Ramazan-ı Şerif’teki Gayretlerimizi Bütün Bir Ömre Şâmil Edebilmeliyiz

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

RAMAZÂN-I ŞERÎF’TEKİ GAYRETLERİMİZİ BÜTÜN BİR ÖMRE ŞÂMİL EDEBİLMELİYİZ.

KADİR GECESİ SOHBETİ (MEDÎNE-İ MÜNEVVERE)

Cenâb-ı Hakk’ın lûtfuyla Ramazân-ı Şerîf’e eriştik. Ramazân-ı Şerîf’in son günlerine yaklaştık.

Ben bir âyet-i kerîmeyle, meâliyle arz etmek isterim. Cenâb-ı Hak Bakara Sûresi’nin 231. âyetinde bir aile hukukundan sonra, “üç şeyi hatırlayın” buyuruyor.

Birincisi, “hidâyet nîmeti”ni hatırlayın buyuruyor. Dâimâ hatırımızdan çıkarmayacağımız “hidâyet nimeti.”

Başka dünyalarda olabilirdik. Budistlerin içinde olabilirdik. Fâsıklar içinde olabilirdik. Hidâyeti nasîb eden, “Hâdî” sıfatını tecellî ettiren, Cenâb-ı Hak. Bize meccânen, çok büyük bir lûtuf; hidâyet üzere, bizi istikâmetlendiriyor -elhamdülillah-.

Cenâb-ı Hak:

“…Nîmetlerimi sayamazsınız…” (İbrahim, 34) buyuruyor.

Fakat en büyük nîmeti Cenâb-ı Hakk’ın, bize olan bu “hidâyet nîmeti”.

Dünya, bütün hazineleri verilse, yine dünyada kalacak. Onlar da infilâk edecek. Fakat hidâyet, bizi ebedî…

Sabah namazında okunan “yevmü’l-hulûd: bitmeyen bir gün”, bir ebediyyet günü, Cenâb-ı Hak bize bu hidâyet sebebiyle ihsân ediyor. Bu hidâyeti hatırlamamızı Cenâb-ı Hak arzu ediyor. Bütün fânî engeller, hidâyet nîmetinin altında sıfırlanması lâzım.

Yani birincisi; Cenâb-ı Hak bize “hidâyet nîmetini hatırlayın” buyuruyor. Unutmayacağız. Yani kısacası, Cenâb-ı Hak unutulmayacak.

İkincisi de, “fânîlik” unutulmayacak.

Dünya bir imtihan dershânesi. Bir talebeyiz. Son nefesimize kadar talebeliğimiz devam edecek. Son nefesten sonra “yevmü’l-hulûd”, kıyâmette diriliş ve ebedî bir hayat başlayacak.

İkincisi, Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede; “Kitap nîmetini unutma” buyuruyor. Kur’ân-ı Kerîm’i unutma. En büyük hidâyet nîmeti. Büyük lûtf-i ilâhî. Bunlar bize…

Cenâb-ı Hak bizi meccânen ümmet-i Muhammed kıldı. Ve bizi meccânen Kur’ân-ı Kerîm’e muhâtap kıldı. Biz, 124 bin küsur peygamber içinde Peygamberimiz’i biz kendimiz seçmedik. Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu. Kitabımızı da biz kendimiz seçmedik.

اَلرَّحْمٰنُ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ

(“Rahmân Kurʼânʼı öğretti. İnsanı yarattı. Ona açıklamayı öğretti.” [er-Rahmân, 1-4])

Cenâb-ı Hak lûtfetti. “Hatırlayın” Cenâb-ı Hak buyuruyor. “Kitabımı hatırlayın” buyuruyor. İlâhî bir mektup.

Üçüncü olarak; “Hikmetimi hatırlayın.” buyuruyor.

Kalp âlemi terakkî edecek: “Bu cihan nedir? Ben bu cihana niye geldim? Kimin mülkündeyim? Yolculuğum nereye?..”

Hikmet tarafını; yani eşyanın, hâdisâtın, vukuâtın sırrî tarafını bir idrak içinde olacak, bunu hatırlayacak. Bu da kalbî merhaleler neticesinde.

Yine Cenâb-ı Hak bize Kadir Gecesi’ni -elhamdülillâh- lûtfetti. Kadir Gecesi, ilâhî saltanat ve ilâhî lûtuf gecesi. Bâkî’nin/Cenâb-ı Hakk’ın, fânîlere en büyük lûtfu, ikrâmı.

Burada sâik, Efendimiz. Halk eden, bize lûtfeden, Cenâb-ı Hak Kadir Gecesi’ni. Fakat sâik de Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz. Kadir Gecesi yalnız O’na ait. Yani Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vâsıtasıyla bize bir lûtuf.

Bir gecede bin ayın fazileti ihsân ediliyor. İlâhî saltanat gecesi bu gece. Kâinâtın Hâlıkı’nın Kitab’ını indirdiği gece. Bu sebeple, Kur’ân’la hemhâl olma gecesi. Hayatımızı o istikâmetle istikâmetlendirme bize mesajı, tebliği. Yani Kur’ân’ı tefekkür gecesi. Duyma, hissetme, derinleşme gecesi.

Bu gecenin şerefine Cenâb-ı Hak melâikeyi ve Rûh’u indiriyor. Mü’minler, bu gecenin davetlileri. Hepimiz biz, bu gecenin davetlileriyiz.

Davete çağrılan, dâvetin ihtişamına göre hazırlanmalıdır ki bu davette büyük lûtuflara, büyük fütuhatlara nâil olunsun.

Kadir Gecesi hakkında -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

“Ramazan’da öyle bir gece vardır ki, bin aydan daha hayırlıdır. Kim o gecenin hayrından mahrum kalırsa gerçekten büyük bir kazançtan mahrum kalmış olur.” (Nesâî, Sıyâm, 5; Ahmed, II, 230, 385, 425)

Okunan âyet-i kerîme, sûre, Kadir Sûresi. Cenâb-ı Hak:

“Biz onu Kadir gecesi indirdik.” (el-Kadr, 1) buyuruyor.

Yani Kur’ân, dünya semâsına icmâlî olarak Kadir gecesinde indi. Ve tafsîlî olarak 23 senede tebliğ edildi. Mebde/başlangıç, Kadir gecesi olmuş oluyor. Lûtuf gecesi…

Sonra Cenâb-ı Hak, ondan sonraki âyette soruyor:

“Kadir gecesinin ne olduğunu Sen bilir misin?” (el-Kadr, 2)

Allâh’ın ne kadar lûtfunun, merhametinin geniş olduğunu sen bilir misin buyuruyor. Yani Kadir gecesinin azametinin farkında mısın buyuruyor Cenâb-ı Hak.

Dünyevî bir lûtfa ne kadar seviniyoruz, bu mânevî lûtfa müstağrak olmanın ne kadar mânevî heyecanı içindeyiz?

Bu gece, Cenâb-ı Hak ilâhî bir saltanat gecesi olduğunu hatırlatıyor. İlâhî bir ikram gecesi. İlâhî merhamet gecesi. Nîmetin farkında olmak ve bu nîmetlere karşı kalbin uyanması… Cenâb-ı Hak bizden bu hâli arzu ediyor Kadir gecesinde.

Bin aydan daha hayırlı. Ve bu gece Cenâb-ı Hak meleklerini indiriyor. İnsanlara büyük bir lûtuf. Bütün melekler semâya iniyor. Ve en büyük melek, Rûh da indiriliyor, Cebrâil de indiriliyor. Cebrâil, meleklerin peygamberi mesâbesinde. Mâlum, Cebrâil, Efendimiz’e indi 23 sene. Bu her Kadir gecesinde Cenâb-ı Hak dünya semâsına Cebrâil’i de indiriyor.

Velhâsıl, “matlai’l-fecr” bu “fecrin doğumu”na kadar bir bereket gecesi, rahmet gecesi.

Sûre-i celîledeki câlib-i dikkat olan hâdiseler:

Bu gece, Peygamber Efendimiz’e âit gece. 124 bin küsur peygamber geldi. Hiçbir peygambere bu gece ikram edilmedi.

Demek ki şu idrâke varmamız lâzım: Cenâb-ı Hak ne kadar Efendimiz’i seviyor! Efendimiz ne kadar çok ümmetini seviyor! Biz de ne kadar Efendimiz’e; ibâdette, tâatte, muâmelâtta, ahlâkta tâbî hâldeyiz? Kendimizi mîzan etme durumundayız.

Diğer bir husus:

Kur’ân’la şereflenen bir gece. Demek ki bu gece Kur’ân’la şereflendi. Ne kadar Kur’ân’la hemhâl olacağız?

Melekleri Cenâb-ı Hak indiriyor.

Velhâsıl burada bir de gecenin ehemmiyetini idrâk etme var. Gecelerin ehemmiyeti…

Kalp, nazargâh-ı ilâhîdir. Kalpler ancak merhaleler katettiği nisbette bu idrâkin içinde bulunur.

Kalbin sanatı, kalbin değeri, kalbin saltanatı; muhabbeti lâyıkına kullanmak… Yani Cenâb-ı Hakk’a kullanmak. Rabbimiz buyuruyor:

“Eğer Allâh’ı seviyorsanız, Rasûl’üne itaat edin…” buyruluyor. (Bkz. Âl-i İmrân, 31)

Diğer bir âyette:

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ

 “Kim Rasûl’e itaat ederse Allâh’a itaat etmiş olur…” (en-Nisâ, 80)

Demek ki burada Rasûlullâh’ı yakından tanımamız lâzım. Ashâb O’nu nasıl tanıdı? Nasıl O’nun Kitap ve Sünnet’ine sahip oldu? Nasıl O’nun en ufak arzusu karşısında “Canım, malım, her şeyim Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah!” dedi. Bu vecdin, bu heyecanın içinde yaşadı. Allah Rasûlü’nden gelen en ufak bir teklifi canına minnet kıldı.

Velhâsıl muhabbeti lâyıkına kullanmak, yani Cenâb-ı Hakk’a kullanmak, Allah Rasûlü’ne kullanmak, mü’min kardeşliğine kullanmak, Hâlık’ın (şefkat) nazarıyla bütün mahlûkâta kullanabilmek…

Ve muhabbet, ilâhî muhabbet istikâmetine, Hakk’a döndürür. İlâhî muhabbet, kalbin pırlantasıdır. Tersine, süflî muhabbetler, nefsânî muhabbetler ise, onlar ise ne kadar yazık, ne kadar tâlihsiz o sevgiler.

Velhâsıl çöplüğe düşen pırlantanın hâli ne hazindir! Kaldırım kenarında açan çiçekleri görürüz. Fakat onlar her an ayaklar altında çiğnenmeye mahkûmdur.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak hepimize, muhabbetimizi lâyıkına kullanmayı nasîb eylesin.

Onun için îman da; lâyıkına muhabbet, müstehakkına nefret. Allah’tan uzaklaştıran her şeyden uzaklaşabilmek.

İnsan rûhunda, insan rûhunun tekâmülünde iki husûsiyet vardır:

Birinci hususiyet, bu kalbî merhaleleri katetmek için çok hususiyetler var da, birinci husus “helâl gıdâ” olmuş oluyor. O, bizim ibadetlerimizi… İbadetlerimiz, rûhumuza verilen birer vitamin, gıda. En büyük tesir de aldığımız bizim, gıda olmuş oluyor.

Onun için büyüklerimiz dâimâ buyuruyorlar:

“Ağzına girene dikkat et, ağzından çıkana da dikkat et.”

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Eğer hayır konuşacaksan konuş, eğer hayır konuşmayacaksan, o zaman sus.” buyuruyor. (Bkz. Müslim, Îmân, 77)

İkincisi de:

“Beraberinde bulunduğumuz insan” mühim. Eğer beraberinde bulunduğumuz insan, sâlih ve sâdık insansa, o tarafa doğru meylederiz. Allah korusun, uygun değilse, o tarafa doğru meylederiz.

Gazâlî Hazretleri; zihnî beraberlik, zamanla kalbî beraberlik hâline gelir, mahvolur gider buyuruyor.

Onun için bugünkü globalleşen bir dünya karşısında da, buna da hayatımızın her safhasında çok dikkat etmeye mecburuz.

Kadir gecesinde gelen husûsiyetler nedir?

Kur’ân-ı Kerîm indirildi. Demek ki Kur’ân-ı Kerîm’i iyi düşünmemiz lâzım. Kur’ân-ı Kerîm bir cenaze kitabı değil. Evet, vefat edenlere teberrüken okunur, rahmetinden istifâde için. Fakat Cenâb-ı Hak:

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ

(“Biz, Kur’ânʼdan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müʼminler için şifâ ve rahmettir…” (el-İsrâ, 82]) buyuruyor. Şifâ ve rahmet olduğunu (bildiriyor). En çok şifaya muhtaç, kendimiziz dünyadayken.

Onun için Kur’ân-ı Kerîm bütün insanlığa ilâhî hidâyet mektubu. En alt kademeden en üst kademeye kadar misal. Herkes ne kadar Kur’ân’la Allah Rasûlü’ne yaklaşabilirse, o kadar problemlerini çözer.

Asr-ı saâdet devrine baktığımız zaman, hiçbir, psikiyatrik bir hasta var mı? Çünkü onlar bütün problemlerini Kur’ân’la ve Rasûlullâh’ın, oradan aldıkları in’ikâsla, insibağla çözdüler, hallettiler. “Asr-ı saâdet toplumu” oldular.

Biz de aynı şekilde, biz de o ümmetin 1400 sene sonra gelen talebeleriyiz.

İkincisi, Kur’ân-ı Kerîm mü’minlere bir ders kitabı. Mânevî bir ziyafet sofrası. Ürperti veren ölüm gerçeğini güzelleştiren bir beyan mucizesi. Teravihte okunan âyetlerde bunu görüyoruz. Cenâb-ı Hak Cennet’in o ferahlık ve huzurunu, Cehennem’in o ilâhî bir ıztırap mekânı olduğunu âyet-i kerîmelerde… Hattâ okuyan imam efendiler de ne kadar hisli bir dünyaya giriyorlar…

Kur’ân, bizim için ders kitabı. Ürperti veren ölüm gerçeğini güzelleştiren bir beyan mucizesi. Ölümün ürkütücülüğünü o şekilde bertaraf edebilmek.

Nasıl dünyaya bir, bilmediğimiz bir âleme geldik; bilmediğimiz bir âlemde de, ancak dünya intibâlarıyla tanıtılan bir âleme hicretimiz var.

Velhâsıl Hâlık’tan insana mektup. Kur’ân-ı Kerîm’den reçete alabilmek. Fakat eğer kalbin, kalbe kilit vurulursa, yani eczahânenin kapısına kilit vurulursa, o zaman bir şey almak mümkün değil.

Kulu, yine Kur’ân-ı Kerîm, ilâhî azamet, kudret akışları, ilâhî nakışlar üzerinde derinleştiren bir fermân-ı ilâhî. Kalp öyle bir hâle gelecek ki derin bir kuyuya, sonsuz bir ufka bakar gibi, ruhta bir derinlik vermesini Cenâb-ı Hak istiyor.

وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُ buyuruyor. “…Siz takvâ sahibi olun ki Allah size öğretsin…” (Bkz. el-Bakara, 282) Bu derinliği versin. O duygu derinliğini versin.

هُدًى لِلْمُتَّقِينَ

(“…Takvâ sahipleri için bir hidâyet.” [el-Bakara, 2])

Kur’ân-ı Kerîm de müttakîler için hidâyet var.

Takvâmız ne kadarsa Kur’ân-ı Kerîm’den istifâde o kadar. Çünkü o Cenâb-ı Hakk’ın kitabı. Menşei Cenâb-ı Hak.

Velhâsıl, rüşdünü ikmâl eden insanlığa son çağrı Kur’ân-ı Kerîm.

İlk gelen âyet:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (el-Alak, 1)

Bunu göz okumaz, kalp okur. Kâfir de görüyor, fâsık da görüyor, o bir şey okumuyor. Ancak onun gözü bir fotoğraf çekiyor.

Fakat Cenâb-ı Hak:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ buyuruyor.

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (el-Alak, 1)

Orada bir tefekkür et; mikrodan makroya her şey ilâhî bir azamet tecellîsi. Her şey ilâhî bir, mikrodan makroya ilâhî bir kitap. Kâinat, fiilî bir kitap. Kur’ân-ı Kerîm lâfızda bir kitap, kelâmda bir kitap. Ve Kur’ân-ı Kerîm, bu iki kitabın okunmasını istiyor. Onun için hep âyet-i kerîmede bize tefekkür:

اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ : (“…Hiç düşünmez misiniz?” [el-En‘âm, 50])

اَفَلَا تَعْقِلُونَ : “Akıl erdirmez misiniz?” (Bkz. Âl-i İmrân, 65; el-A‘râf, 169; el-Bakara, 44, 76; el-En‘âm, 32…)

اُولُوا الْاَلْبَابِ: “Akıl sahipleri.” (Âl-i İmrân, 7)

Cenâb-ı Hak… Kalp merhaleler kazanacak. Kalp, okumayı öğrenecek. Orada okuyacak. Cenâb-ı Hakk’ın kulu Rabbiyle buluşacak, dost olacak.

Bir Hak dostu onu söylüyor:

“Cenâb-ı Hak o kadar zâhirdir ki…” Her şeyde O’nun ilâhî mührü var. Her şey ilâhî O’nun vitrini.

“O kadar zâhirdir ki Cenâb-ı Hak, zuhûrunun şiddetinden gâibdir.”

Kalp, öyle bir açılacak ki her gördüğü şeyde O’nunla buluşacak. O’nu okuyacak, O’nun azametini, kudret akışlarını okuyacak. Cenâb-ı Hak bize böyle bir ders kitabı ihsân ediyor. En yüce bir Peygamber ihsân ediyor. Fakat o Peygamber’i okumamız, o Kitab’ı okumamız için de kalbî merhaleler…

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

(“(Nefsini) arındıran kurtuluşa ermiştir. [eş-Şems, 9])

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى

((Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [el-A‘lâ, 14])

فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ

(“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!..” [Hûd, 112])

Kalbin merhaleler katetmesi, Cenâb-ı Hak’la o kalp dost olacak. Ve o dost olan kalp, Dâru’s-Selâm/Cennet’e davet ediliyor.

Yine Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:

“Kendilerine Rab’lerinin âyetleri hatırlatıldığında ise onlar sağır ve kör davranmazlar.” (el-Furkân, 73)

Allâh’ın murâdı nedir bunda? Sahâbî hep bu şeyde:

“–İnen bir âyette zannederdik ki gökten bir sofra indi bize. Birbirimizle müzâkere ederdik. Allah rızâsını biz nasıl tahsil edelim…

Akşamleyin de bize hanımlarımız onu sorardı:

«Bugün hangi âyet indi. Allah Rasûlü’nün fem-i muhsininden, o mübârek ağzından ne gibi kelâmlar çıktı? Sen bana onu anlat.» derdi.

«Çarşıda ne var, ne satıldı çarşıda, hangi kumaş geldi, hangi ipekli geldi değil. Bugün hangi âyet indi? Allah Rasûlü ne buyurdu?

Biz her türlü şeye katlanırız ama Cehennem azâbına katlanamayız.» derlerdi.”

Yine Cenâb-ı Hak:

“Andolsun ki Biz, öğüt alsınlar diye bu Kur’ân’da insanlara her türlü misali verdik.” (ez-Zümer, 27) buyuruyor.

Velhâsıl Kur’ân. İnsan Kur’ân’ı okuyacak.

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

(“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” [el-Alak, 1])

Rabbinin adıyla okuyacak sade. Kalbiyle okuyacak. Yaratılışını tefekkür edecek. Cenâb-ı Hakk’ın ikramına teşekkür edecek. Velhâsıl ince bir ruh, zarif bir insan, Cennet’e lâyık bir kul olarak son nefesine kadar o şeye, gayretine devam edecek.

Yine demin bahsettiğimiz gibi Efendimiz, insanda tecellî eden bir sanat hârikası. Her peygamber bir kavme geldi, Efendimiz, “رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ” (Âlemlere Rahmet) Bütün âlemlere, kıyâmete kadar.

En alt kademe, bir çöl insanından en elit zümreye kadar, herkes ne kadar problemi varsa o kitapta çözer. “…Yaş ve kuru ne varsa onun içindedir.” buyruluyor. (Bkz. el-En’âm, 59) Yeter ki onu çözecek kalp olsun.

Yani üsve-i hasene, örnek şahsiyet, örnek karakter buyruluyor. O’ndan üstün örnek şahsiyet, örnek karakter yok.

Cenâb-ı Hak ne buyuruyor? Bizim idrâkimiz, Cenâb-ı Hakk’ın bu halkettiği Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i idrâk etmek mümkün değil. Bir bardak suyun içine bir okyanusu dolduramayız. Bir bardak hacmi dolduğu zaman o damlalar taşmaya başlar. İşte Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- karşısında bizim durumumuz budur.

O’nu en iyi idrâk eden, en yaklaşan Ebû Bekir Efendimiz’di. Her an… -Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“–Ben herkesin (yaptığı hizmet ve iyiliklerin) mukâbilini verdim. Ebû Bekir’in mukabilini veremedim.” deyince Ebû Bekir Efendimiz üzüldü.

“–Yâ Rasûlâllah! (Dedi.) Ben, canım, malım, her şeyim Sen’den başka bir miyim? (Dedi.) Ben gayrı bir şey miyim Sen’den yâ Rasûlâllah?” dedi. (Bkz. İbn-i Mâce, Fedâilu Ashâbi’n-Nebî, 11)

Efendimiz’i tanıyabilmek.

Seyyid Ahmed Yesevî Hazretleri 63 yaşına girdiği zaman:

“–Efendimiz 63 yaşında vefat etti, artık benim dünyada görecek bir şeyim yok.” dedi. Bir mahzenin altında tebliğine devam etti on sene.

İmam Nevevî Hazretleri; Allah Rasûlü karpuzu nasıl keserdi, nasıl yerdi, öyle mi keserdi, böyle mi keserdi, hadislerde rastlamadığı için karpuz dahî yemiyor. Biz bunu yapsak şov hareketi olur, riyâ olur.

Demek ki kalp ne kadar merhaleler katedecek ki Allah Rasûlü’yle beraberliğe mazhar olacak.

Ebû Bekir Efendimiz’in vefat ânıydı. Sordu:

“–Âişe! (Dedi.) Bugün ne gecesi?” dedi.

“–Pazartesi gecesi?” dedi.

“–Aman! (Dedi.) Kızım, ne olursun (dedi), beni (dedi), hemen (dedi), Allah Rasûlü’nün yanına beni taşıyın (dedi). Hiç beni bekletmeyin.” dedi. Nasıl bir muhabbet…

Sevban vardı. Bir köleydi. Belki dünyada bir çadırı bile yoktu. Efendimiz’in huzuruna gelirdi, sohbet dinleyip giderdi. Bir gün çok mahzun olarak Sevban’ı Efendimiz gördü:

“–Sevban! Nedir derdin? (Dedi.) Seni mağmum eden, bu hüzne götüren nedir seni? (Dedi.) Neye üzülüyorsun?” dedi.

“–Yâ Rasûlâllah! (Dedi.) Huzuruna geliyorum, hâlden hâle geçiyorum. Eve gidiyorum mahzun oluyorum. Düşünüyorum; ya Siz benden evvel vefat edeceksiniz, yahut ben Siz’den evvel vefat edeceğim.”

Efendimiz buyurdu orada:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Demek ki, ibadette beraber olmak. -Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; “Bana tâbî olun, ben nasıl kılarsam o şekilde kılın.” (Bkz. Buhârî, Ezân, 18)

Allah Rasûlü’nün ibadetleri nasıl, ibadet öyle olacak. Ahlâkı nasıl? Merhameti nasıl? Şefkati nasıl? Fedakârlığı nasıl? Azmi nasıl? Cesâreti nasıl? İhlâsı nasıl? Nezâket, zarâfet, incelik, hassâsiyeti nasıl? “Bana benzeyin” diyor Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-.

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ buyuruyor.

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” buyuruyor. (Buhârî, Edeb, 96)

Bize ne büyük bir lûtuf -elhamdülillâh-.

Rabbimiz, O’na hayatın… İslâm bir boşluk kabul etmiyor. Hayatımızın her ânında benzememiz lâzım. “Ben buralarda benziyorum ama burada ufak-tefek şeylerim var…” Orada torbanın altı delinir, orada birçok kaybettiklerin, oradan kaçar gider.

Kâinatta, bu cihanda, bu imtihan dershânesinde bizim vazifemiz bu. Başka vazifeyle gelmedik.

Bakın geçen sene, burada, şu mecliste birçok âbilerimiz vardı, kardeşlerimiz vardı. Onlar bu sene yok onlar. Hepsinin bir hesabı vardı. Yarın hesabı vardı. Son nefeste o hesapların hepsi bitti. Şimdi orada başka hesaplar başladı.

Onun için buyruluyor:

حَاسِبُوا اَنْفُسَكُمْ قَبْلَ اَنْ تُحَاسَبُوا

(Hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekin.)

Her an bir muhâsebe hâlinde olmamız zarûrî. Şu geçen ömür, kaç sene geçmişse…

Kıyâmet ekranını düşünmemiz lâzım:

اِقْرَاْ كِتَابَكَ

“Kitabını oku, bugün (hesap sorucu olarak sana) nefsin kâfîdir.” (el-İsrâ, 14) buyruluyor.

Ne buyruluyor: Gözler konuşacak. (Bkz. Fussilet, 20)

Bu gözler neler gördü? Neleri seyretti bu gözler? Cenâb-ı Hak bu gözü sana niye verdi? Ve bu gözle neleri seyrettin? Ne kadar abuk subuk şeyleri seyrettik. Abuk subuk şeylerin hayaline daldık.

Kulaklar konuşacak buyruluyor. (Bkz. Fussilet, 20)

Kulakların hangi sedâ ile doldu?

Deriler konuşacak buyruluyor. (Bkz. Fussilet, 20) Şu fânî hayat nerede geçti? Ne kadar kendimize yaşadık, ne kadar kendimizin dışına?

Velhâsıl, Efendimiz buyuruyor, “bana benzeyin” buyuruyor.

Cenâb-ı Hak buyuruyor, “şâhit” olarak bildiriyor; dînin temsilcisi. (Bkz. Ahzâb, 45)

Demek ki bir mü’min hayatının her safhasında dînin temsilcisi olacak. Hiçbir yerde unutmayacak. Bilhassa ahlâkî meziyetlerde unutmayacak. Evlât yetiştirmede unutmayacak. Arkasında güzel bir nesil bırakmakta unutmayacak.

Bir “müjdeci” olarak buyruluyor. (Bkz. Ahzâb, 45)

Dâimâ bir mü’min, İslâm’ın güleryüzünü tebessüm ettirecek. Asık, abus, alık bir sîmâ olmayacak. Mütebessim bir sîmâ olacak. Allâh’ın kendisine lûtfettiği bu îman lezzetiyle dâimâ o îman lezzetinin verdiği bir sevinç, bir tebessüm hâlinde olacak.

“Îkaz edici” olacak. (Bkz. Ahzâb, 45)

İrşâd edici olacak. Bu irşad, daha ziyâde hâlle olacak, davranışlarla olacak. Çünkü insanlar şahsiyete ve karaktere hayrandır.

Bunu hattâ gayr-i müslimler bile tespit hâlindedir. Fransız İhtilâli’nde La Fayette dedi:

“Ey büyük insan! (Dedi Peygamber Efendimiz’e) Sen’in dünyada tevzî ettiğin hak-hukuku şimdiye kadar kimse tevzî edemedi.” dedi.

Öbürü dedi ki:

“Hiç (dedi), alnında (dedi) taçlarla gezen hiçbir kral (dedi) hırkasının yamasını diken Muhammed kadar dünyada îtibar bulmadı, haysiyet, şeref bulmadı.” dedi.

Hep bunlar, gayr-i müslimlerin bile, iki tane değil, belki yüzlerce var…

Çünkü Cenâb-ı Hak “üsve-i hasene” olarak buyurdu.

Üçüncü, bu, Kadir Sûresi’nin telkin ettiği; “geceler”. Bu da bir Kadir Gecesi bildiriliyor. Fakat her gece bir Kadir Gecesi’ne benzememiz, her geceyi bir Kadir Gecesi olmanın gayretinde olabilmemiz.

Cenâb-ı Hak:

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ buyuruyor.

“Seherlerde istiğfar ederler.” (Âl-i İmrân, 17)

Cenâb-ı Hak hep bizi istiğfâra davet ediyor. Verdiği nîmetlerin bedelini ödemek mümkün mü? Bundan peygamberler bile acziyette, peygamberler bile dâimâ bir istiğfar hâlinde. Cenâb-ı Hak onlara da zikir ve istiğfârı tavsiye ediyor. Bizim ise ne kadar istiğfâra ihtiyacımız var?

Cenâb-ı Hak geceleri bu istiğfar kapılarını daha çok, ardına kadar açıyor. Nasıl bir tefekkürle bir istiğfar hâlinde olacağız? Nasıl bir tefekkürle kelime-i tevhîde devam edeceğiz? Îmânımızı tecdîd edeceğiz, güçlendireceğiz?

Cenâb-ı Hakk’ın “Hâdî” esmâsını düşüneceğiz. Bize verdiği hidâyet nîmetini düşüneceğiz. Salevât-ı şerîfe getireceğiz. Ne kadar bize -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in bir lûtuf olduğunu… O’nun, salevât-ı şerîfeyle her hâlini hatırlayacağız. “Aman yâ Rabbi!” diyeceğiz. “Beni O’na benzetmenin istikâmetinde olmamı bana nasîb et!” diye dua edeceğiz.

Ölümü düşüneceğiz. -Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“Bütün lezzetleri kökünden yok eden ölümü çok çok hatırlayın.” (Tirmizî, Zühd, 4/2307)

O büyük vedâyı çok çok hatırlayın. Bütün antenler bir anda kopacak. Başka bir âleme gireceğiz.

Dünyaya nasıl, girmeden evvel dünya âlemini bilmiyorduk. Ne atmosferi biliyorduk, ne yediğimiz gıdâları biliyorduk, ne şeyi biliyorduk… Orada dünyevî intibâlarla Cennet bahçesi yahut Cehennem veya vasat bir orada bir şey yaşayacağız.

“Aman” diyoruz, ömrümüz üç sene, beş sene, on sene daha öteye gitsin, uzun olsun, diyoruz. Kabirde acaba ömrümüzün kim bilir kaç sene daha fazlasını yaşayacağız, onu da bilemiyoruz.

Velhâsıl geceler çok mühim.

Onun için, Kadir Gecesi bir misaldir, gecelerimizi Kadir Gecesi’ne benzetebilmek. İstiğfarlarla, kelime-i tevhidlerle, salevât-ı şerîfelerle ölümü düşünmekle, Allah demekle…

Cenâb-ı Hak “…çok çok zikredin.” (el-Ahzâb, 41) buyuruyor.

Es’ad Erbilî Hazretleri:

“Nasıl (diyor), bir gülün (diyor), her yaprağını sıktığın zaman (diyor) sana gül suyundan koku gelir (diyor). Gül suyunun kokusu gelir (diyor) her yaprağından (diyor). Bir beden de o şekilde olacak…”

Nasıl ki içimizde maddî cihazlar var. Kalpti, akciğer, karaciğer, böbrekler vs. şu bu… Bunun gibi, içimizdeki bu mânevî cihazlar da o şekilde rûhâniyetle dolacak.

Kalkışımız da o şekilde olacak:

“O gün, kıyâmet günü, yüzler vardır mutludur, yüzler vardır sefildir, perişandır, pörsüktür.” buyuruyor Cenâb-ı Hak. (Bkz. el-Kıyâme, 22-24)

Yani oradaki bizim bedenimiz, kaşımız, gözümüz, tenimiz, rengimiz, şeklimiz, biçimimiz; dünyadaki kalbimizin rengine göre teşekkül edecek. Dünyadaki rengimize göre değil. Kalbimizin rengine göre teşekkül edecek.

Velhâsıl bunlar tabi, Ramazân-ı Şerîf de bambaşka bir rahmet, bambaşka bir, istisnâî bir, Cenâb-ı Hakk’ın lûtfettiği ayrı bir gece. Tabi bu geceyi Ramazân-ı Şerîf’te aramamız buyruluyor. Ramazân-ı Şerîf’te aşr-i âhir/son on gecesinde, tek gecesinde, ekser 27. gecesinde.

Cenâb-ı Hak -inşâallah- bu Kadir Gecesi’nden rûhâniyet alan, hisse alan kullarından olmamızı Rabbimiz ihsan eylesin, ikram eylesin inşâallah.

Bu, “her geceyi Kadir, her gördüğünü Hızır bilmenin şartları da; şöyle onu bir hulâsa edeceksek:

Birincisi; Cenâb-ı Hak’la beraberlik:

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ

“Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.” (el-Hadîd, 4)

Demek ki kalbî merhaleler neticesinde bu seviyeyi bulabilmek.

Nasıl O Kâinâtın Hâlıkı, kuluyla beraber olmak istiyor. Kuluyla beraber. Her an beraber. Namazda beraber. “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor. Biz ne kadar beraberiz?

Bunu satırlardan okumakla bu beraberlik olmaz. Bu, kalbî merhaleler neticesinde bu beraberlik olabilir. Ashâb-ı kirâmın hepsi okuma yazma bilmiyordu. Satırlardan öğrenmediler. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sadrından in’ikâsla, câhiliye insanı -tâbir câizse- Hint Okyanusu’nun derinindeki bir insan, Everest Tepesi’nin, Himalaya’nın zirvesine çıktı. Bir faziletler medeniyeti inşâ etti.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Nerede olursanız olun…”

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ

“…O sizinle beraberdir.” (el-Hadîd, 4)

Yine Cenâb-ı Hak:

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

“Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kāf, 16) buyuruyor.

Demek ki; “Ben ne kadar yakınım? Ağzımdan çıkanların farkında mıyım? Gözümün gördüklerinin farkında mıyım? Cenâb-ı Hak bana neyi gör dedi, ben neyi görüyorum? Ağzımdan neler çıkmasını istedi, ben ağzımdan neler çıkarıyorum?

Yine Cenâb-ı Hak:

وَاعْلَمُوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ

“…Şunu bilin ki Allah, insan ile kalbi arasına girer…” (el-Enfâl, 24) buyuruyor.

Bütün içimizden geçenler, Cenâb-ı Hakk’a âşikâr.

Kalpler, Rahmân’ın iki parmağı arasında. Efendimiz buyuruyor:

“Cehennem’e (diyor) bir karış kalır, Cennet’e döner…” diyor. (Bkz. Buhârî, Kader, 1)

Kur’ân-ı Kerîm’de geçen sihirbazlar…

“…Cennet’e bir karış kalır, Cehennem’e döner.” (Bkz. Buhârî, Kader, 1)

İşte Kârun gibi, Bel’am bin Bâûrâ gibi vs. gibi.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak’la beraber olabilmek. İlâhî kameranın altında olduğumuzun kalpte idrak ve şuur hâlinde olabilmesi.

İkincisi; Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile beraberlik.

Hiçbir muhabbet, Allah ve Rasûl’ünün önüne geçmemeli.

Efendimiz’in ümmetine düşkünlüğü, bir annenin evlâdına düşkünlüğünden daha ziyadeydi. Efendimiz buyuruyor:

“Ben, hayatımda sizin için bir emniyet vesîlesiyim. Vefat ettiğimde de kıyamete kadar; «Yâ Rabbi! Ümmetî, ümmetî!» diye nidâ edeceğim.” buyuruyor. (Bkz. Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, XIV, 414)

Bu kadar Peygamber Efendimiz’in bu muhabbetine karşı bizim vefâmız ne kadar? Yani vefânın lügatte bir kelime olarak kalmaması…

“İki emânet bırakıyorum: Kitap ve Sünnet’imdir.” buyuruyor. (Bkz. Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56)

Ne kadar yaşıyoruz? Evlâtlarımızdan başlayarak, ne kadar yaşatmanın gayreti içinde oluyoruz?

Yine hadîs-i şerîfte:

“–Ben, kardeşlerimi özledim.” buyuruyor. Sahâbe diyor ki:

“–Yâ Rasûlâllah! Bizler Siz’in kardeşiniz değil miyiz?”

“–Yok, sizler benim ashâbımsınız…” (Bkz. Müslim, Tahâret 39, Fedâil 26)

Ben kardeşlerimi özledim. Kim kardeşleri?

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

(Kişi sevdiğiyle beraberdir. [Buhârî, Edeb, 96])

O’nunla beraber olanlar. Her hâlinde, hayatta O’nunla beraber olanlar.

Velhâsıl yine Enfâl Sûresi’nde:

(Ey Rasûlüm!) Sen onların içindeyken Allah onlara azap edecek değildir…” (el-Enfâl, 33) buyruluyor.

Demek ki ne kadar kalbimizde Allah Rasûlü var? Ne kadar dünyevî endişeler var? Ne kadar dünyevî, fânî arzular var; ne kadar Allah Rasûlü var?

Cenâb-ı Hak:

(Ey Rasûlüm!) Sen onların içindeyken Allah onlara azap edecek değildir…” (el-Enfâl, 33)

Mekke-i Mükerreme’de, Efendimiz Mekke-i Mükerreme’deyken 13 sene zarfında bir azap inmedi Mekke-i Mükerreme’de. Fakat Efendimiz’in hicretinden sonra azap inmeye başladı. Kıtlık başladı. Semâya bakıyorlardı, gözleri kararıyordu. Bir beyaz dumandan başka bir şey görmüyorlardı.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak “رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ” (Âlemlere Rahmet) olarak Efendimiz’i gönderdi. O rahmet okyanusundan kaç bardak su alabiliyoruz acaba?

Yine Cenâb-ı Hak “لَعَمْرُكَ” buyuruyor. (el-Hicr, 72) “O’nun hayatı üzerine yemin olsun…” buyuruyor. Hiçbir peygambere “O’nun hayatı üzerine yemin olsun.” buyurmuyor. Efendimiz’in üzerine Cenâb-ı Hak, hayatı üzerine yemin ediyor. Hucurat Sûresi’nde ayrı bir îkaz, ayrı bir nezâket.

Sâlihlerle beraber olmak:

Bir atom infilâk ediyor, radyasyon veriyor. Bütün millet kaçıyor oradan, radyasyondan. Ki, bedene zarar veriyor radyasyon. Fakat burada en mühim zarar verecek radyasyon, kalbe zarar verecek radyasyonlar.

Efendimiz, Vedâ Haccı’nda Muhassir Vâdisinden, Mina ile Müzdelife arasında bir vâdide hızlandılar.

“–Yâ Rasûlâllah! Ne oldu? (Dediler.) Niye hızlandınız?” dediler.

Efendimiz:

“–Burada Cenâb-ı Hak Ebrehe ordusunu kahretti.” buyurdu. Aradan 60 küsur sene geçmiş, orada Ebrehe ordusu kahrolmuştu. “Oradan bir in’ikâs gelmesin.” buyurdu. (Bkz. Müslim, Hacc, 147; Nevevî, fierhu Sahîhi Müslim, VIII, 190)

Yine bu, Tebük Seferi’nden dönerken, Semud Kavmi’nin bulunduğu mağaralardan, Efendimiz, evlere, konaklara girdiği zaman ashâb-ı kirâm:

“–Buradan su almayın.” dedi.

“–Hamur yaptık.” dediler.

“–Dökün!” dedi Efendimiz. “Burada Cenâb-ı Hak Semud Kavmini kahretti.” buyurdu. (Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 17)

Bir fizikî bir şeyden bu kadar in’ikâs geliyorsa, kalpten kalbe gelen o in’ikâsı bir düşünmek lâzım. Düşünmek lâzım ki nasıl o câhiliye insanı, ananın yüreğinden sökerek kız çocuğunu diri diri gömmeye götüren bir insanlık, ne şekilde o radyasyonla -biz buna feyz diyoruz, rûhâniyet diyoruz- zirve bir insanlar ve bir fazîletler medeniyeti meydana getirdi.

Onun için Cenâb-ı Hak:

كُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ

“Ey îmân edenler!.. Sâdıklarla beraber olun.” (et-Tevbe, 119)

Onun mukâbili; “لَا تَقْعُدْ” buyruluyor. “…Oturma!..” (el-En’âm, 68) buyuruyor. Kimle? “…Zâlimler topluluğuyla oturma!” (el-En’âm, 68) diyor. “Nefsâniyetin peşinde gidenlerle, onlarla oturma!” buyuruyor.

Onun için, Efendimiz’le beraber olabilmek. Bir tek misal vereyim. Tevbe Sûresi’nin 92. âyette, Tebük Seferi zor bir sefer. Böyle hurmaların piştiği mevsim. Sahâbe 1000 km gidecek, 1000 km dönecek. İlk Haçlı Seferi oluyor. Onlar, İslâm’ı yıkmaya hazırlanıyorlar, bertaraf etmeye. Onlarla mücadele edilecek, bertaraf edilecek. İlk Haçlı Seferi.

Fakat Cenâb-ı Hak, hikmet-i ilâhî, bir yaz mevsimi, hurmaların piştiği mevsim. Zaten kıtlık var. Yolda 1000 km gidecek kadar binek yok. Kılıç yok vs. yok. Düşman kuvvetli. Orada Cenâb-ı Hak 92. âyette, Tevbe Sûresi’nin, bir hâdiseyi bize naklediyor.

Efendimiz’e geldi 7 sahâbî.

“–Yâ Rasûlâllah! Bizim hiçbir şeyimiz yok. Fakat yâ Rasûlâllah! Sen’den ayrılmak istemiyoruz.” dediler. “Tebük’e Sen’inle beraber gideceğiz.” diyorlar. “Fakat elimizde hiçbir imkân yok.” diyorlar.

Efendimiz üzülüyor çok, bir imkân veremediği için. Yani bir, Allah Rasûlü, “رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ” (Âlemlere Rahmet), nasıl köşeye sıkışıyor. En nihâyet birkaç sahâbî geliyor, bu 7 kişinin şeyini ikmâl ediyor. Onlar da sefere gidiyor.

Âyet-i kerîmede:

(Ey Rasûlüm!) Kendilerine binek sağlamak için Sana gelenleri Sen; «sizi bindirecek bir binek bulamıyorum» deyince, harcayacak hiçbir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri yaş döke döke dönen kimselere de.” (et-Tevbe, 92) buyruluyor.

Demek ki onlar, Allah Rasûlü’nden biraz uzakta kalmaktan, gözlerinden yaş döküle döküle ayrıldılar. Cenâb-ı Hak onların gözyaşlarına mukâbil olarak onları Efendimiz’le sefere gönderdi.

Bunun misali sayısız.

Velhâsıl, işte:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

(“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” [Buhârî, Edeb, 96])

Fedakârlıkta benzemek. Her şeyde benzeyebilmek.

Bir muhâsebe, bir murâkabe hâlinde yaşayabilmemiz lâzım. Bunu ben daha ziyade kendime söylüyorum. Yani bu sözleri kendime izâfe ediyorum:

Acaba, Allah Rasûlü, bizi ziyarete gelseydi, benim evimi ziyarete gelseydi, düşünüyorum ben, âile hayatımızı uygun bulur muydu? Yavrularımızı yetiştirmemizi uygun bulur muydu? Ticârî hayatımızı, ticârî hayatımıza tebessüm eder miydi?

İlk defa hicrette müslümanları kardeş etti. Diğer, gayr-i müslimlere karşı bir hukuk vaz etti. Ardından çarşıya gitti, baktı; altı ayrı, üstü ayrı:

“Kandıran bizden değildir.” buyurdu. (Bkz. Müslim, Îman, 164)

Ticârî hayatımız benziyor mu? Bugün reklâmlar, vs. Birtakım modalar… Bugün moda oluyor, çok kıymet veriliyor. Yarın paçavra oluyor, başkası moda oluyor. Nasıl bir kandırmaca? İnsanın iç âlemini boşaltıyor, internetiyle, filmleriyle vesaireleriyle, bir robot hâline getiriyor. Global dünyanın bir robotu olmuş oluyor.

Ticârî hayatımız benziyor mu? İctimâî münâsebetlerimiz ne kadar?

Ömer -radıyallâhu anh- sırtında şeyle gezerdi, un torbasıyla. “Dicle’de, köprüde bir keçi takılsa düşse, yarın bunu ilâhî adâlet benden sorar.” diyordu.

Bugün müslümanları ıztırâbıyla muzdarip olmak. Hepsi bizlere zimmetli onların. Bizler öyle olabilirdik, onlar bizim gibi olabilirdi. Arakan’daki bize zimmetli, Afrika’daki bize zimmetli. Hidayeti kaybeden insan, benim insanım, bana zimmetli…

Hizmet hayatımız nasıl? Allah Rasûlü’nün hizmet hayatı nasıldı? Nasıl, şu mescide şey yaparken (inşâ ederken), kendi sırtında (taş) taşıyordu. Sahâbe:

“–Yâ Rasûlâllah! Bizim gücümüz yeter.” dediler.

“–Siz…” dedi… Kadınlar gece, erkekler gündüz taşıyordu. Efendimiz buyurdu ki:

“–Siz taşıyın, bana karışmayın (dedi). Ben de Allâh’ın rahmetine muhtacım.” dedi.

“رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ” (Âlemlere Rahmet) olarak gönderildi.

“Ben de Allâh’ın rahmetine muhtacım.” dedi. (Bkz. Semhûdî, Vefâü’l-Vefâ, Beyrut 1997, I, 333)

Demek ki hizmetlerimiz nereye kadar uzanıyor? Demek ki gönlümüzün ufku ne kadar? Nabzımızın atışı ne kadar? Gözümüzün yaşı ne kadar? Paylaşmamız ne kadar?

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

(“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” [Buhârî, Edeb, 96])

Ne kadar Efendimiz’e benzeyebiliyoruz?

Velhâsıl yaşayışımız ne kadar benziyor? Takvâmız, ihlâsımız ne kadar benziyor?

Sabır, sebatımız ne kadar benziyor? Bir riyâzat ayındayız. Her şeyden bir riyâzat hâlindeyiz. Demek ki hayatımızın bir riyâzat hâline girmesi zarûrî. Riyâzat hâline giren bir kimse, helâlleri bile asgarîde kullanır. Demek ki ne kadar şüphelilerden kaçmamız lâzım?

Basîret ve firâsetimiz ne kadar? Bu basîret ne kadar artar? Gözün gördüğü değildir basîret, kalbin gördüğüdür.

Muhabbet ve kardeşliğimizden, ne kadar kardeşlerimiz bizden memnun oldu, ne kadar bu memnun olmaktan Allah ve Rasûlü bizden memnun oldu?..

Dâimâ biz bunları muhâsebe etme durumundayız.

Yine bize mühim bir tâlimat var:

“Allah Teâlâ rızasının hangi ibadetlerde olduğunu gizlemiştir ki bütün ibadetlere rağbet edilsin.”

Rızâsı nerede? Meçhul. Hangi ibadetimizde, hangi amelimizde, hangi ahlâkımızda? Meçhul. Bazen çok ufak, bazen orta, bazen büyük. Kahır da öyle, lûtuf da öyle.

Velhâsıl mayın tarlasında yürür gibi bir mü’minin dolaşması lâzım şu son nefese kadar.

Bahâüdddîn Nakşibend Hazretleri’ni bir zât rüyada görüyor, soruyor:

“–Bize, üstad (diyor), bir tavsiyede bulunun.” diyor.

Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri buyuruyor:

“–Son nefesinizin nasıl olmasını istiyorsanız, son nefesinde neyle meşgul olmak istiyorsan, hayatında o şekilde istikâmetlen.”

Yani bu, bir bardağı dolduran damlalar gibidir. O damlalar nasıl bir bardağı dolduruyor, son damla taşıyor. İşte hayatın manzarası bu. Her damlaya dikkat etmek lâzım. Ahlâkta, muâmelâtta, ibadette, ukubatta vs.

Velhâsıl:

“Hak Teâlâ rızasının hangi ibadetlerde olduğunu gizlemiştir ki bütün ibadetlere rağbet edilsin.

Gazabının hangi isyanda olduğunu gizlemiştir ki bütün günahlardan kaçınılsın.”

Cenâb-ı Hak; “gayzını yut” buyuruyor, “öfkeni yut” buyuruyor. (Bkz. Âl-i İmrân, 134)

Öfke ne yapıyor? Öfke aklı iptal ediyor. Öfke, cinnetten bir şûbe oluyor.

“Gazabının hangi isyanda olduğunu gizlemiştir ki bütün günahlardan kaçınılsın.

Duâlar arasında kabul ettiği duâyı gizlemiştir ki bütün duâlara îtibâr edilsin.”

Hâssaten;

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ

(“…Seherlerde istiğfar ederler.” (Âl-i İmrân, 17])

سَاجِدًا وَقَائِمًا

(“…(Geceleyin) secde ederek ve kıyamda durarak…” [ez-Zümer, 9])

سُجَّدًا وَقِيَامًا

(“…Secde ederek ve kıyamda durarak…” [el-Furkân, 64])

“İsimleri arasında ism-i âzamı gizlemiştir ki bütün isimlere tâzim edilsin.”

Yani bütün isimler tefekkür edilsin, düşünülsün. Allâh’ın ilâhî azameti, ilâhî kudreti tefekkür edilsin.

“Namazlar arasında orta namazı/salât-ı vüstâ’yı gizlemiştir ki bütün namazlar (huşû ile) kılınsın.”

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

“Mü’minler felaha erdi.” (el-Mü’minûn, 1)

Hemen gelen âyette:

“Onlar ki namazı huşû ile kılarlar.” (el-Mü’minûn, 2)

Kalp ve beden âhenginde. Yani geometrik bir namaz istemiyor Cenâb-ı Hak. Hendesî bir namaz için:

فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ

(“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki.” [el-Mâûn, 4]) buyuruyor.

“Canlılar için de ölüm vaktini gizlemiştir ki, her an ölüme hazır olmak gerektiği şuuruyla yaşansın.”

Dün dünyada olan birçok kardeşlerimiz vardı, bu gün onlar yok. Her gün her namazdan sonra cenaze namazları kılıyoruz. Düşünelim: Bizim de cenaze namazımız kılınabilirdi. O tahta kundakta biz de yolculuğa çıkarılabilirdik. O tahta kundağın içinde biz olabilirdik.

“Kadir gecesini de Ramazan geceleri arasında gizlemiştir ki bütün Ramazan gecelerine îtinâ edilsin.” (Râzî, Tefsîr-i Kebîr, XXIII, 281-282)

Velhâsıl Ramazân-ı Şerîf’in seherleri; uyanık bir gönülle îfâ edilen teheccüd, tefekkür, zikir ve Kur’ân tilâvetiyle dolmalıdır. Allah hepimize nasîb eylesin.

Gündüzleri; gönlü Hakk’a vererek ibadet, infak ve amel-i sâlihlerle müzeyyen kılınmalıdır. İcâbet vakti olan iftar saatlerine çok dikkat edilmeli.

Bazen şunu görüyoruz: “Sen kalk” diyorlar, “biraz sıkış” diyorlar, vs. diyorlar. Bunlar da bir kardeşimizi rahatsız etmiş oluyor. Bu sofra kuranlar, sofra şey yapanlar, onlar lütfen ya erken gelsinler kardeşlerimiz, çünkü onlar da bir sevap işleyelim derken bir vebâle giriyorlar. Yandaki arkadaşını sıkıştırıyor, yahut öbürüne, bir garibe kalk deniyor oradan. O kalbi kırılarak oradan kalkıyor. Ya da geç kaldı, bulunduğu yerde iftarını etsin. O da çok mühim. Çünkü o saat, icabet saati. İcabet saati oluyor.

O zaman gönüllerin bir aşk, vecd ile dolması lâzım. Duâların kabul olduğu bir vakit. Bir kalbin bir kalbe o vakitlerde bir diken batırmamasına da gayret etmemiz lâzım.

Akşamları; tâdil-i erkân üzere edâ edilen teravih namazıyla ihyâ etmelidir. Burada -elhamdülillâh- ne güzel bir -elhamdülillâh- Medîne-i Münevvere’de, Mekke-i Mükerreme’de bir tâdil-i erkânla teravihler kılınıyor. Gücümüz kadar, kılabildiğimiz kadar devam edelim. Fakat o tâdil-i erkân zarûrî.

Ramazân-ı Şerîf’teki bu gayreti -inşâallah- bütün ömre şâmil hâle getirelim ki büyük bir nîmet olsun. Hattâ bir, Allah’ın velî kulu şunu söylüyor:

“Biz (diyor), Ramazan gelmeden evvel 6 ay kadar Ramazan’a mülâkî olmanın duâsı içinde olurduk.” buyuruyor.

Zaten -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Receb ve Şâban’ın mübârek kılmasını, Ramazan’a mülâkî olmasını istiyor.

O Hak dostu:

“Biz (diyor), 6 ay evvelden duâya başlardık: Yâ Rabbi! Bu sene de Ramazân-ı Şerîf’e mülâkî olalım, Ramazân-ı Şerîf’i ihyâ edelim…” diye.

Efendimiz:

“Siz ne olduğunu bilseniz, Ramazân-ı Şerîf’in ayrılmasını istemezdiniz.” buyuruyor. (Bkz. Heysemî, c. III, sf. 141)

“…Ramazân-ı Şerîf çıktıktan sonra da 6 ay müddetle de Ramazân-ı Şerîf’imizin, geçen Ramazan’ın kabul olması için duâ ederdik.” buyuruyor. (Bkz. Kıvâmu’s-Sünne, et-Terğîb ve’t-Terhîb, II, 354) O rahmetten, o bereketten istifâde edebilmek için.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak Cennet yolları için sebepler halketmiştir. Cennet’e gidecek yollar için sebepler halketmiştir. Cehennem için de birtakım yollar, sebepler ve ameller tayin buyurmuştur, Cehennem için de. Nefsânî arzular vs. gururdu, kibirdi, dedikoduydu, say sayabildiğini… Haksızlıktı, zulümdü vesâireydi. Cennet’e girebilmenin en büyük vesîlesi, Ramazân-ı Şerîf’i bütün hayatımıza teşmil edebilmektir. Yani şu Medîne-i Münevvere’deki hâlimizi daha da tekâmül ettirmek Medîne-i Münevvere’deki hâlimizi.

Nasıl, velî kullar burada nasıldı? Rahmetli Pederimiz zamanında burada Ziyâüddîn Efendi diye bir Kâdirî şeyhi vardı. O şunu tavsiye ederdi umreye gelenlere:

“Ayağınızın ucuna bakarak Harem’e gideceksiniz. Ayağınızın ucuna bakarak evinize yahut da otelinize döneceksiniz. Sokaktaki alâyiş vs. yahut çirkin şeyler, sizin kalbinizi işgal etmeyecek.”

Bu, Pâkistan’ın mânevî mimarlarından Muhammed İkbal, Medîne’den dönen hacıları ziyaret eder Pâkistan’da. Bu, sohbette onlara sorar:

“Sizler (der), Medîne-i Münevvere’yi ziyaret ettiniz; uhrevî, rûhânî Medîne çarşısından gönlünüzü ne gibi hediyelerle doldurdunuz? (Gönlünüze doldurduğunuz ne gibi hediyelerle geldiniz?) Getirdiğiniz maddî hediyeler; (onlar da güzel) takkeler, tesbihler, (fakat bunlar) eskiyecek, solacak ve bitecek. Solmayan, gönüllere hayat veren, Medîne-i Münevvere’nin rûhânî hediyelerini getirdiniz mi? (Der.)

Hediyeleriniz içinde; Hazret-i Ebû Bekr’in sıdkı ve teslimiyeti var mı? Hazret-i Ömer’in adâleti var mı? Hazret-i Osman’ın îmânı, hayâsı ve cömertliği var mı? Hazret-i Ali’nin heyecan ve cihâdı var mı? Bugün binbir ıztırap içinde kıvranan İslâm dünyasına gönlünüzden bir asr-ı saadet heyecanı verebilecek misiniz?..”

Yani oradan döndüğünüz zaman, muhabbetle o amel-i sâlihlerinizi, diğergâmlığınızı, kardeşliğinizi, o sahâbîde olduğu gibi, ortaya koyabilecek misiniz?..

Muhammed İkbal, öyle bir şey der, yarı îkaz, yarı şeyle, o şekilde bir sohbette bulunur.

Yine, şunu unutmamak lâzım kardeşler:

Ebû Hanîfe Hazretleri, İmâm-ı Âzam kendisi. Bu lâkabı kendisi vermedi. Bunu, bütün o hukukçular verdi, “en büyük imam” dediler. O, kırk sene, rivâyete göre, kırk sene, elli küsur sene, Mekke-i Mükerreme’ye geliyor, Medîne-i Münevvere’ye geliyor. Müctehid, ictihad makamına çıkan talebeler yetiştiren bir Hak dostu. Demek ki ne kadar bu Harameyn’den mânen istifâde hâlinde ki, satırlardan alamadığını bu mekânlardan bu zamanlardan tahsil ediyor. Onu da bir düşünmemiz lâzım.

Demek ki buradan birtakım mâneviyatlar alıp, o maneviyattan aldığımızı; infaktı, fedakârlıktı, ibadette huşûydu, bunları tevzî etme durumundayız.

Yine bu, Sâdî-i Şîrâzî’nin bir misali var, onunla bitireyim sohbetimizi. Sâdî-i Şîrâzî, Mevlânâ Hazretleri gibi, birçok hâdiseyi, vâkıayı müşahhas hâle getirir. İnsan müfekkiresi müşahhası daha iyi kavrar. O şekilde bir misalle anlatır. Şöyle bir misal anlatır. Bunu daha evvel makalelerimizde yazmıştık:

Bir kişi -misaldir- hamama gider. Hamamda ona kilden yapılmış bir sabun getirirler, topraktan yapılmış. Yıkanan kimse bakar; o kilden çok güzel kokular geliyor. Kile döner, kille konuşur. Kile der ki:

“–Kil (der), sen (der), misk misin, amber misin? (Der.) Sen bir topraksın ama (der), o kokun senin nereden geliyor?”

O da der ki:

“–Ben ne miskim, ne ben bir amberim. Ben, alelâde bir toprağım. Fakat ben bir gül ağacının altında bir topraktım. Her seherde o yaprakların üzerinden damlayan şebnemlerle ben yoğruldum hayat boyu. Bu güzel koku, bu râyiha ona âittir.”

İşte kardeşler, ashâb-ı kirâmda gördüğümüz o fazîlet, o koku, Allah Rasûlü’ne âittir. Allâh’ın o sâlih ve sâdık kullarında gördüğümüz o güzel koku, güzel hâl, O’na âittir.

Cenâb-ı Hak bize ne büyük ihsan, ne büyük ikram ki, bizi O’na ümmet kıldı. Allah -celle celâlühû- O’nu yakından tanımayı bizlere nasîb eylesin. Cenâb-ı Hak hesabımızı kolaylaştırsın.

Çünkü Cenâb-ı Hak:

ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

“O gün, verdiğimiz nîmetlerden sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8)

En büyük nîmet, Allah Rasûlü’ne ümmet olmamız ve O’na benzeyebilmemiz. O’nun iki emânetini yaşamamız, yaşatmamız, tevzî etmemiz.

Buraya Allah rızâsı için toplanıldı. Cenâb-ı Hak -inşâallah- bu toplantıdan haberdar eylemiştir -inşâallah-.

Allah cümlenizden râzı olsun.