Osmanlı’da Adâlet Anlayışı

atih, bir devir açmış, bir devri kapatmış; bir hristiyan mimarıyla mahkemeye çıkıyor.

Bugün bu mümkün mü? Bugün hayali bir mümkün değil…

Hattâ hüküm veren Hızır Bey, arkadaşı.

O zaman Fatih’in, hitap ediş Fâtih’e tarzı: “es-Sultân ibnü’s-Sultân el-Gâzî Ebu’l-Feth Muhammed Hân-ı Sânî.”

Hızır Bey böyle yazmıyor. “Murad oğlu Mehmed” diyor. Herhangi bir vatandaş. “Şu gün murâfaanız var; gelin.” diyor.

Fatih gidiyor mahkemeye. Tabi ilk defa mahkemeye gidiyor. İlk defa bir mahkeme. Hızır Bey hâkim durumunda, kadı durumunda. Fatih gidiyor, bekliyor ayakta duruşmada. Hızır Bey diyor ki:

“Şer murâfaası üzeresiniz, ayağa kalkın!” diyor.

Tabi mâlum, mahkemelerde hâkim adâleti tevzî ettiği için, oturur; diğer eşhâs ayağa kalkar. Yani şey de, Hızır Bey de, Fâtih’e;

“Şer murâfaası üzeresiniz, ayağa kalkın!” diyor.

Fatih ayağa kalkıyor. Mahkeme bitiyor, Fatih’in aleyhine karar veriyor. Kısas istiyor.

Kesilecek.

Evet. Hattâ, asker o kadar çok seviyor ki Fatih’i, sarayı şey yapıyor, sarıyor. Hristiyan mimar ağlamaya başlıyor.

“–Dünyada böyle bir tevzî edilen bir adâlet yok diyor. Yok böyle bir adâlet diyor. Ben müslümanım diyor. Sadece Fatih diyor, kayd-ı hayat şartıyla bana bir yer tanzim etsin diyor, bir ev tanzim etsin diyor, o kadar diyor, başka bir şey istemiyorum.” diyor. Ve seviniyor bu hâdise onu İslâm’a şey yaptığı için.