlar da cahiller tarafından maalesef olağanüstü geliyor.

Bence biraz açın Efendim, meselâ o, bir tasavvufun mahiyetinin bilinmemesi.

Bilinmemesi.

Bir orada karşıtlıklar var, îtirazlar var. Onu biraz isterseniz açalım. İkinci şeyi de o kerâmet antrenmanı dediniz, uçtu-kaçtı dediniz, hepsini biraz îzah etsek diyorum.

Hay hay efendim. Sadece ben baştan şunu zikredeceğim:

Ebû’l-Hasan Harakānî Hazretleri var. O buyuruyor ki:

İki kişiden diyor, şeytandan kaçar gibi kaçın diyor.

Evet.

Birincisi, câhil sofudan kaçın diyor.

Evet.

Ne yapar o? Kendisi ilâveler yapar.

Evet.

Kendisine birtakım, içine sünuhatlar, tuluatlar geldiğinden, bunun bir hakîkat olduğundan… Sanki bunu bir vahiy gibi telkin eder halka.

Câhil sofu.

Câhil sofu. Câhil halk da bunun peşinden gider.

Evet.

İkincisi ise “muhteris âlim.”

Evet.

İstismar.

Evet.

Demin, o dînî mefhumları istismar şeyi.

Tabi Cenâb-ı Hak, burada, hangi âlim, nasıl bir âlim istiyor? Cenâb-ı Hak Fâtır Sûresi’nde; “…Gerçek âlimler Allah’tan korkar/ittikā eder…” (Fâtır, 28) buyuruyor.

Evet.

Yine, Cuma Sûresi’nde ise; Benî İsrail âlimlerinin, istismar eden bu âlimlerin “kitap yüklü merkepler gibidir” buyruluyor. (Bkz. el-Cuma, 5) Bir teşbih, Kur’ân-ı Kerîm. Yani…

Kitap var ama, içine girmemiş.

Nasıl bir merkebin üzerinde kitaplar varsa, merkep üzerindeki kitapların…

Farkında değil.

Farkında değildir. Bunun ifadesi, maalesef.

Biz şeye, tasavvufa. Nedir tasavvuf?

Tasavvuf, îmânı ihsan ufkuna taşıyabilmektir.

Peki Efendim; bu, muhteris âlimler, ya da bu îtiraz edenler, tasavvufun bu mâhiyetini bilmezler mi? Yani meselâ tasavvufun “ihsan”dan kaynaklandığını, Allah ve Rasûlü’nün yolunu takip etmek olduğunu bilmezler mi Efendim?

Efendim, tabi bu bir kısmı câhilâne karşı çıkıyor. Veya dîne karşı olduğu için karşı çıkıyor.

Dînin her şeyine karşı.

Her şeyine karşı. Tasavvuf, bizim Anadolumuz’un şeyidir, mayasıdır.

Evet.

Meselâ bir Osmanlı’ya baktığımız zaman, 620 sene Dünya’da devam eden muttasılan, ikinci bir devlet yok. Roma var, o da kesik kesiktir.

Evet.

Yani devam eden, lâ-yenkatî (kesintisiz) ikinci bir devlet yok. Baktığımız zaman Osmanlıların mayasında da, orada da meşâyıhın, bilhassa da Edebali silsilesinin çok mühim bir rolü var.

Yani pâdişâhı terbiye eden onlar, sarayı terbiye eden onlar, halkı terbiye eden onlar.

Yani halkın rûhânî seviyesini yükselterek, onları halka hizmete yönlendirmek. Bu şekilde 26 bin küsur bir vakıf kurulmuştur. Bu vakıflarda, hattâ insanlara olan hizmetler bitmiştir, hayvanlara olan hizmetler de devam etmiştir.

Bunlar bir gönül eğitiminin sonucu.

Gönül eğitimidir, evet.

Yani “ihsan” gibi yüce bir ufka taşımak.

Yani bu da Cibril Hadîsi’nde. Mâlumunuz Cibril Hadîsi; siyah saçlı, beyazlar giyinmiş, uzun boylu birisi geliyor. Efendimiz bir sohbet esnâsında, cemaatle beraber. Geliyor, Efendimiz’in dizine dizini dayıyor. Demek ki bu bir yakınlığı ifade ediyor. Bir in’ikâsı, bir transı ifade ediyor. Üç tane soru soruyor.

Evet.

Dört tane soru soruyor hattâ. Bu; İslâm nedir, îman nedir, ihsan nedir, bir de kıyâmet ne zaman kopacak?

Ne zaman kopacak?

Burada “ihsan”; Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda olduğumuz gibi, ilâhî kameranın, ilâhî müşâhedenin altında olduğumuzun idrâki içinde bulunabilmek. Kalpte bunun bir şuur hâline gelebilmesi. Yani âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ

“…Nereye gitseniz, O sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4) buyuruyor.

Tasavvuf buradan kaynaklanıyor.

Bu, buradan kaynaklanıyor. İhsan.

İhsan, Allâh’ı görüyormuş gibi.

Görüyormuş gibi bir kulluk.

Evet.

Kulluk. Cenâb-ı Hak’ta… Bütün mahlûkat hudutlu. Cenâb-ı Hakk’ın hiçbir esmâda hudut yok.

Evet.

Zaman-mekândan münezzeh. Demek ki kul, bunu idrâk edecek. Her zaman ilâhî müşâhede altında olduğunun kalpte bir idrâki içinde bulunacak.

Diğer bir husus, diğer bir âyette de:

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ buyuruyor.

“…Nereye gitseniz…”

Nerede olursanız…

“…Nerede olursanız O sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4)

Evet.

Diğer bir âyet de:

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ

(“…Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” [Kāf, 16])

İçimizdeki duyguları bir biz biliyoruz, kendimiz biliyoruz, bir de Cenâb-ı Hak biliyor. Başka kimse bilmiyor.

Demek ki insan, öyle bir teyakkuz hâlinde olacak ki; sıkılacağı, utanacağı, kendini toparlayacağı… Dâimâ Cenâb-ı Hakk’ın müşâhedesi altında olduğunu, Cenâb-ı Hakk’ın şah damarından daha yakın olduğunu, içindeki duygularını/hislerini bileceğinin idrâki içinde olabilmek.

Yani tasavvuf bu. Yani îmânı ihsan duygusuna taşıyabilmek.

Efendim, şimdi buradan o ilk bölüme gelirsek, şimdi tasavvuf bu. Kur’ân’dan örnekler verdiniz.

Evet.

Rasûlullah Efendimiz’in Cibril Hadîsi’ni, ihsan kıvamını örnek verdiniz. Bunu meselâ bir tefsir hocası, İlâhiyat’ta bir tefsir hocası, bir Kur’ân hocası, bir hadis hocası bilir. Ama îtirazlar oluyor. Buna rağmen, tasavvufa yönelik îtirazlar oluyor. Tasavvufu sanki İslâm dışı gösterme gibi zaman zaman çıkışlar oluyor. Özellikle son tartışmalar içinde de bunlar gündeme geldi. Yani neden bu şey? Yani böyle bir karşı çıkış neden? Niye anlamak istemiyorlar gibi bir soru da geliyor insanın içinden? Nasıl bakıyorsunuz? Yani böyle insanlar…

Tabi şu var Ahmet Abi, tasavvufta bir, nefse bir taviz yok…

Evet.

Bir şey oradan kopuyor. Yani bir takvâ hayatına…

Evet.

Yani tasavvuf, bir noktada, yani takvânın ayrı bir ifadesi.

Evet.

Meselâ bir misal vereyim. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir gece sokağa çıkıyor. Kim aç, kim tok, bir muzdarip var mı?

Evet.

Bakıyor, içeriden bir ses geliyor:

“–Kızım diyor, süte su koysana.” diyor.

Evet.

“–Anne diyor, halîfenin dediğini duymadın mı?” diyor.

“–Kızım diyor, bu gece karanlığında halîfe nereden bilecek? Halîfe uykusunda, yatağındadır.” diyor.

“–Peki diyor, anne diyor, halîfe bilmiyor da Allah bilmiyor mu?” diyor.

Allah görmüyor mu?

“–Allah görmüyor mu?” diyor.

İşte bu, bir ihsan duygusu.

Evet.

Yani ilâhî müşâhedenin altında olmanın bir idrak hâline gelebilmesi.

Evet.

Diğer taraftan, Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anh- bir yerden giderken bir şey görüyor, bir zenci görüyor. Önünde bir köpek var. Köpeğe bir ekmek atıyor, onu kapıyor. Tekrar atıyor, tekrar kapıyor. Bir müddet seyrediyor bunu.

Evet.

Yanına yaklaşıyor.

“–Kimsin sen?” diyor.

“–Ben diyor, köleyim.” diyor.

“–Bu köpek nedir?” diyor.

“–Bu diyor, buranın hayvanı değil diyor, bu uzaktan gelmiş, Allâh’ın bana gönderdiği bir misafir bu.” diyor.

“–Peki sen ne yapıyorsun?” diyor.

“–Allah’ın bana gönderdiği bu misafiri ben doyuruyorum.” diyor.

“–Peki sen ne yapacaksın?” diyor.

“–Ben diyor, üç somunum var; bunun hepsini vereceğim, ben sabredeceğim.” buyuruyor.

Evet.

İşte bu nedir? Bir duyguların…

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

(“…Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” [Kāf, 16])

O duygular nasıl bir güzelleşmiş?

Evet.

Hâlık’ın (şefkat) nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı…

Evet.

Beni yaratan Allah, bu köpeği yaratan Allah, aynı Allah.

Yine başka misaller çok. Yine Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın oğlu Abdullah -radıyallâhu anh- bir tenezzühe giderken bir çoban görüyorlar. Çobanı çağırıyor:

“–Çoban diyor, bize diyor, buradan bir koyun satar mısın?” diyor.

“–Satamam!” diyor.

“–Niye?” diyor.

“–Benim değil.” diyor.

“–Kimin?” diyor.

“–Sahibi var diyor. Ben çobanım ancak.” diyor.

“–Bak diyor, çoban diyor, bununla bir kebap yaparız diyor, sen bir koyunun kaybolduğunu söylersin. Sana para da veririz.” diyor.

“–Ben oruçluyum.” diyor.

“–Daha iftarlık da veririz sana bundan.” diyor.

Çoban diyor, Ömer -radıyallâhu anh-’ın oğlu Abdullah -radıyallâhu anh-; çoban diyor, semâya baktı diyor. Yüzü diyor, kıpkırmızı oldu, yüzünü bir alev sardı diyor.

“–Peki diyor, ben diyor, yalan söyleyeceğim diyor, bunu Allah bilmiyor mu?” diyor.

İşte bu bir ihsan duygusuna taşıma îmânı.

Yani şöyle bir şey Efendim, yani İslâmî ilim tahsil eden insanlar, bu ihsan duygusunu bilirler, görürler. “وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ”ü de bilirler. Ama, tasavvufun bunun eğitimi olduğunu da bilirler, ama itiraz ediyorlar.

Ahmet Abi biz tasavvuf deyince ashâb-ı kirâma bakmamız lâzım.

Evet.

Hazret-i Peygamber, Rasûlullah Efendimiz’e. Ashâb-ı kirâm, hepsi Efendimiz’in talebesiydi.

Evet.

Burada ne var? Bir -tabir câizse- büyük bir dergâh gibi, yani gönüller dergâh olmuş, gönüller saflaşmış, temizleşmiş ve bütün sohbette Allah Rasûlü’nün rûhundakileri emmiş sahâbî.

Yani sahâbî, öyle bir hâldeydik ki diyor, bir diyor, başımıza kuş konsa, sanki o kuş uçar diye, o kadar bir dikkatle, bir dikkat hâlindeydik diyor.

Burada ne alıyor Allah Rasûlü’nden? Allah Rasûlü bunlara şey vermedi; bir deri üzerine yazılmış bir âyetler vermedi, bir hadîs-i şerîf yazdırmadı bunlara.

Evet.

Demek ki kalpten kalbe bir akım bu. İn’ikâs, insibağ, trans…

Evet.

Yani bir gönülden gönüle akım. Yani meselâ Allah Rasûlü buyuruyor ki; “namazı şöyle kılın, böyle kılın…” buyurmuyor, “benim kıldığım gibi kılın” diyor. (Bkz. Buhârî, Ezân, 18)

Şurası farz, şurası sünnet, şurası vaciptir demiyor. Yani benim kıldığım…

Bunlar sonradan tanımlanmış şeyler.

Tabi. Sonradan, kolaylık olarak.

Meselâ Âişe Vâlidemiz diyor:

“Ben diyor, bir sefer Allah Rasûlü’nün ilk diyor, bir Duhâ namazı kıldığını gördüm diyor. Bir daha terk etmedim.” buyuruyor.

Evet.

Yani bu bir muhabbet artacak. Sevgi artacak.

Evet.

Yani bu beraberlik çok mühim.

Evet.

Meselâ cemaatte de, meselâ cemaatle namazın şu kadar ecri var. Niye? Mü’min kalpleri yan yana gelecek. Beraber olacak. Omuz omuza gelecek.

Evet.

Müslüman, ictimâîleşecek. Sâlihlerle ictimâîleşecek.

Meselâ bayram namazını ferdî kılamazsın. Bu, haccı, 355 günün o bir günü değil de, 354 gün Arafat’a çıksan, hac olmaz.

Evet.

Ancak o büyük kongre, büyük bir cemaat hâlinde çıkılacak. Mü’minler birbirlerini sevecek, şey olacak, birbirinin eksiğini tamamlayacak.

Efendim, doğru bir tasavvuf tarifi yapmaktan söz edilebilir mi? Yani “yanlışı var mı” anlamına da soruyorum. Hani o, “câhil sofu” dediniz. Onların da bir, herhâlde resmettiği, ortaya koyduğu bir tasavvuf görüntüsü var. Onun yanında bir “doğru tasavvuf” tarifleri…

Ahmet Abi, o bahsettiğim kimseler, bu câhil sofileri, daha ziyade bu rüyâyı… Rüya üç türlüdür.

Evet.

Yani bir, hayâlî rüyâ vardır.

Evet.

Şeytânî rüya vardır.

Rahmânî rüyâ vardır.

Bu, hayâlî rüyâyı hakîkat hâlinde görmesi.

Evet.

Meselâ bunu iyi düşünmemiz lâzım ki, Hazret-i İbrahim -aleyhisselâm-, Hazret-i İsmail -aleyhisselâm-’ın kurban edilme hâdisesini üç gün; Tevriye günü, Arefe günü ve Bayramın birinci günü, üç gün muttasılan gördükten sonra karar verdi.

Evet.

Yani Rahmânî rüyâ olduğuna dair. Ama burada; “Ben diyor, şu rüyayı gördüm diyor, bu böyledir diyor, böyle olması lâzım…” diyor.

Tabi burada şerîatin ahkâmını bilmiyor.

Evet.

Bu, birtakım, kendine gelen zuhuratları… Bu zuhuratlar hayalî zuhuratlar mı, istidraç mı, bunun şeyinde değil, farkında değil. Bu da câhil halka bunu yaygınlaştırıyor. Kendine göre bir tasavvuf kuruyor.

Evet.

Kendine göre birtakım tesbihatlar filân da veriyor.

Evet.

Kendisine olan bir bağlantı da cahil halk tarafından artıyor. Hâlbuki burada en mühim, abd-i âcizliktir. Yani Cenâb-ı Hak:

“İbâdurrahmân, yeryüzünde mütevâzı olarak gezerler…” (el-Furkân, 63) buyuruyor.

Rasûlullah Efendimiz hiçbir zaman bir fahırda bulunmadı. Daimâ…

Övünmek, yani övünmedi yani.

Övünmedi hiçbir zaman.

Evet.

Meselâ o Huneyn’de bile, ordu dağıldığı zaman, düşmanın ortasına kadar girdi. Kendi bir vasfını bildiriyor, arkadan “لَا فَخْرَ” buyurdu, “övünme yok” buyurdu. Yine bir vasfını bildiriyor, yine “لَا فَخْرَ” buyurdu, (övünme) yoktur. (Bkz. Tirmizî, Menâkıb, 1; İbn-i Mâce, Zühd, 37; Ahmed, I, 5, 281)

Yani yine bir, kendisi karşısında titreyen bir kimse için:

“–Titreme dedi, ben dedi, Mekke’de dedi, kuru et yiyen senin komşunun ben yetimiyim.” dedi. (Bkz. İbn-i Mâce, Et’ime, 30; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, II, 64)

Evet.

“Ben bir pâdişah değilim dedi. Ben bir kral değilim.” dedi.

Dâimâ:

اَللّٰهُمَّ لَا عَيْشَ إِلّٰا عَيْشُ الْآخِرَةِ

(“Yâ Rabbi! Esas hayat âhiret hayatıdır.” [Buhârî, Rikāk, 1]) buyurdu.

Muvaffakıyet esnâsında, meselâ o Mekke Fethi’ne girerken bir zafer işaretiyle değil, sakalı devenin sırtına değer hâldeydi. Etrafına:

لَا عَيْشَ إِلّٰا عَيْشُ الْآخِرَةِ

“…Esas hayat, âhiret hayatı.” (Buhârî, Rikāk, 1)

Bir taşkınlık, bir şımarma olmasın.

Yine:

اِذَا جَاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِى دِينِ اللّٰهِ اَفْوَاجًا

(“Allâhʼın yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük Allâhʼın dînine girmekte olduklarını gördüğün vakit.” [en-Nasr, 1-2])

Fesebbih…

Büyük bir zafer. Büyük bir zafer Cenâb-ı Hak ihsan etti.

İnsanlar kâfile kâfile…

Bölük, bölük… Girersin buyurdu. Fakat bir taşkınlık yok. Fâil-i Mutlak, Cenâb-ı Hak.

فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ

“…Hamd ile tesbih et ve bir de istiğfar et.” (en-Nasr, 3)

Bütün noksanına rağmen Cenâb-ı Hak lûtfetti.

Evet.

Demek ki bir mü’min, muvaffakıyetler karşısında kendine izâfe etmeyecek; “Bu, benim Rabbimdendir…”

Cenâb-ı Hakk’ı hamd ile tesbih edecek ve bir de bütün hatalarına rağmen, gafletine rağmen Cenâb-ı Hak verdiği için bir de istiğfâr edecek.

Hattâ annelerimizden bir annemiz, o buyuruyor:

“Bu İzâ câe Sûresi, Efendimiz’in vefatından 80 gün evvel indi. Efendimiz bu İzâ câe Sûresi’ni çok çok okurdu.” buyuruyor.

Yine, çok zorluklar oldu. Meselâ Hendek Harbi’nde; “Acabâ Allâh’ın yardımı gelmeyecek mi?” diye kalplerde birtakım ürperişler başladı. O zaman yine Efendimiz:

لَا عَيْشَ إِلّٰا عَيْشُ الْآخِرَةِ

“…Esas hayat, âhiret hayatıdır.” buyuruyor. (Buhârî, Rikāk, 1)

Demek ki tasavvuf, bir kulda, kendisinde fahır olmayacak, “ben” olmayacak, “ben”e bir iptal damgası vurulacak. Kul daima “Yâ Rabbi, Sen!” diyecek. Zaten Enfâl Sûresi’nde Cenâb-ı Hak, o Bedir’de:

(Ey Peygamber!) Sen öldürmedin Biz öldürdük. (Ey Peygamber!) Sen atmadın Biz attık…” (Bkz. el-Enfâl, 17) buyuruyor.

Velhâsıl bu, abd-i âcizliğe götürmesi lâzım.

Evet.

Tamamen zıddı; bunu bir fahriyete, bir övünmeye götürürse, bu, felâket. İşte bu, tasavvufun birtakım taşkınlık şeyidir. Bu, red. Böyle bir tasavvuf olamaz!

Abd-i âcizi biraz daha açar mısınız?

Abd-i âciz?

Evet.

Efendim, yani şöyle diyelim. Yani…

Abd, kul mânâsında. Âciz, âciz bir kuluz. Bunu herkes mi söylemesi lâzım.

Herkes söylemesi lâzım.

Yani mürşid, mürid…

Hepsi, hepsi, hepsi. Şimdi Ahmet Abi…

Kulluktan çıkmıyor…

Bir defa kimsenin son nefeste bir garantisi yok. Cenâb-ı Hak:

وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

“…Ancak Müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) buyuruyor. “Can verirsiniz” buyurmuyor.

Evet.

Demek ki, Cenâb-ı Hak:

“Siz Allâh(ın dînin)e yardım ederseniz (yani yaşarsanız, yaşatırsanız) Allah da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Muhammed, 7) buyuruyor.

Evet.

Demek ki bu, öyle bir durum ki, burada her mü’min “beyne’l-havfi ve’r-recâ” bir son nefes endişesi içinde bulunacak.

Hazret-i Yusuf -aleyhisselâm-:

تَوَفَّنِى مُسْلِمًا وَاَلْحِقْنِى بِالصَّالِحِينَ buyuruyor.

“…(Yâ Rabbi diyor, beni diyor) müslüman olarak diyor canımı al ve beni sâlihlere ilhak et.” (Yûsuf, 101) buyuruyor.

Evet.

Hattâ bir misal var. Bir zât tavaf yaparken hep bu duâyı okuyor:

تَوَفَّنِى مُسْلِمًا وَاَلْحِقْنِى بِالصَّالِحِينَ

“‒Başka duâ yok mu?” diyorlar.

Evet.

“‒Benim diyor, bir diyor, arkadaşım vardı diyor, hattâ diyor iyi bir arkadaşımdı diyor. Fakat bunun diyor, son nefesi iyi olmadı.” diyor.

Evet.

“‒Hep ben bunun endişesi içindeyim.” diyor.

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri talebelerine yazdığı mektupta;

“Aman yavrum, benim hüsn-i hâtimem için duâ edin buyuruyor. Hiçbir ibadetime güvenmiyorum diyor. Hepsi diyor muhakkak gafletle, noksanlıkla doludur diyor. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın ben rahmetine sığınıyorum diyor. Aman benim hüsn-i hâtimem için duâ edin.” buyuruyor.

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri ki o da büyük Allah dostu.

Kendisine “Güneşlerin Güneşi” deniyor.

Evet.

Hattâ Abdullah Dehlevî Hazretleri’ne gideceği zaman:

“‒Sen nereye gidiyorsun, senden büyük âlim mi var şu dünyada?” diyorlar.

Fakat o, Abdullah Dehlevî Hazretleri’nin huzuruna gittiği zaman, yanında gelenlere Abdullah Dehlevî Hazretleri karşı ikram ediyor, ona fazla bir iltifat etmiyor.

“‒Oğlum diyor, hoş geldin diyor, tuvaletlerin temizliği size verildi.” diyor.

Burada ne var?

Bu tasavvufta böyle bir eğitim de var değil mi Efendim?

Bu nedir Ahmet Abi? Bu yani, o ilmin verdiği enâniyeti bertaraf etmek…

Evet.

Şimdi, Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’ne baktığımız zaman, o da sırmalı cübbeyle ciğer satıyor.

Bursa’da değil mi Efendim?

Bursa’da. Bu, makamın, mevkiin verdiği şöhretinden korkuyor.

Evet.

O endişe içinde.

Onlar Efendim, şeyh olduklarında bu abd-i âcizlik gidiyor mu? Yani meselâ ciğer satan bir Hüdâyî…

Devam ediyor. Devamlı bir infak hâlinde.

Evet.

Hattâ Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’ne bol bol hediyeler geliyor, şeyler geliyor. Hanımı hattâ şikâyet ediyor:

“‒Biz diyor, görüyorsun diyor, bir fakr içindeyiz diyor. Sen devamlı dağıtıyorsun!” diyor.

Hanımı.

Hanımı.

Evet.

Efendim, bu öyle bir hâl oluyor ki demek ki… Şimdi, insanın doyması, yemesi, içmesi, doyması, rahat etmesi, nefsinin bir arzusudur ve meşrûdur bu.

Evet.

Fakat demek ki hisler o kadar ötelere gidiyor ki, Rasûlullah Efendimiz’in hislerine yaklaşıyor; kendi açlığını duymuyor, dağıtmaktan zevk alıyor.

Evet.

Meselâ Âişe Vâlidemiz de öyle buyuruyor:

Bize diyor, Medîne-i Münevvere’de diyor, bol bol diyor, hediyeler gelirdi diyor. Ganimetler gelirdi diyor. Yani biriktirsek taşardı, mümkün değil diyor. Fakat Rasûlullâh’ın evinde üç gün sıcak yemek pişmezdi buyuruyor. Rasûlullah Efendimiz bir mü’min muzdaripken bunu tatmin etmeden rahat edemezdi diyor. O doymadan doymazdı diyor.

Evet.

Ne varsa Ashâb-ı Suffe’ye gönderir, fukaraya gönderir, dağıtır.

Evet.

O, şeyde de öyle oldu. Bu, Hendek’te de öyle oldu. Câbir geldi:

“‒Yâ Rasûlâllah dedi. Beliniz içine çökmüş dedi. Çok açsınız dedi. Bize buyurur musunuz?” dedi.

“‒Evinde ne var Câbir?” dedi.

“‒Bir oğlak var dedi. Biraz da arpa var.”

“‒Oo çok şey varmış.” dedi. “Haydi dedi, hepimiz dedi gidip Câbir’in davetlisiyiz.” dedi.

Câbir korktu. Hanımına gitti. Dedi:

“‒Hanım dedi, böyle böyle…” dedi.

“‒Sen dedi, Allah Rasûlü’ne ne olduğunu söyledin mi evde?”

“‒Söyledim.”

“‒O zaman sen korkma dedi. Sen dedi, kenara çekil, Allah Rasûlü senden daha iyi bilir.” dedi.

Öyle bir şey oldu ki, belki 300 kişiydi giren. Hattâ o kadar zorluk, açlık vardı ki sıkışıyorlardı. Efendimiz; “sıkışmayın” buyuruyordu.

Bir taraftan kendisi arpa ekmeğini alıyordu, onu etin suyuna banıyordu, biraz et koyuyordu. Bu herhâlde 5-6 kilo et, bir oğlaktan çıkan et. Hepsini dağıttı, dağıttı; o 300 kişiye birer birer dağıttı. Kendisi almadı ama.

Evet.

En sonra kendisi. Ondan sonra, Câbir:

“‒Bakıyorum hiç diyor, bitmiyor.” diyor. Nasıl bereket!

“‒Bak diyor, Câbir diyor, ortalık diyor, açlıktan kırılıyor. Bunu da git etrafa dağıt.” buyuruyor. (Bkz. Buhârî, Megâzî, 29; Müslim, Eşribe, 141)

Evet.

Şimdi burada ne oluyor Ahmet Abi? Yani insanın fizikî olarak bir açlığı var. Açlığını tatmin etmek ister. Demek ki burada mânevî açlık, mânevî açlığı tatmin etmek; maddî açlığı bertaraf ediyor.

Evet.

Meselâ merhamet o kadar galebe hâlinde ki, bu merhametin galebe hâlinde olması, onun, o kişinin açlığını unutturuyor.

Bu, evliyâullah’ta da çok var. Dâvud-i Tâî Hazretleri’nde var vs. var. Yani açarsak bunu çok…

Çok, evet.

Dakikalar, saatler sürer.

Evet. Efendim bir de asıl sizin tasavvuf tarifleriniz var geniş. Onlar da çok şey, öteden beri biliriz. Belki bu sohbette de onu konuşacağız ama, bir de bu tasavvufa hurâfe girdiği düşüncesiyle karşı çıkanlar oluyor.

Hurâfe de girdiği olabilir. Çünkü burada, tasavvufta muhabbet esastır.

Evet.

Bazen muhabbet, öyle bir hâle gelir ki taşar.

Evet.

Şerîatin dışına taşar.

Evet.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buna daimâ karşı çıktı. Meselâ geldi birisi dedi ki:

“‒Ben dedi, yâ Rasûlâllah! Bundan sonra dedi, her gün oruç tutacağım.” dedi.

Diğeri geldi:

“‒Ben dedi, evlenmeyeceğim.” dedi.

“‒Ben şöyle yapacağım, böyle yapacağım…”

Yani bütün nefsânî hayatlarından vazgeçeceğini söyledi.

Efendimiz:

“‒Yok dedi, bak ben dedi, yerim dedi, (fakat ölçüsüne göre). Evlenirim…” dedi. (Bkz. Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 5)

Yani bunların hepsi hayatın tanzimi. Bu hayatın içinde…

Zarûretler…

Zarûretlerin içinde şerîati yaşayarak devam edebilme. Üsve-i hasene/en güzel bir örnek.

Bu tabi, bazı bu, taşkınlık sebebiyle bazı şeyler de giriyor maalesef. Bunlardan biri meselâ; ne bileyim, öyle bir seviyor ki öndeki insanı; abiyi, şeyhini vesâiresi, “Ben diyor, evet diyor, günahkârım ama diyor, ben diyor onun eteğine yapışırım diyor…”

Âhirette…

“Âhirette, o beni kurtarır diyor…”

Kurtarır, Sırat’tan geçirir diyor.

“Sırat’tan geçirir diyor. O bana şefâat eder diyor…” Bunlar tamamen bâtıl.

Kurtaramaz mı Efendim?

Efendim, burada tabi…

Yani, nasıldır onun çerçevesi nedir, yani âhiret âleminin…

Tabi, tabi, bunu, Sünnet-i Seniyye’ye bakacağız.

Evet.

Osman bin Maz’un -radıyallâhu anh- vefat etti. Bir kadın dedi ki:

“‒Osman, ne mutlu, sen Cennetliksin!” dedi. Sen Cennetliksin dedi.

Evet.

Efendimiz:

“‒Sen nereden biliyorsun?” dedi.

Rasûlullah Efendimiz.

“‒Nereden biliyorsun?” dedi. “Ben bile başımdan neler geçecek bundan sonra, bilmiyorum.” dedi.

Evet.

“‒Ben senin yerinde olsam derdim ki «inşâallah Cenâb-ı Hak lûtfeder, Cennet’te olur» derdim…” (Bkz. Buhârî, Tâbîr, 27)

Evet.

Velhâsıl, “beyne’l-havfi ve’r-recâ” arasında olacak. Herkes âciz. Kimsenin son (nefeste), peygamberler ve peygamberlerin işaret ettiği kişilerin dışında kimsenin bir garantisi yok.

Onun için Cenâb-ı Hak ne buyuruyor:

“…Yakîn gelene (ölüm gelene) kadar.” (Bkz. el-Hicr, 99) Kulunun istikâmette olmasını arzu ediyor.

“…Ancak Müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) buyuruyor Cenâb-ı Hak.

Tasavvuf, bu hassasiyettir.

Bu, şefâat konusunu da isterseniz, şöyle birkaç cümleyle Efendim, yani şefâat garanti midir? Meselâ mürşidin dünyadayken…

Değil, değil, değil. Hiçbiri değil. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın şefâat izni verdiği kişiler şefâat edecek.

Evet.

Fakat Cenâb-ı Hak bildirmiyor şunlar, şunlar diye.

Evet.

Herkes âciz durumda. Hattâ Âdem -aleyhisselâm-’a -mâlum, hadîs-i şerifte- etrafı gidecek. “Ben de «ظَلَمْنَا» diyecek. Ben de kendime zulmettim.” diyecek.

Evet.

“Bir zelle işledim” diyecek.

Evet.

O, diğer peygambere gönderecek. O öbür peygambere gönderecek. En sonra Peygamber Efendimiz’e gelecek. Peygamber Efendimiz, değişik bir hamd hâlinde secdeye varacak ve Efendimiz’e şefâat izi verilecek.

Onun dışında da Cenâb-ı Hak dilediklerine şefâat izni verecek, dilediklerine.

Yani “şu kişi şefâat edecektir” diye böyle bir şey yok, bir garanti yok. Bir bilgi de yok böyle.

Şu soru da Efendim, sorulabilir: Yani diyelim ki mürşidin âhirette böyle bir garanti kurtarıcılığı yok, eteğinden tutularak bir şey olmuyor…

Kendisine garantisi yok Ahmet Abi.

Kendisine garantisi yok.

Kendisine garantisi yok. Çünkü âyette Cenâb-ı Hak; Bel’am bin Bâûrâ

Evet.

Daha evvel kerâmeti var.

Evet.

İsm-i âzama mazhar. Duâları kabul oluyor.

Evet.

Bu zât, âyet-i kerîmede, soluyan bir kelp gibi. (Bkz. el-A‘râf, 176) Yani bu kadar bir şaşkınlaşıyor. Nefsânî hayata dönüyor. Allah korusun!

Kârun. Daha evvel Tevrat’ı en iyi tefsir edenlerden biri. Mûsâ -aleyhisselâm-’ın akrabası. O da bir dünya zevkleri, dünya lezzeti, dünya malı kalbine giriyor.

Mal imtihanını kaybediyor.

Mal, alt üst oluyor. Mûsâ -aleyhisselâm-’a tavır koymaya kadar, iftira etmeye kadar gidiyor. Cenâb-ı Hak ona verdiği hazinelerle beraber onu yerin dibine gömüyor.

Kimin ne garantisi var?!.

Burada şu Efendim; acaba dervişler böyle abd-i âciz bir mürşid, şeyh, bu acaba îtibar şeyine mi uğrar? Yani dervişlerin bağlılığı zayıflar mı? Böyle bir…

Ben, artacağını tahmin ediyorum. Çünkü insanlar daima şahsiyet ve karaktere hayrandır.

Rasûlullah Efendimiz kırk yaşından evvel, Cenâb-ı Hakk’ın terbiyesiyle, O’nu bütün Mekke, müşrik halk, bir şey hâlindeydi, îtibar hâlindeydi. O şahsiyete hayrandı.

Hattâ Ebû Cehil bile bir gün geldi, İslâm geldiği zaman:

“‒Bak dedi, Muhammed dedi, biz Sen’inle beraber büyüdük burada dedi. Sen hiç yalan söylemedin dedi. İçimizde en doğru insan Sen’din dedi. Sen’in her şeyin doğru. Herhâlde Sen’i kandırıyorlar dedi. Sana bu haberi getiren Sen’i kandırıyor.” dedi. (Bkz. Vâhidî, Esbâbü Nüzûli’l-Kur’ân, s. 219; Tirmizî, Tefsîr, 6/3064)

Şimdi yani öyle bir durum ki, bazen o şey, o Mekke halkı, İslâm gelmeden evvel, Efendimiz’e “el-Emîn” geldi derlerdi, “es-Sâdık” geldi, en doğru insan geldi, en emîn insan geldi derlerdi.

Şimdi, İslâm, bu ahlâk üzerine binâ ediliyor.

Evet.

Şimdi, ilk bu hayranlık, ahlâkla başlıyor. Tabi bu öndeki kişinin de çok ahlâklı, şahsiyetli, karakterli olacak, mükrim olacak, merhametli olacak, afüv/affedici olacak, kusurları örtücü olacak. Ki, bu büyük bir bağlılık şeyi olacak.

Evet, zemini olacak.

Eskiden dergâhlar bunu sağlıyordu. Meselâ adam, işi bozulmuş, âilesiyle kavga etmiş, vesâire olmuş. Tekkeye gidiyor, dergâha gidiyordu. Dergâhta bir sohbet dinliyordu. Ona bir muhabbet akımı, bir in’ikâs oluyordu. Bir huzur buluyordu. Evine dönüyordu, huzurla dönüyordu.

Tabi şimdi bu olmadığı için ne yapıyor?

Dergâh, tedâvi edici bir mekân aynı zamanda.

Tedâvi, tedâvi. Şimdi ise ne yapıyor? Gidiyor maça; maçta -af edersiniz- avaz avaz çıktığı kadar bağırıyor. Bu şekilde bir…

Boşalıyor.

Boşalıyor. Veyâhut da evde gidiyor; karıyı dövüyor, çoluk çocuğu dövüyor, vesâire dövüyor, sıradan hepsini dayaktan geçiriyor.

Tedavi merkeziydi tekkeler.

Tabi bu, bu nereden geliyordu? Öndeki olan insana, o şahsiyete, o karaktere hayran olmasından. Onun edebi, ahlâkı, merhameti, şefkati, kendisinden çok etrafını düşünmesi ve kendisini devrin akışından mes’ûl görmesi… Yani bu bize bir terbiye mektebiydi tekkeler.

Burada bir de şunu Efendim sorayım: Yani tasavvuf, tarîkat, sonunda iki insanın birbirine bağlanmasını ifade ediyor.

Tabi.

Yani burada da bağlanan, mürid diyoruz biz ona, derviş diyoruz. Bağlanılan kişi de şeyhtir, mürşiddir. Yani bu bağlanmanın sebebi ne olmalı? Yani doğru sebebi ne olmalı? Doğru zemin ne olmalı bu bağlılıkta? Derviş niye meselâ bağlanmalı mürşide veya şeyhe?

Evet. Tabi burada bir hayranlık olacak. Bu hayranlığın neticesinde bağlanacak.

Evet.

Tabi orada hem…

O hayranlığın sebebi?

Şimdi, şuradan oluyor bu Ahmet Abi: İn’ikâs var.

Evet.

Meselâ bir atom, maddî şeyde bile, patlatıldığı zaman ne yapıyor? Bir ışın veriyor, bir radyasyon veriyor.

Evet.

Bunun müsbet tesiri var, menfî tesiri var. Aynı bunun gibi eğer kalp rûhâniyetle doluysa, bu kalpten bir in’ikâs oluyor. Onu ferahlatıyor. Eğer kalp gafilse, gafil kalpten de gaflet şey yapar.

Bunun için gafil insanlar, daha ziyade böyle gaflet yerlerinde gezerler.

Evet.

Ve tabi rûhunun o açlığını duyan kişi de buraya geldiği zaman, oradan bir feyz aldığı zaman, bir rûhâniyet aldığı zaman, orada bir bağlantı olur.

Evet.

Meselâ Cibril Hadîsi’nde yine, o Cebrâil geldiği zaman Efendimiz’in yanında diz çöküyor, dizi dizine değiyor.

Evet.

Yani bu, bağlantıyı da güçlendiriyor bir noktada.

Evet, yani bir yerde fizikî bağlılık oluyor, evet.

Beraberlik, beraberlik. Esasında sohbet de budur. Sohbet bir kitap okuma değildir.

Evet.

Sohbet, bir rûhâniyetin oraya in’ikâsıdır.

Evet.

Bir eczahânedir sohbet. O eczahâneden sen bir reçete alacaksın. Orada sen eksikliğini göreceksin. Boşluğunu hissedeceksin.

Yani dört duvar arasında bir beraberlik değildir sohbet.

Evet.

Tabi burada, bu sohbetlerde gelen netice de en başta; abd-i âcizliktir, buyurduğunuz gibi.

Estağfirullah.

Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın aslâ istemediği; kibir, enâniyet. Abd-i âcizliğin zıddı.

Evet.

Tasavvufun büyük mücâdelesi burada. Bu, benliği bertaraf etmek, enâniyeti bertaraf. Yine “hasbeten lillâh” olabilmesi.

Muhabbeti de lâyıkına olması, lâyıkına muhabbet, müstehakkına nefret olması. Bu da bir ölçü oluyor.

Rasûlullâh’ı -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ne kadar seviyorsak, Ebû Leheb’den de o kadar uzak kalacağız, emsallerinden.

Bu şey de Efendim, meselâ mürid-mürşid ilişkisinde daha çok belirleyici olanın mürşid olması lâzım değil mi? Yani…

İrşâd eden.

İrşâd edenin belirleyici, yani bu ilişkinin çerçevesini…

Müsterşidi irşad.

Evet, belirlemesi lâzım. Nasıl bir, yani bunu sağlıklı buluyor musunuz? Meselâ Türkiye’deki veya İslâm dünyasındaki tasavvuf örneklerinde, yani müridin zihnî, kalbî çerçevesi açısından baktığınızda, ne tür problemler görüyorsunuz?

Şimdi Ahmet Abi, tabi burada ben gençken bir âbiye sordum.

Evet.

Dedim ki:

“‒Muhterem âbimiz dedim, bakıyorum da sohbetlere dedim, lâyık olmayan kimseler de geliyor.” dedim.

Evet.

Yani; “Biraz hayatı hercümerç olan insanlar da geliyor dedim. Niye alınıyor dedim böyle bir nezih bir topluma bunlar?” dedim.

O zaman dedi ki:

“‒Bak oğlum dedi. Bu iş ayrı bir iş dedi. Eğer dedi, o dedi bu dergâha gelip gitmezse dedi, o dedi, delifişek olur dedi, zaptedilmez dedi. Orada bu sakinleşir.” dedi.

Evet.

Rahmetli Pederim de derdi ki:

“Bu bir ağaçtır. Kalın dalına tutunan daha çok kendini sağlama alır, daha çok emer. Fakat köküne yapışan, daha çok alır. Fakat bir yaprağına tutunan bile buradan istifade eder.”

Fayda görür.

Bazı şeyleri, yanlışlıkları bertaraf olur.

Şimdi, ashâb-ı kirâma baktığımız zaman, ashâb-ı kirâmda da Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz ayrı… Şey de sahâbîdir, Habeşli Vahşî de sahâbîdir.

Evet.

Fakat Habeşli Vahşî de çok şey almıştır Efendimiz’den.

Evet.

Bu bir kâbiliyettir. Meselâ, bu, insanda bir verâset. İki türlü şey vardır verâset. Bir; anneden-babadan aldığı. Yahut da dededen-nineden aldığı. Şimdi, beş kardeş vardır, beşi de ayrıdır huyları. Hattâ bazı şekilleri bile ayrıdır. Anneden alır, babadan alır, dededen alır vs. huyları da öyledir. Huyları da değişiktir.

Meselâ Yâkub -aleyhisselâm-’ın 12 evlâdı vardı. Kendi iç dünyasını oğlu Yusuf’ta gördü, ona karşı meyli arttı.

Şimdi, tasavvufa olan ihtiyaç, muhtelif mizaçları stabil hâle getirme.

Meselâ üç yaşındaki iki çocuğu alın. Biri kediye süt verir, öbürü kediye taş atar.

Evet.

Bu, fıtratın temizlenmesidir. Meselâ…

Taş atan da gelir, tasavvuf eğitimine, süt veren de gelir.

Evet, evet. Şimdi, meselâ Ahmet Abi bu, Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri, 1. Ahmed Hazretleri’yle uğraşmadı fazla.

Evet.

Çünkü bütün o güzel vasıflar satıhtaydı. Fazla uğraşmadı onunla. Fakat ondan evvelkiyle, ondan sonrakiyle çok uğraştı.

Evet.

Yani şimdi buradaki…

Mâdene bakıyor demek ki.

Mâdene bakıyor. Şimdi, öbürünü alıyor, tâ Hind Denizi’nin en çukurundan çıkartıyor, eğer kâbiliyet varsa Himalaya Dağı’nın şeyine çıkartıyor, zirvesine çıkartıyor.

Evet.

Yani esas orada bu. Bir de şu var Ahmet Abi, bir kulunu Allah seviyorsa, o kulunu da kullarına sevdiriyor.

Sevdiriyor.

Zaten Meryem Sûresi’nde bu, âyet-i kerîme de öyle, Cenâb-ı Hak bir sevgi veriyor. Onlar ömürlerinden sonra, fânî hayatlarından sonra da irşâda devam ediyor.

Bugün Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri devam ediyor. Abdülkâdir Geylânî devam ediyor. Mevlânâ devam ediyor. Yunus Emre devam ediyor. Aziz Mahmud Hüdâyî devam ediyor.

Çizgi koymuşlar.

Evet. Bunlar, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat üzere.

Evet.

Yani bunların bu rûhâniyetlerini Cenâb-ı Hak devam ettiriyor. Bu, fiilî bir hâdise bugün.

Evet.

Bunların menkıbelerini okuduğunuz zaman, şiirlerini okuduğunuz zaman ayrı bir huzur buluyorsunuz.

Cenâb-ı Hak onların fânî hayatlarından sonra ayrı bir ömür devam ettiriyor onlara.

Ashâb-ı kirâm da öyle. Hep onların kıssaları. Mezhep imamları öyle, akāid imamları öyle. Bunlar, hepsi Allah dostları.

Evet.

Cenâb-ı Hak sevdiği zaman sevdiriyor.

Sevdiği zaman sevdiyor.

Fakat sevmediğini de sevdirmiyor.

Âmennâ, evet. Efendim, şimdi…

Ahmet Abi, uzatıyorum ben… Yani kalpte irâde yok. Gözünüzde var irâde. Elinizde irâde var, kaldırırsınız, indirirsiniz. Gözü kapatırsınız. Fakat kalpte irâde yok.

Evet.

Yani şu insanı zorla sev desen, sevdiremezsin. Zorla nefret et desen, nefret ettiremezsin.

Evet.

Onun için bu kalp, ayrı bir âlem. Onun için Cenâb-ı Hak bize:

اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

(“…Ancak Allâhʼa kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).” [eş-Şuarâ, 89]) buyuruyor.

Rafine olmuş, tertemiz bir kalple huzuruna istiyor.

O zaman belki şu da denilebilir Efendim, yani mürşidlerin, müridin kalbini sevk ve idaresi de önemli.

Tabi, tabi, tanıyacak, ona göre.

Evet.

Meselâ her birinin, her müridin metodu ayrı.

Evet.

Her müridin metodu ayrı.

Efendim, tasavvuf üzerine…

Meselâ pâdişâha da metodu ayrı.

Değil mi…

Pâdişâha da metodu ayrı. Meselâ…

Büyük bir statü sahibi, geliyor, benim kalbimi eğit diyor meselâ. Yani ona…

Meselâ Ebû’l-Vefâ Hazretleri vardır. İstanbul Fethi’nde Fatih Sultan Mehmed büyük bir aşkla dergâha geldi.

Mürîd olmak için.

Mürîd olmak için. Baktı dergâh kapısı kapalı. Bir sarhoşa açık olan kapı…

Pâdişâha…

Bir çağ açmış, bir çağ kapatmış; Efendimiz’in; لَتُفْتَحَنَّ اْلقُسْطَنْطِنِيَّةُ (“İstanbul elbette fetholunacaktır…” [Ahmed, IV, 335; Hâkim, IV, 468/8300]) buyurduğu büyük bir, dev bir şahsiyete, kapı kapalı.

Üzülüyor, geri dönüyor. Tekrar, bir müddet sonra tekrar geliyor: Yine kapı kapalı. Herkese açık olan kapı, onlara kapalı.

Diyor ki yâverine:

“‒Sen bir git bak diyor, bu ne hâldir diyor, bu iş neyin nesidir?” diyor.

“‒Girdim diyor, baktım diyor, hüzünlüydü diyor Şeyh Ebû’l-Vefâ Hazretleri.”

Dedi:

“‒Şimdi dedi biz; selâm söyle Sultânımıza; ben ona buradan teveccühte bulunacağım, himmette bulunacağım.”

Himmet, duâdır.

Evet.

“‒O, devleti idare etsin. Çünkü o eğer devletin başından giderse onun kadar lâyık olmayan bir kişi gelir. Ümmet-i Muhammed zarar görür. Ben onun irşâdını buradan yapacağım.”

Nasıl irşad yapmışsa o tarafını bilmiyoruz. Nasıl tâlimatlar vermişse.

Hiç görüşmüyorlar hayat boyu. Fakat Fatih Sultan Mehmed vefat ettiği zaman gidiyor, cenaze namazını kıldırıyor Ebû’l-Vefâ Hazretleri.

Sanki gıyâbında bir derviş gibi.

Gıyâbında bir derviş oluyor.

Evet.

Gıyâbında onu şey yapıyor. Ve Fâtih büyük bir şahsiyet, büyük bir karakter.

Yani statü arasa Ebû’l-Vefâ Hazretleri; “ben bir pâdişâha, işte şeyhlik yaptım…” O, övünülecek bir şey ama, onlara îtibar etmiyor yani…

Hattâ bir de şunu söylüyor, bak diyor yâverine:

“‒Eğer diyor, onu buraya alırsak diyor, mânevî hayat kendisini cezbeder.” diyor.

Evet.

“‒Bir daha diyor, şeye dönemez.” diyor…

Devlete dönemez.

“‒Devlete dönemez diyor. Buraya diyor, bütün hediyeler getirecek diyor. Hediye yığacak buraya diyor, muhabbetten dolayı diyor. Diğer fakir fukarânın hakkını da buraya getirecek diyor. Buradaki dervişlerin de kalbine dünya muhabbeti girecek…” diyor.

Yaa…

Bunlar nedir? Bunlar ince düşünceler. Zarif biri, zarif insan.

Büyük irşad, mürşidlik bu.

Yani bir Osmanlı’ya baktığımız zaman, bu, hep böyle dergâhlardan yetişmedir. Meselâ Bezm-i Âlem Vâlide Sultan. Kırk yaşında vefât etmiş bir hanım bu.

Evet.

Onun Şam’da kurduğu bir vakıf. Orada diyor ki:

“Şam’ın diyor, tatlı suyu diyor, Mekke-Medîne’ye taşınacak diyor. Atşân olan huccâca diyor, Şam’ın tatlı suyu içirilecek.” diyor.

Evet.

Neyle? Yani hangi hortumla, hangi şeyle?..

İkincisi, daha öteye. Bugünkü insanın ufkunun varması mümkün değil buraya:

“Çalışan müstahdemlerin diyor, kırdıkları eşyâ diyor, tazmin edile diyor. Onların diyor, kalplerine diken batırılmaya. Onlar diyor, azarlanmasın…” diyor.

Evet.

Yaa nasıl bir insana bakış tarzı? Yani Hâlık’ın (şefkat) nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı. İnsana böyle bakıldığı gibi, hayvanâta da böyle bakılıyor.

Evet.

Bu bir, bu yapıyı, bu şeyi, bu, Osmanlı, baktığımız zaman, halk arasında bir şey yok, bir isyan, bir patlama yok vs. Sarayda kavga var, o ayrı. Fakat halkta bir kavga yok. Halk saraydan memnun.

Evet.

Sarayda mücadele var zaman zaman. Fakat halk, bu vakıflar dolayısıyla… Vakıfları da şey yapan; dergâhlar.

Onları mânen besleyen.

Mânen. Öyle bir abd-i âcizlik, enâniyetten bir kaçma ki: Yani o sadaka taşları var; oraya koyuyor sadakasını, veren-alan birbirini görmüyor, bilmiyor.

Nedir bu? Benlikten korkma. Bir riyâdan korkma. İltifattan korkma.

Evet.

Bir abd-i âciz hâline gelebilme.

Malın-mülkün sahibi olmaktan korku.

Onun için buyuruyorlar: Bu yol, tasavvuf yolu, arz-ı endam değil; apolet, gösteriş, makam, mevkî, merasim değil. Arz-ı hâl yolu. Yani hangi makamda olursanız olun, kalbin eşikte olması.

Eşiğe ne yapılır? Dâimâ basılır, geçilir.

Evet.

Fakat o eşiğe basmadan da içeri giremezsin.

Sizin bu çok temel bir tespitiniz. Arz-ı endam yolu değil, arz-ı hâl yolu.

Arz-ı hâl yolu. Arz-ı endam olursa, çöker. Zehir serpmedir o.

İsterseniz bunu sonraki sohbette Efendim, bu, tasavvuf tariflerine gelemedik henüz…

Evet, gelemedik.

Ama çok güzel tespitler oldu. Allah râzı olsun. Hani bu iş efrâdını câmî, ağyârını mânî; biraz ağyârını mânî alanında dolaştık ama o da çok faydalı Efendim.

Tabi yani bu, çok uzar Ahmet Abi.

Bu, tasavvuf konusuna ayrı inşâallah.

Yapalım.

Diğer sohbetinizde şey yapalım diyorum.

Yani bu, öyle bir padişahlara da aksetti ki…

Evet.

Meselâ Yavuz Sultan Selîm Han

Evet.

O nasıl bir azîm! Bu, o çölü, Sina’yı ne şekilde geçti? Bugün tarih felsefecilerinin çözemediği bir hâdise.

Evet.

Çok büyük bir muvaffakıyet. Sina’da bir aslan. Mısır’ı aldığı zaman bir şey, başı önünde bir derviş. Vak’anüvis Naîmâ diyor ki:

Şimdi diyor, Yavuz diyor, Mısır’a girdi diyor. Halk da diyor, onu diyor, seyrediyor. Zannetti diyor, çok büyük kaftanlar içinde, çok büyük bir şey içinde girecek. Baktı baktı, -en önde olacak- baktı; askerin arasında, başı diyor, önünde diyor, gayet mütevâzı şekilde yürüyordu diyor.

İstanbul’a geliyor. Bu, Çamlıca Tepesi’nde:

“‒Hasan Can diyor, sen diyor, gir diyor, şehre diyor. Hava kararsın diyor, sokaklar boşalsın diyor, ben ondan sonra gireyim diyor. Fânîlerin alkışları diyor, bizi yere sermesin.” diyor.

Yani Sina’dan korkmayan…

Evet.

Buradaki alkışlardan korkuyor.

Yani pâdişah nasıl oluyor, halk nasıl oluyor, vakıflar nasıl oluyor? Cenâb-ı Hak 620 sene ömür veriyor.

Öyle bir şeyi var Âkif’in değil mi Efendim:

Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz,

Gelmişiz dünyaya insanlık nedir öğretmişiz.

Evet. Sonra efendim; padişah, bu, Cuma selâmlığına çıkarken, bu örf hâline geldi: “Pâdişâhım çok yaşa, senden büyük Allah var!”

Evet. Gururlanma pâdişâhım…

“Gururlanma pâdişahım, senden büyük Allah var!”

“Senden büyük Allah var!”

Dâimâ bir îkaz hâlinde.

Evet.

Pâdişah da bundan memnun.

Evet.

Siz kimsiniz de bana bu şeyi söylüyorsunuz demiyor.

Evet.

Bunların hepsinin başında, tasavvuf, muhabbet geliyor. Bu Edebali silsilesinin devamı geliyor.

Evet.

Meselâ hiçbir Osmanlı pâdişâhı Medîne-i Münevvere’den mektup gelip de onu ayakta dinlemediği yoktur. Tahtından kalkar, mektubu bitinceye kadar ayakta dinler.

Hattâ Abdülaziz, hastayken yatağında;

“‒Kaldırın dedi, okumayın dedi. Ben dedi Medîne’den gelen, Rasûlullâh’ın mücâvirinden gelen mektubu yatarak dinleyemem.”

İki kişi koluna girdi kaldırdılar, mektubu öyle şekilde dinledi.

Demek ki Ahmet Abi, tasavvuf müsâvî; “muhabbet” oluyor. Muhabbetin de getirdiği, “âdab” oluyor. Yani burada muhabbet sermaye oluyor, muhabbetin de getirdiği, âdâb oluyor.

Nasıl bir âdab? Allah Rasûlü’nün edebiyle edeplenme.

Evet.

Bizim bildiğimiz, anladığımız tasavvuf, bu tasavvuf.

Allah râzı olsun Efendim. Çok teşekkür ederiz.

Estağfirullah.

İnşâallah devam edeceğiz.

İnşâallah.

Kabul buyurursanız. Yani bu tasavvufla ilgili tarifleri ayrıca konuşmamız lâzım.

Tabi, o tarifler mühim. Yani o tariflerin muhtevâsı çok mühim. Yani çok zengin bir muhtevâ.

Muhtevâ, o muhtevâyı yine konuşalım, kabul buyurursanız. Efendim, değerli dinleyiciler, Osman Nûri TOPBAŞ Hocaefendi ile sohbetimizin ilk bölümü böylece tamamlanmış oldu. Konuşacağız inşâallah, devam edeceğiz. Konuşulacak pek çok konu var. Tasavvuf üzerine, cemaat üzerine, himmet, irşad, cihad üzerine inşâallah konuşmaya devam edeceğiz.

Diğer sohbette buluşmak üzere şimdilik hayırlı günler diliyoruz…