Sohbetlere Ne Kadar İbadet Heyecanıyla Gelinirse O Kadar İstifade Edililir

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

SOHBETLERE NE KADAR İBADET HEYECANIYLA GELİNİRSE, O KADAR İSTİFADE EDİLİR.

Bunlar hep feyizlendirmek için. Birinci şart, Kitap ve Sünnet’in muhtevâsında hayat olacak. İkinci şart, Cenâb-ı Hak, seherlerde kapılar açıyor, rûhâniyetle kalp dolacak. O rûhâniyetle dolan kalple ertesi güne girilecek. Ve ertesi güne girildiği zaman o rûhâniyetle girilecek.

Güne girdiğimiz zaman da bir tefekkürle gireceğiz:

“Bugün Rabbim bize hayat takviminden bir yaprak daha açtı. Dün vardı, bugün olmayan çok insan var dünyada. Bugün ben, bu takvim yaprağını, bugün ben ne şekilde dolduracağım? Ne kadar kendime, ne kadar kendimin dışındakilere?.. Ne kadar Allah rızâsı için?..”

Kul devamlı bu; “Ne kadar ben sâlihlerle, sâdıklarla beraber olacağım, oradan feyz alacağım, oradan rûhâniyet gelecek? Ne kadar fâsıklardan uzakta kalacağım ki oradan bir in’ikâs gelmesin?..”

Bu da çok mühim, kardeşler. -Sallâllâhu aleyhi ve sellem-… Bu, maddede bile tesir ediyor. Efendimiz Vedâ Haccı’nda Muhassir denilen Mina’yla Müzdelife arasında bir vâdiden geçerken hızlı olarak geçtiler. Sahâbî dedi:

“–Yâ Rasûlâllah! Ne hâl oldu ki, hacca gidiyoruz, burada hızlandınız, hâliniz değişti?”

Efendimiz buyurdu ki:

“–Cenâb-ı Hak burada Ebrehe ordusunu kahretti. (Aradan altmış sene geçti.) O kahırdan bize bir isabet gelmesin.” buyurdu. (Bkz. Nevevî, Şerhu Müslim, XVIII, 111; İbn-i Kayyım, II, 255-256)

Yani maddede bile böyle olduğuna göre, Cenâb-ı Hak onun için:

كُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ

(“…Sâdıklarla beraber olun.” [et-Tevbe, 119]) buyuruyor.

Onun için sohbetler de çok mühim. Sohbetlere ne kadar ibadet heyecanı, ibadet vecdiyle girilirse, sohbetlerden o kadar bir reçete gelir. Fakat, yok, kuru kuru bir beraberlik olursa, yani eczahânenin kapısına kilit vurulursa, mânevî eczahânenin, oradan bir devâ gelmez.

Onun için “sahâbî” ile “sohbet” aynı kökten gelir. Sahâbî, Efendimiz’in sohbetiyle o zirvelere çıkarak zirve fazîletler medeniyeti inşâ etti.

Demek ki bizler de ne kadar Allah rızâsı için, ibadet heyecanı, ibadet vecdiyle sohbetlere iştirak edersek, oradan bir reçete alıp çıkmak, güzel amellerimizi daha çok tekâmül ettirme gayreti içinde bulunabilmek…

Velhâsıl Cenâb-ı Hak bizden îmânımızı test etmemizi istiyor.

Diğer taraftan:

وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُ

(“…Siz takva sahibi olursanız, Allah size öğretir…” [el-Bakara, 282])

Allah ona yardımcı olacak, takvâ sahiplerine. Onda hayır ve şer netleşecek. Allah ona hayrı ve şerri öğretecek. O şekilde mârifetullahtan bir pencere açılacak kalbe. Okunan âyet de, îmânı test etmek:

“Allah mü’minlerden mallarını ve canlarını kendilerine verilecek Cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar. (Nereye kadar gidiyor?) Ölürler ve öldürürler. (Her türlü riski göze alırlar Allah yolunda. Cenâb-ı Hak bunu bir) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da bu, Allah üzerine bir haktır, bir vaattir…” (et-Tevbe, 111) buyuruyor.

Allah mükâfâtını verecek. Ondan sonra Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“…Allah ile yaptığınız alışverişten sevinin…” (et-Tevbe, 111) buyuruyor. Bu canlarınızı, mallarınızı, her şeyinizi Allâh’a bezledin, adayın, cömertçe harcayın ve bunun mukâbilinde Allah ile yaptığınız bu alışverişten sevinin buyruluyor.

Yani bir fânî ile alışveriş yapmıyoruz. Bunun neticesi Cenâb-ı Hak’la bir alışveriş. Ondan sonra Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“…Allah’tan daha çok sözünde duran kim olabilir?..” (et-Tevbe, 111)

Bütün kâinâtı yaratan, bütün kâinâtın hâlıkı.

“…O hâlde O’nunla yapmış olduğunuz alışverişten dolayı sevinin. İşte bu, gerçek, büyük bir kazançtır.” (et-Tevbe, 111)

Cenâb-ı Hak bizi böyle bir alışverişe davet ediyor. Yani Hâlık, mahlûkuyla/kuluyla dost olmak istiyor. Biz ne kadar bu dostluğa talibiz?

Dostluğun da şartı bu. Yine bu dostluğun neticesinde Cenâb-ı Hak bizden; “اَلتَّائِبُونَ” buyruluyor, samimiyetle tevbe istiyor. (Bkz. et-Tevbe, 112)

“–Canım, Allah gafûru’r-rahîm’dir, erhamu’r-râhimîn’dir. Nasıl olsa başkasının yanında benim günahım bu kadar bir şey tutmaz…”

Bunların, Cenâb-ı Hak, boş olduğunu bildiriyor:

“…Sakın dünya hayatı sizi kandırmasın, şeytan, Allâh’ın affına güvendirerek sizi aldatmasın.” (Lokmân, 33) buyuruyor. Hem bu Lokman Sûresi’nde, diğer bir sûrede de, iki sûrede de bu, “Şeytan sizi Allâh’ın affıyla kandırmasın.” buyruluyor.

Dâimâ bir amel işlerken; “–Yâhu biraz; canım, Allah affeder, gafûru’r-rahîm’dir…” derken, bizi şeytanın aldatacağına da dikkat etmemiz lâzım. Cenâb-ı Hakk’ın “Kahhâr” sıfatını düşünmemiz lâzım. “Azîzü’n-zü’ntikâm” sıfatını düşünmemiz lâzım.

Demek ki Cenâb-ı Hak tevbede de samimiyet istiyor. Tevbeyi, amel-i sâlihlerle te’yid etmemizi Cenâb-ı Hak arzu ediyor.

Yine öbür âyet de Fâtır Sûresi’nde:

“Ey insanlar! Allâh’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın! O aldatıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırmasın!” (Fâtır, 5)

Yine cenaze namazlarında okunan bir duâ vardır, âyet vardır. Orada da:

“De ki: «Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar…” (ez-Zümer, 53)

Fakat aşağıdaki âyette Cenâb-ı Hak şart koyuyor:

“…Şüphesiz ki O çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün!..” (ez-Zümer, 53-54)

Bugün yarın, bugün yarın derken azap gelir çatar. Son nefes de gider, her şey bitmiş olur.

Kabirde, bir istiğfar, kabirde af dileme, affolma, affedilme diye bir şey yok. Hepsi dünyada. Onun için Cenâb-ı Hak:

“Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün! O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez!” (ez-Zümer, 54) buyuruyor.

Kıyamette ilk sorulacak:

“Ömrünü nerede tükettin? (Kur’ân ve Sünnet) ilmiyle ne işledin? (Ne kadar idrâk ettin? Ne yaptın? Ne kadar hayatına geçti?) Nereden kazandın, nasıl sarf ettin? Bu vücut nerede yıprandı?” (Bkz. Tirmizî, Kıyâmet, 1)

Ondan sonra gelen âyet; “اَلْعَابِدُونَ”. (Bkz. et-Tevbe, 112) İbadetler. İbadete bizim ihtiyacımız var. Namaza bizim ihtiyacımız var. Cenâb-ı Hak bizimle beraber olmak istiyor:

“…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor. Biz ne kadar beraber olmak istiyoruz Cenâb-ı Hak’la?

Orucun faydası bize. Cenâb-ı Hakk’ın nîmetlerinin kadrini hatırlıyoruz. En ufak bir açlığa tahammülümüz yok. Ne kadar Cenâb-ı Hakk’a muhtacız? Merhametimiz ne kadar artacak, bileylenecek oruçta? Ne kadar bütün uzuvlara oruç tutturacağız? Gözümüze, kulağımıza, dilimize bilhassa. O şekilde Cehennem’e kalkan olacak.

Zekâtlar, sadakalar, infaklar… Mülk, Allâh’a aittir. Bana aittir diyor, fertlere ait demiyor Cenâb-ı Hak. لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ ((Yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için.” [el-Meâric, 25]) buyruluyor. Zimmetli olanların hakları olduğunu bildiriyor.

Hac, ayrı bir âlem. O da İbrahim -aleyhisselâm-’ın o teslîmiyeti, o dostluğu bir rükün oldu.

Ve bunun neticesinde de güzel ahlâk neticesinde de “اَلْحَامِدُونَ” buyruluyor. (Bkz. et-Tevbe, 112) Kul dâimâ Cenâb-ı Hakk’a bir hamd…

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

(“Hamd (övme ve övülme), Âlemlerin Rabbi Allâhʼa mahsustur.” [el-Fâtiha, 2]) Her hâlde bir hamd hâlinde, hep bir övgü hâlinde, bir şükür, bir teşekkür hâlinde olacak.

Ondan sonra bu hamd ile Cenâb-ı Hakk’a, tefekkür gelişecek. Kalp, dâimâ ilâhî vitrinler seyredecek. “Aman yâ Rabbi!” diyecek. Cenâb-ı Hakk’ın azametini tefekkür edecek.

Ondan sonra “السَّائِحُونَ” buyruluyor. (Bkz. et-Tevbe, 112) “Oruç tutanlar.” Hakkıyla oruç tutanlar. “Allah için seyahat edenler.”

Ondan sonra gelen âyette Cenâb-ı Hak namazla ilgili, namazın bir feyz kaynağı, bir rûhâniyet kaynağı olmasını:

“اَلرَّاكِعُونَ السَاجِدُونَ” buyuruyor. (Bkz. et-Tevbe, 112) “Rükû ve secde”. Rükû ayrı bir huzur verecek, secde ayrı bir huzur verecek. Bir, yat-kalk olmayacak. Bir beden ve kalp âhengi içinde namaz tahakkuk edecek.

Ondan sonra gelen âyet -burası çok mühim- kendimizi bu şekilde ikmâl edeceğiz, gönül âlemimizi:

“Emr bi’l-mârûf, nehy ani’l-münkerde bulunmak.” (Bkz. et-Tevbe, 112) Bir ferdî bir Müslümanlık, olmuyor.

Kendimizi ikmâl edeceğiz; evlâdım nasıl benim? O bana bir emânet.

Ticârî hayatım nasıl?

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, hicrette müslümanları kardeş etti, Mekkeli-Medînelileri. Arkadan, gayr-i müslimlere bir hukuk tebliğ etti. Arkadan çarşıya gitti, helâl lokma yiyor mu ümmetim, yemiyor mu diye çarşıyı tedkik etti.

İki şey müessir:

Boğazımızdan geçen lokma müessir, beraberinde bulunduğumuz insan müessir.

Bu iki şeye dikkat etmemiz lâzım. Şüpheli lokma vücudu hantallaştırıyor, rûhâniyet hantallaşıyor.

Mevlânâ Hazretleri diyor ki:

“Bugün diyor, herhâlde, bu seher diyor, bir tuluat olmadı, bir sünuhat olmadı. Bir hikmet tecellî etmedi kalbimde. Demek ki bu gece bana şüpheli bir lokma boğazımdan geçti.” diyor.

Hep ehlûllah bütün amellerini ince bir terazi içinde tartarlardı. İmam-ı Rabbânî Hazretleri… Câmiye sağ ayakla girilir, sol ayakla çıkılır, evden sağ ayakla çıkılır. Tuvalete de sol ayakla girilir, sağ ayakla çıkılır. İmam-ı Rabbânî Hazretleri:

“Bir gaflet bastı diyor, sağ ayakla helâya girdim diyor, o gün diyor, bütün rûhâniyetim kayboldu.” diyor.

Ne kadar ehlûllah inceden inceye bir hesap içindeler?

Yine bir talebesinden bir karanfil tohumu istiyor İmâm-ı Rabbânî Hazretleri. Altı tane getiriyor.

“–Oğlum diyor, bilmez misin Allah teki sever diyor, niye tek getirmedin?” diyor.

Yani ehlûllah, dâimâ bir ilâhî müşâhedenin, ilâhî kameranın altında olduğunun bir şuuru içinde.

Emr bi’l-mârûf, nehy ani’l-münker bugün çok mühim. Bugün engeller var çok. Engellerin başında bugün, televizyondaki o filmler vs. şu bu… Telkin hâlinde.

İnsan, önündekine itaat eder. Önündekini taklit eder. Sevdiğini taklit eder. Tabi nefsânî hayatlarda cazibe vardır. O filmleri hayatına geçirmeye başlıyor.

Onun daha ötesinde internet bugün. Birçok faydası yanında birçok zararları da çıktı. O da rûhâniyete zehir serpiyor. İstediği o iğrenç sokaklara girip çıkıyor orada. Orada rûhânî hayatı savrulup gidiyor.

Modalar geliyor. Bir şey oluyor bir moda, değerinin on katına çıkıyor. Ertesi sene o moda bitiyor, başka bir moda çıkıyor, o paçavraya dönüyor. Ertesi sene başka bir moda çıkıyor, ayrı bir kandırmaca. Reklâmlar, çoğu, ekseriyeti, kandırarak götürüyor.

Yani insanın iç âlemini boşaltıyor, bu gibi menfî unsurlar hayatını tanzim ediyor.

Birçok, bana gelen, dindar ailelerden bile -o “chat”leşme midir nedir, bir belâ çıktı- onunla devamlı boşanmalar artıyor. Onun için emr bi’l-mârûf, nehy ani’l-münker bugün çok mühim.

Kendimizden başlayacağız, kendimizi koruyacağız. Çünkü “gözler konuşacak” buyuruyor Cenâb-ı Hak. (Bkz. Fussilet, 20) Evlâtlarımızı koruyacağız. Çevremizi koruyacağız. Mâneviyata destek veren müesseselere yardım edeceğiz. İmam Hatiplerdi, Kur’ân Kurslarıydı, kreşlerdi, üniversitelerin oradaki talebe yurtlarıydı… Oralar yardımda bulunacağız, “alâ kaderi’l-imkân”, gücümüz kadar. Yeter ki o yolda bulunalım. Bu şekilde mes’ûliyetimizi hafifletebilmek.

Çünkü Cenâb-ı Hak; ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ buyuruyor.

“…O gün (verdiğimiz) nîmetlerden sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8)

Bu îman nimetinin Cenâb-ı Hak bedelini isteyecek kıyamet günü.

Muhterem kardeşlerimiz!

İki bayramımız var, dînî bayram. Cenâb-ı Hak herhangi bir günde bayram yapın buyurmuyor bize. Bir ayın onuncu günü bayram yapın buyurmuyor. Büyük vâkıalardan sonra Cenâb-ı Hak bize bir bayram veriyor.

Birinci bayramı geçirdik; o Ramazân-ı Şerîf bayramıydı.

Ramazan, nedir Ramazan, neydi Ramazan?

Cenâb-ı Hakk’ın affının, merhametinin tuğyân ettiği bir aydı. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, o ayda ısrarla ümmetinin affolunmasını. Fakat ümmet de gayret edecek, affolunacak. Namazlarını artıracak: Teravihlerdi, teheccüdlerdi, evvâbîndi, duhâ idi, vudû idi, vs… Hayır-hasenâtıyla, Kur’ân-ı Kerîm’i tilâvetiyle, mukâbeleleriyle, bu şekilde… Arkadan bir Kadir Gecesi geliyor.

Bir riyâzat ayı oluyor. Bir sabır ayı oluyor ve rûhâniyet inkişâf ediyor.

Cenâb-ı Hak bu rûhâniyet inkişâfında bir şehâdetnâme, bir bayram ikram ediyor…