Ölüme Hazır mıyız? Neden Herkes Üzülerek Ölecek?

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

ÖLÜME HAZIR MIYIZ? NEDEN HERKES ÜZÜLEREK ÖLECEK?

…Kıyâmetin hep, -Kurʼân-ı Kerîm son üç cüzünde kıyâmetin büyük bir infilâk olduğunu bildiriyor. Korkunç bir infilâk olduğunu bildiriyor. Kıyâmete âit çok âyetler var. Korkutucu âyetler var.

Fakat burada, şu hayatımızda, îmânımız tam olur, îmandan bir tâviz olmaz, Fetih Sûresiʼnin sonundaki bir îmân olur, öyle bir istikâmet olur, amel-i sâlihler bol olur, Sünnet-i Seniyyeʼye çok ittibâ edilir.

Zira; مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ Cenâb-ı Hak buyuruyor: “Kim Rasûlʼe itaat ederse Allâhʼa itaat etmiş olur…” (en-Nisâ, 80)

Hattâ bir Hak dostu diyor ki:

“Din, halata benzer, diyor. Bir halatta binlerce lif vardır, diyor. Bir Sünnet-i Seniyyeʼnin terki o liflerden birinin kopmasıdır, diyor. En nihâyet Sünnet terk edilince o lifler azalar, en nihâyet din zayıflar.” diyor.

Cenâb-ı Hak da Ankebut Sûresiʼnde:

“Îmân ettik demekle kurtulacaklarını mı zannediyorlar…” (el-Ankebût, 2) buyuruyor. Cenâb-ı Hak amel-i sâlih istiyor.

اِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ

(“Ancak îmân edip amel-i sâlih işleyenler bundan müstesnâ…” [el-Asr, 3])

Tabi o kıyâmet, o zor gün, o büyük infilâk günü… İnsanın, kardeşinden, en yakınından kaçtığı gün…

Diğer bir (âyette) semâyı Cenâb-ı Hak bildiriyor. Enbiyâ Sûresiʼnde “Bir tomar kağıdı büker gibi kâinâtı bükeceğiz” buyuruyor. Bütün semâvât… Trilyonlarca yıldızlar… “Eski hâline getireceğiz, bu bir vaaddir, mutlakâ olacaktır.” buyuruyor. (Bkz. el-Enbiyâ, 104)

Dağların durumunu bildiriyor; nasıl bir infilâk…

Denizleri bildiriyor; hiç su kalmayacak…

Vahşî hayvanların durumunu bildiriyor; onlar ne hâle dönecek…

İnsanın durumunu, mücrimlerin durumunu bildiriyor; sanki Allâhʼın azâbından gözleri fırlar olarak görürsün onları diyor.

Çocukları bildiriyor; korkudan yaşlanmış ihtiyarlar gibi olur. Sadece îmân edip amel-i sâlihlerde bulunanlar… Bunlar için de Cenâb-ı Hak:

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

“…Onlar da (o gün) üzülmeyeceklerdir, korkmayacaklardır…” (el-Bakara 62, 277) buyuruyor.

Yani Cenâb-ı Hak şu dünyada farkında olmamızı arzu ediyor: Niçin bu dünyaya geldik? Cenâb-ı Hak niçin bizi yarattı? Niçin bu dünya insan için hazırlandı en mükemmel şekilde? Gelen dünyaya niye geliyor, giden nereye gidiyor, bu akış nereye? Yani Cenâb-ı Hak bunun bir idrâk hâlinde olmasını (istiyor.) Ve en yüce Peygamberʼe ümmet kıldı bizi.

Diğer okunan:

وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ وَطُورِ سِينِينَ وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَمِينِ (et-Tîn, 1-3)

Orada da Cenâb-ı Hak ayrı bir hususiyet bildiriyor. Cenâb-ı Hak, âyetlerde bazen yeminlerle başlar. Yeminle Cenâb-ı Hak bildirir ki orada zihinler yoğunlaşsın. Burada Cenâb-ı Hak:

وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ وَطُورِ سِينِينَ وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَمِينِ (et-Tîn, 1-3)

Dört tane yeminle geliyor. İnsan yaratılışına Cenâb-ı Hakkʼın verdiği istîdâdı bildiriyor; “Ahsen-i takvim” : en mükemmel şekilde insanı halk ettiğini Cenâb-ı Hak buyuruyor. En güzel istîdatta yarattığını… Ne kadar o istîdatın mükemmelliği; نَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي Cenâb-ı Hak, kendinden bir istîdat veriyor; “…Rûhumdan üfürdüğüm zaman…” (el-Hicr, 29) buyuruyor. Cenâb-ı Hakkʼın (verdiği) bu istîdâdı kul inkişâf ettirecek. En güzel bir yaratılış, bir sanat eseri hâline gelecek insan.

لَقَدْ خَلَقْنَا الْأِنْسَانَ فِي اَحْسَنِ تَقْوِيم

(“Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.” [et-Tîn, 4])

En güzel bir kulluk sergileyecek. لِيَعْرِفُونِ: Ârif olacak; Cenâb-ı Hakkʼı bilen olacak. Mâverâdan, ötelerden nasipler alan bir müʼmin olacak. Fakat tabi bu da emek istiyor.

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

(“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.” [el-İnşirah, 5-6])

Her zorluktan sonra Cenâb-ı Hak kolaylık veriyor. Dünyada da öyle. Her şey ayrı ayrı imtihan. Varlık ayrı bir imtihan, zor bir imtihan varlık. Hepsinin hesabı var. مِثْقَالَ ذَرَّةٍ(Bkz. ez-Zilzâl, 7-8): Zerreler hesap edilecek. Kuyumcu terazisinden hassas terazilerde tartılacak.

İbadetler bir huşû içinde olacak. Güzel ahlâk teşekkül edecek. Ahlâkımız, Rasûlullah Efendimizʼin ahlâkına benzeyecek. Bir “ahsen-i takvim”olacak. Cenâb-ı Hak bizden bunu istiyor.

Yani şu dünya, mesai zamanı. En kötü israf; zamanın israfı. Cenâb-ı Hak; وَالْعَصْرِ (“Asrʼa (zamana) yemin olsun ki.” [el-Asr, 1]) buyuruyor.

Cenâb-ı Hak hep îkaz hâlinde. Ölüm ânımızı bildiriyor Münâfikûn Sûresiʼnin sonunda. Hepimizden geçecek bir hâli bildiriyor Cenâb-ı Hak:

“Ölüm ânı gelir de (hepimizin başından geçecek, canın gırtlağa geldiği an) «Yâ Rabbi! Biraz tehir etsen (az bir şey tehir etsen de şu ömrümü, biraz daha dünyada kalsam) sadaka versem ve sâlihlerden olsam» demeden evvel.” (el-Münâfikûn, 10)buyuruyor.

Velhâsıl, Rasûlullah Efendimiz de buyuruyor ki; her ölen kimse, sâlih olsa bile, o da üzülerek ölecek, çünkü keşke daha öteye geçseydim…(Bkz. Tirmizî, Zühd, 59/2403)

Çünkü mezarda kazanmak, kaybetmek yok.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak bizim “ahsen-i takvîm” olmamızı istiyor. En güzel yaratıldık. Bir insanlık şâheseri olmamızı arzu ediyor. Kâinâtın gözbebeği olmamızı istiyor.

Nasıl Cenâb-ı Hak; -görüyoruz işte, bahar geldi, her yer çiçeklerle dolu- niye Cenâb-ı Hak o çiçekleri veriyor? Bu kadar üstün vasıf verdiği insan, onlardan daha mı aşağı olacak? O şekilde Cenâb-ı Hakʼla dost olacak.

En büyük saâdet; dünyada da, kabirde de, kıyamette de, Cenâb-ı Hakʼla kulun beraber olması.

اَلَا بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

(“Biliniz ki, kalpler ancak Allâh’ın zikriyle huzur bulur.” [er-Ra‘d, 28])

Cenâb-ı Hakkʼı anmakla kulun bir huzur bulması, tatmin olması. Ne büyük bir saâdet!..

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

Hep bu, zorluktan sonra geliyor. Hep imtihanlar, zorluklar… Dünyevî imtihanlarda ne kadar gayretteyiz. Bu bir ebediyyet, istikbâl… Allah korusun, gaflete büründük, uydum kalabalığa dedik, selde sürüklenen kütükler gibi nefsânî hayatın girdaplarına daldık gittik; o zaman da Cenâb-ı Hak, “esfel-i sâfilîn” buyuruyor. “Altların en altı.” (et-Tîn, 5) Telâfi etme var mı; yok! Ömürden sonra, son nefesten sonra telâfi yok, bitiyor…

Cenâb-ı Hak yine Fâtır Sûresiʼnde Cehennemʼdekilerden bir misal veriyor: Azâb içindeler. “Yâ Rabbi, bizi kurtar diyorlar, bizi çıkar buradan diyorlar. Çıkar ki o yaptığımız kötü ameller mukâbilinde şimdi güzel ameller işleyelim.”

Tabi her şey “hakkaʼl-yakîn” oluyor; iş işten geçmiş oluyor.

Cenâb-ı Hak iki şey soruyor:

Biri; “Düşünecek kadar bir zaman vermedik mi?” buyuruyor. Her şeyi düşünüyoruz.

İkincisi; “Bir peygamber gelmedi mi?”

“‒Evet yâ Rabbi, ikisi de oldu.” diyecekler. Fakat Cenâb-ı Hak:

“‒Azâbı tadın!” buyuracak. (Bkz. Fâtır, 37)

Velhâsıl, her şey bitmiş oluyor.

اِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ

(“Fakat îman edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.” [et-Tîn, 6])

İnsanda îtikad tam olur, amel tam olur. Cenâb-ı Hak, muhtelif âyetlerde nasıl îtikad tam olacak, sarsılmayacak, eğrilmeyecek, bükülmeyecek, yamulmayacak?.. Cenâb-ı Hak misaller veriyor:

Meselâ; dört sûrede, Firavunʼun sihirbazlara yaptığı zulmü bildiriyor. Mûsâ -aleyhisselâm-ʼın karşısına o sihirbazları çıkardı. Fakat gördükleri hakikatler karşısında sihirbazlar İslâmʼla şereflendi. Firavun da onları tehdit etti.

“‒Bana sordunuz mu siz, dedi; Mûsâʼnın Rabbine secde etmeniz için, dedi. Size azâbın en çetinini tattıracağım!” dedi.

Onlar da dediler ki:

“‒Biz bu hakikati gördükten sonra bir daha dönmeyiz, dediler. Senin yaptığın bu azap da dünyaya âittir, dediler. Sen (Firavun) fiilinde serbestsin.” dediler.

Firavun da kolları bacakları kestirip hurma dallarına astırıyordu canlı canlı. Tabi bir kan gölüne döndü ortalık. Müthiş bir acı, ıztırap… O sihirbazlar da Firavunʼa bir tâviz vermemek, îmanlarına bir leke gelmesin, bir minnet altında bulunmamak için;

رَبَّنَا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ

“…Yâ Rabbi, üzerimize sabır yağdır (sabır dök üzerimize dediler.) Canımızı Müslüman olarak al.” (el-A‘râf, 126) dediler.

Dört sûrede bu geçiyor, bu manzara geçiyor.

Ashâb-ı Uhdûd geçiyor. İlk Îsevîler nasıl hendeklerde yanma pahasına îmanlarını korudular.

Yâsîn Sûresiʼnin ikinci sayfasında Habîb-i Neccâr geliyor; taşlanmaya, ölmeye râzı oldu. Son nefesinde sevindi;

“‒Yâ Rabbi, dedi, keşke bana verdiğin şu mükâfâtı kavmim bilseydi.” dedi. Kavmine acıdı. (Bkz. Yâsîn, 20-27)

Cenâb-ı Hak Tevbe Sûresiʼnin 100. âyetinde Mekkelilerle Medînelileri bildiriyor. Onlar nasıl bütün cefâya katlandılar, sırf îmanlarını korumak için.

Yine Cenâb-ı Hak Fetih Sûresiʼnin sonunda; “nasıl bir müslüman”, Rasûlullah Efendimizʼin etrafındakiler nasıldı? Bizim de o şekilde olmamızı arzu ediyor. Küffâra karşı dîni korumak için gayet şiddetli; dîni koruyor, îmanlarını koruyor, bir tâviz vermiyor. Müʼminler kendi aralarında ise çok müşfik, çok merhametli. Sen onları rükû hâlinde ve secde ederken görürsün, diyor.

Demek ki bir Müslümanın bir rükûsu, bir secdesi, ayrı bir rahmet taşıracak. Allahʼtan fazîlet ve Allâhʼın rızâsını isterler, diyor. Rızâsını kazanmayı talep ederler. Onların alınlarında secde alâmetleri, bir nurluluk vardır, ilâhî bir nur tecellîsi vardır.

Bir bahçıvanın misâlini veriyor Cenâb-ı Hak orada, Tevratʼta, İncilʼde bir misali veriyor. Bir bahçıvan, bir tohumu eker diyor, filiz çıkar diyor, filiz kalınlaşır diyor, bahçıvan sevinir diyor… (Bkz. Fetih, 29)

Yani bir müʼminin, İslâmʼın inkişâfına gayret etmesi ve İslâmʼın inkişafıyla bir huzur bulması… Bu da küffârı öfkelendirir, buyuruyor.

Efendimizʼin yanındakiler, Cenâb-ı Hak da onlara mağfiret kapılarını açıyor. Yani Cenâb-ı Hak bizim böyle olmamızı, ashâb-ı kiram gibi olmamızı arzu ediyor. Her zaman Rasûlullah Efendimizʼe öyle bir ittibâ edeceğiz ki, kalbimiz devamlı Allah Rasûlüʼne ümmet olmamızın bir sevinciyle dolacak inşâallah. Ashâb-ı kiram hep bu sevincin içindeydi. O kadar sevinç içindeydi ki, bekliyordu; “Yâ Rasûlâllah, bir hizmet ver.” diye.

“‒Şu mektubu Necâşiʼye kim götürecek, Herakliyusʼa kim götürecek, Pers İmparatoruʼna kim götürecek?” Hepsi ayağa kalkıyordu;

“‒Yâ Rasûlâllah, bu şerefi bize ver!” diyordu.

O çölleri nasıl geçecek, o karlı dağları nasıl aşacak, bir sürü cellâtların yanında o krallara o mektubu nasıl okuyacak? Bütün cellâtlar kralın bir göz ucuna bakıyor. Hiç umurunda değil o, ashâb-ı kirâmın. Yeter ki Allah Rasûlüʼnün gönlünde bir hissem olsun.

Bize de Cenâb-ı Hak inşâallah, hayatımızı ibadette, ticarette, âile hayatında, hayatın her safhasında, Rasûlullah Efendimizʼle beraber olmayı Cenâb-ı Hak nasîb eylesin ki, kıyamet günü Oʼnunla beraber olalım.

Sade ben burada bir hadîs-i şerîf nakletmek istiyorum.

Efendimiz buyuruyor ki:

“Dokuz şeyle ben emrolundum, size de tavsiye ederim.”

Siz de bu dokuz şey hâlinde olun diyor bize de. Ben dokuz şeyle emrolundum, siz de bu dokuz şeyle istikâmetlenin buyuruyor.

“Birincisi; konuşmam zikirdir.” buyuruyor. (Bkz. İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, XVI, 252, hadis no: 5838)

Efendimiz dâimâ tâne tâne konuşur, mâlâyâni yoktur, lüzumsuz sözlerden uzaktır. Peygamber Efendimizʼin konuşmaları Kurʼân-ı Kerîm okumak, onu şerh etmek, insanlara istikâmet vermek üzere…

Rasûlullah Efendimiz yine hadîs-i şerîfte:

“Ya faydalı konuş veyahut da sus!” buyuruyor. (Bkz. Buhârî, Edeb, 31, 85; Müslim, Îman, 74)

Yine âyette:

“Onlar ki boş ve faydasız sözlerden yüz çevirirler.” (el-Müʼminûn, 3) buyruluyor.

Demek ki bir müslüman, konuşmasına dikkat edecek. Lâubâlî bir sözü olmayacak. Aşırı bir, karşısındaki kırıcı bir şaka olmayacak. Kurʼân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye muhtevâsında bir dili olacak, bir lisânı olacak.

Yine Rabbimiz bu hususta bizlere buyuruyor; ben nasıl konuşacağım. Bir yabancı dil için bütün masraflar yapılıyor. İş; kalbimizin bir Kurʼân dilini öğrenebilmesi…

Cenâb-ı Hak, anne-babaya konuşurken قَوْلًا كَرِيمًا buyuruyor. (Bkz. el-İsrâ, 23) İhtiramkâr konuş diyor, iltifatlı konuş diyor.

Umûma âit, Cenâb-ı Hak; قَوْلًا سَدِيدًا buyuruyor. (Bkz. en-Nisâ, 9; el-Ahzâb, 70) Her hususta “doğru söyle” buyuruyor.

Zâlim birisine bile, azgın birisine bile konuşurken قَوْلًا لَيِّنًا buyuruyor. (Bkz. Tâhâ, 44) Yumuşak konuş diyor, suyun akışı gibi konuş diyor.

Birisi geldi, bir ihtiyacı var, hiçbir şey veremiyorsun ona; قَوْلًا مَيْسُورًا buyuruyor. (Bkz. el-İsrâ, 28) Gönül alıcı, rûhu dinlendirici, teselli edici birkaç söz söyle diyor.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ganimetler gelirdi, beşte bir, onları dağıtmadan, ümmet-i Muhammedʼi rahat ettirmeden huzur bulamazdı. Ne var ne yoksa hepsini verirdi. Ondan sonra bir garip daha gelirdi, önünde Efendimizʼin dururdu mahzun mahzun. Efendimiz de ona bir şey veremediği için utanırdı. Başını yavaşça öbür tarafa çevirirdi. Cenâb-ı Hak İsrâ Sûresiʼnde قَوْلًا مَيْسُورًا buyuruyor (Bkz. el-İsrâ, 28) eğer hiçbir şey veremiyorsan… Bir Müslümanın lügatinde çıkmaz sokak olmayacak, “hayır” olmayacak. Birkaç tane tatlı söz, gönül alıcı bir söz söyle buyuruyor, tesellî et buyuruyor.

قَوْلًا بَلِيغًا (bkz. en-Nisâ, 63) buyuruyor Cenâb-ı Hak; gönüllere işleyecek, tesirli, belâgatli bir lisan kullan, buyuruyor.

قَوْلًا مَعْرُوفًا  (bkz. el-Ahzâb, 32) buyuruyor, yerinde konuş diyor, uygun söz söyle, buyuruyor.

Demek ki -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; “konuşmam zikirdir” buyuruyor. Demek ki bir müʼmin de konuşmasında bu Kurʼân lisânıyla konuşacak. Tabi bu nasıl olacak: Ne kadar takvâ olursa;

وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُ

“…Siz takvâ sahibi olursanız Allah size öğretiyor…” (el-Bakara, 282) buyruluyor.