Osman Nuri Topbas Osman Nuri Topbas
ANASAYFAHAYATIESERLERİSOHBETLERİMAKALELERİMÜLAKATLARIZİYARETÇİ DEFTERİFOTOĞRAFLARI
   ANASAYFA arrow MAKALELERİ arrow ŞEBNEM DERGİSİ
Kötülük, Sahibini Yaralar
Yıl: 2010 Ay: Haziran 64
Şeyh Sâdî-i Şîrâzî'nin, Bostan isimli eserinde kıssadan hisse tarzında naklettiği hikmet dolu hikâyelerden biri şöyledir:
"Bir kâhya vardı. Sanki yedi belâ gibiydi. Onun korkusundan neredeyse erkek arslan, dişi arslan gibi olurdu.

Günlerden bir gün bu kâhya çok derin ve içi pek soğuk olan bir kuyuya düştü. Oraya düşünce de acziyet ve ızdırap içerisinde bağırmaya başladı:

«Kimse yok mu, ne olur kurtarın, dara düştüm, cankurtaran yok mu?» diye gece sabahlara kadar inim inim inleyerek feryâd etti. Lâkin sesini hiç kimseye duyuramadı. Zira yapmış olduğu kötülüklerden dolayı her duyan kulak, ona karşı sesini duymamak husûsunda adeta taş kesilmişti.
 
Talebeyi Nimet Bilmek
Yıl: 2010 Ay: Mayıs Sayı 63
Ebû Hârun el-Abdî (ra) şöyle demiştir:
Biz gençler (dînî hususlarda bilmediğimiz) bazı şeyleri öğrenebilmek için Ebû Saîd’in yanına giderdik. O bizleri görünce (çok sevinir ve bize hitâben) şöyle derdi:
“-Rasûlullah (sav) Efendimiz’in bize vasiyet ve emânet ettiği kişiler, merhaba, hoş geldiniz! Rasûlullah (sav) bize şöyle buyurmuştu:
«-Dünyanın dört bir yanından insanlar gelip dîni iyice öğrenmek ve onda derinleşmek isteyerek size tâbî olacaklardır. Onlar size geldiğinde kendilerine îtinâ gösterin ve (dâimâ) hayırla muâmele edin!»” (Tirmizî, İlim, 4/2650; İbn-i Mâce, Mukaddime, 17, 22; Dârimî, Mukaddime, 26; Hâkim, I, 164/298)
Peygamber Efendimiz’in bu beyanları açıkça göstermektedir ki, bir eğitimci, kendisine ilim tahsîl etmek maksadıyla gelen talebeye en güzel bir sûrette muâmele etmeli ve dirâyet sâhibi olduğu ilmi de en güzel bir şekilde o kişiye aktarmaya gayret göstermelidir.
 
Her Şey O'na Âşık
Yıl: 2010 Ay: Nisan Sayı: 62
İslâm’dan nasipsiz bir Moğol emîrinin yanına, Moğolların büyüklerinden sayılan hristiyan bir grup gelmişti. Bir müddet sonra o bedbahtlardan biri, Rahmet Peygamberi r Efendimiz’i -güyâ- gözden düşürmek maksadıyla, içindeki kin ve gayzını kusmaya başladı. Hemen yanlarında ise, bağlı hâlde bir av köpeği bulunuyordu. Bu kimse nâhoş sözlerini uzatınca, köpek bağını kopardı ve o bedbahtın üzerine atlayarak yüzünü yaraladı. Etrafındakiler hemen duruma müdâhale ederek adamı köpeğin elinden kurtardılar.
Bunun üzerine gelenlerden biri:
 
Gazab-ı İlâhî ve Kurtuluş Reçetesi
Yıl:2010 Ay: Mart Say: 61
Bir kul için, Hakk’a vâsıl olmaktan daha büyük bir izzet ve Hak’tan uzak düşmekten daha büyük bir zillet olamaz. Hak Teâlâ’nın indinde değer kazananlar, îman nîmetini gönüllerine rûhâniyet, aşk ve vecd ile nakşettiklerinden dolayı izzet kazanmışlardır. O’nun muhabbetinden bir nebze dahî nasip alamamış bahtsız gönüller ise, -Allah muhâfaza buyursun- adım adım İblis’in izini takip ettiklerinden dolayı zelil olmuşlardır.
Nitekim tarihin silinmez sayfaları, Allâh’ın hidâyet çağrısına uymayan, Hak dîne ihânet ederek dîni tahrife yeltenen ve kendi hissiyâtına göre Allâh’ın âyetlerini yorumlayanların fecî âkıbetlerini bildiren manzaralarla doludur. Bu manzaralardan bir tanesi de Enes bin Mâlik-radıyallâhu anh-’ın bizlere naklettiği şu hâdisedir:
“(Neccâroğulları’ndan) hristiyan bir adam vardı. Sonra müslüman oldu, Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini okudu (ezberledi). Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bir müddet vahiy kâtipliği dahî yaptı. Fakat bu bahtsız adam, daha sonra hristiyanlığa geri döndü. Bu mürted, yani dinden dönen kişi:
“−Muhammed bir şey bilmez, yalnız benim kendisine yazdığım şeyleri bilir.” diye yalanlar uydurarak büyük bir ihânette bulundu.
 
Tebliğ Mesûliyetimiz
Yıl: 2010 - Ay: Şubat- Sayı: 60
Mü’mini menfaatperestlikten kurtararak diğergamlığa sevkeden şefkat ve merhamet duyguları, îmânın ne güzel bir tezâhürüdür. İslâm’ı, îman nîmetinden mahrum gönüllere tebliğ edebilmek de ne saâdettir.

İnsanların, selde sürüklenen âvâre kütükler gibi menfî akıntılara kapıldığı günümüzde insanları hayra çağırmak, yanlışlarını düzelterek bilmedikleri doğruları öğretmek, mâneviyatlarını takviye edip gönül âlemlerini rûhâniyet ile doldurarak Hakk’a yönlendirmek, ne güzel ve ne ulvî bir hizmettir. İnsanların hem bu dünyalarını hem de ebedî âlemlerini güzelleştiren bu hizmet, kendimiz için bir şükür vesîlesi, muhtaçlar için de bir vicdan borcumuzdur. Bu hususta gösterilen en küçük bir ihmal bile, büyük bir vebâl olarak ilâhî mizanda karşımıza çıkacaktır.
 
Dünyanın En Hayırlı Varlığı: Sâliha Kadın
Yıl: 2010 - Ay: Ocak - Sayı: 59
Milletler, sâlih erkekler ve sâliha hanımlarla âbâd olur. Bundan dolayı dinin, vatanın ve milletin selâmeti, ancak hayırlı nesiller yetiştirmeye bağlıdır.
Toplumlarda erkeksiz terakkî olamayacağı gibi kadınsız bir terakkîden de söz edilemez. Çünkü kadın, kemâliyle toplumu yüceltir. Kadının alçalması ise, toplumu bir mezbelelik hâline getirir; hayat yollarını cam kırıkları ile doldurur.
Kadın ve erkek, birbirini tamamlayan iki engin âlem gibidir. Ancak bu tamamlamada kadına, Cenâb-ı Hak tarafından daha tesirli bir husûsiyet verilmiştir. Şu ifâde, bu gerçeği dile getirmektedir:
“BİR ERKEĞİ TERBİYE EDİN; BİR İNSANI YETİŞTİRMİŞ OLURSUNUZ. BİR KADINI TERBİYE EDİN; BİR ÂİLEYİ, HATTÂ TOPLUMUN BÜYÜK BİR BÖLÜMÜNÜ YETİŞTİRMİŞ OLURSUNUZ.”
 
Kul Hakkı Hassâsiyeti
Yıl: 2009 - Ay: Aralık - Sayı: 58
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bir gün ashâbı ile sohbet ederken, onlara, kul hakkı husûsunda gösterilmesi gereken titizlikle alâkalı, Benî İsrâîl’in sâlihlerinden iki kişi arasında cereyân eden şöyle bir vak’a nakletmişlerdir:
“Sizden önce yaşayanlardan bir kişi, bir kimseden akar (gelir getiren mülk) satın aldı. Bu akarı satın alan kimse, orada, toprağa gömülü bir vaziyette, içinde altın bulunan bir küp buldu. Toprağı kendisine satan kimseye gelerek:
«–Altınını al! Ben senden toprak satın aldım, altını satın almadım!» deyince (arsayı) satan kimse:
«–Ben sana arâzîyi içinde bulunan her şeyiyle birlikte sattım!» dedi.
(Kul hakkı ve helâl lokma husûsunda takvâ sahibi olan bu iki kişi, aralarında anlaşamayınca bir hâkime mürâcaat ettiler. Hâkim, onları gıpta ve hayranlıkla dinledikten sonra:)
«–Sizin çocuklarınız var mı?» dedi.
Onlardan biri, oğlunun; diğeri de, kızının olduğunu söyledi. (Bunun üzerine) hâkim:
«–Oğlunuzla kızınızı evlendirin! Bu paradan ikisi için harcayın ve tasaddukta bulunun!» dedi.” (Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Akdiye, 21; İbn-i Mâce, Lukata, 4)
 
İlâhî Affın Dışında Bırakılan Hak: Kul Hakkı
Yıl: 2009 - Ay: Kasım - Sayı: 57
Tarihin silinmez sayfalarına, ecdâdımızın büyük birdestan olarak kaydettiği Çanakkale Savaşı sırasında, Kocadere Köyü’nde, cepheden gelen yaralılara ilk müdahalenin yapıldığı büyük bir sargı yeri kurulur. Bu sargı yerine kimi Urfalı, kimi Bosnalı, kimi Adıyamanlı, kimi Halepli çok sayıda yaralı getirilmektedir.
Bu yaralılardan biri de, Lapseki’nin Beybaş Köyü’ndendir ve yarası da oldukça ağırdır. Yaranın kendisine verdiği derin ıztıraptan dolayı nefesini dahî güçlükle alıp verebilmektedir. Alçalıp yükselen göğsünü biraz daha tutabilmek için komutanının elbisesine yapışır. Derin bir nefes aldıktan sonra şehâdet arzusuyla yanan gönlünden dudaklarına tane tane şu kelimeler dökülür:
“–Ben bir pusula yazdım… Lütfen onu arkadaşıma ulaştırın…” Tekrar konuşabilmek için bir müddet sükût eder, yine derin bir nefes aldıktan sonra, defalarca yutkunarak şu cümleleri sarf eder:
“–Ben… Ben köylüm Lapsekili İbrahim Onbaşı’dan 1 mecit borç almış idim… Kendisini tekrar göremedim. Belki onu görmeden şehâdet şerbetini içmek nasip olur. Ölürsem, söyleyin ona, bana hakkını helâl etsin.”
 
Nefs-i Emmâre'nin Tuzağı
Yıl: 2009 - Ay: Ekim - Sayı: 56
Mevlânâ Hazretleri, nefs-i emmârenin, rûhâniyeti bertaraf edebilmek için ne gibi hilelere başvurduğunu, bizlere şu temsîlî hikâye ile nakleder. Bu hikâyede fare, nefs-i emmâreyi; kurbağa da rûhâniyeti temsil etmektedir.
“Hilekâr bir fare ile vefâkâr bir kurbağa, kaderleri icabı dere kıyısında tanıştılar, birbirlerine yakınlık duydular. Her ikisi de bu yakınlığın devamı için bir buluşma vakti kararlaştırdı. Böylece her sabah belirli bir yerde bir araya geliyor, birbirleriyle dertleşiyor, gönüllerini vesveselerden, üzüntülerden ve korkulardan gûyâ kurtarıyorlardı.
 
Îmânın İlk Meyvesi: Merhamet
Yıl: 2009 - Ay: Eylül - Sayı: 55
Kâmil bir mü’min, gönül insanıdır. Merhamet, şefkat ve diğergâmlık, onun gönül dokusunun en belirgin vasfıdır. Kulu kalben Rabbine yakınlaştıran ilâhî bir cevher olan bu vasıf, aynı zamanda îmânın da bu âlemdeki en büyük şâhidi ve delîlidir. Nitekim in­san rûhunun ula­şabileceği ol­gun­luk se­mâ­sı­na çı­kışın yegâne yo­lu, mer­ha­met ve şefkat basamakların­dan geç­mek­te­dir.

Yaratılan her şeye gösterilen engin merhamet, kulu, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ummânında ihyâ eden müstesnâ bir nimettir. Nitekim hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
“Yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökyüzündekiler de sizlere merhamet etsin!”(Tirmizî, Birr, 16)
 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 Sonraki > Sona Git >>


Şebnem Dergisi Makaleleri
Son Eklenenler
 
En Çok Görüntülenenler
   2012 © www.osmannuritopbas.com
Erkam Bilisim