Nefs ve Şeytan Engeli Nasıl Aşılacak?

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

NEFS VE ŞEYTAN ENGELİ NASIL AŞILACAK?

Cenâb-ı Hak bütün mahlûkat arasında insanı mükerrem, üstün kıldığını bildiriyor. Bu üstün kılması, Cenâb-ı Hakkʼın istîdat vermesi. Yani nefs ve şeytan/iblis, iki problemini hâlledecek, iki problemi bertaraf edecek, bu şekilde mükerrem olacak. Ahsen-i takvîm sırrına erecek. Cenâb-ı Hakʼla dost olacak. Kalp incelecek, zarifleşecek, derinleşecek. Kalp, Cenâb-ı Hakkʼı tanıyacak. Cenâb-ı Hakʼla beraber olacak. Mükemmelin mükemmeli Cenâb-ı Hak, mükemmel bir kalbi Cennetʼe davet ediyor, Dâruʼs-Selâmʼa dâvet ediyor.

اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

(“Ancak Allâhʼa kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).” [eş-Şuarâ, 89]) Kalp, selîm hâle gelecek.

Yani talebeliğimiz bu cihanda, bu: Kalbimizin selîm hâle gelmesi. Hayır ve şerrin o kalpte netleşmesi. Dâimâ Cenâb-ı Hakkʼın dostluğuna doğru kalbin mesafe alması. Allâhʼın verdiği bütün maddî-mânevî nîmetleri Cenâb-ı Hakkʼa yaklaşabilmek için kullanabilmek.

Tabi burada ihlâs ve fedakârlık, değişen şartlarda Cenâb-ı Hakʼtan râzı olmak, Cenâb-ı Hakkʼın da râzı olması ve Cennetʼe dâvetiye çıkması…

Tabi bu hâle gelmesi için kalbin de merhaleler katetmesi lâzım. İnsana nefs engeli veriyor, imtihan olunduğu için, bunu aşması lâzım. Bunu nasıl aşacak? Cenâb-ı Hak da peygamberler gönderiyor. İlk peygamber, ilk insan terbiyecisi, ilk insan olarak geliyor.

İnsan, nefsin arzularını ulvîleştirecek, muhabbetini ulvîleştirecek. Hayır ve şer o kalpte netleşecek. Kendisinin ilâhî kameranın altında olduğunun, ilâhî müşâhedenin altında olduğunun idrâkinde olarak yaşayacak. Rabbiyle beraber olacak. Her gördüğü şeyde Rabbiyle buluşacak. “Aman yâ Rabbi!” diyecek. Kalp böyle bir rikkat ve incelik kazanacak. Ve bu kalple Cenâb-ı Hak Cennetʼe davet ediyor.

Peygamberler gönderiyor, en büyük insan terbiyecileri. 124 bin küsur peygamber geldiği rivâyeti var. Biz peygamberimizi kendimiz seçmedik. Şu peygambere ümmet olalım demedik. Fakat Cenâb-ı Hak, lûtfuyla keremiyle bizi meccânen, hiç bedel ödemeden, en büyük Peygamberʼe ümmet kıldı. Büyük nîmet.

Elhamdülillah, bir İslâm cemaatinin içindeyiz Türkiyemizʼde, Anadolumuzʼda. Dünyaʼnın başka taraflarında olabilirdik. Habersiz olabilirdik. Çok büyük bir nîmet. Ve bu cihânın ders kitabı, Kurʼân-ı Kerîmʼe muhâtap olduk. En büyük nîmet.

Yani üst üste Cenâb-ı Hakkʼın bizlere nîmetleri. Bize Cenâb-ı Hakʼla dost olmayı kolaylaştıran unsurlar.

Efendimiz, üsve-i hasene, örnek şahsiyet. “رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ” (Âlemlere Rahmet).

Kurʼân-ı Kerîm ilâhî bir mûcize.

Kâinat da fiilde ilâhî bir kitap. Mikrodan makroya, en küçük varlığından en cesîm varlığa kadar hepsi Allâhʼın âyeti. Cenâb-ı Hakkʼın azamet-i ilâhiyye tecellîsi.

Cenâb-ı Hakʼın, -duyan bir kalbe- ilâhî kudretin azametini bildiriyor, tebliğ ediyor. İlâhî bir vitrin.

Cenâb-ı Hakʼla dost olmak için de hayatın her safhasını kaplayan bir İslâm isteniyor. Îtikad isteniyor. Aşk ile yaşanan bir îman isteniyor. Tâvizsiz bir îman isteniyor. Lâyıkına muhabbet, müstahakkına nefret. Cenâb-ı Hakkʼa yaklaştıracak her şeyi bir vasıta olarak kullanabilme. Bilhassa muhabbet.

Cenâb-ı Hak misallerini veriyor, bu, aşkla yaşanan îman nasıl olacak, Kurʼân-ı Kerîmʼde. Cenâb-ı Hak “Muhâcir”leri bildiriyor, Mekkelileri bildiriyor. Her türlü fedakârlığa katlandılar.

Bugün, ne bileyim, belki Sûriyeʼdeki, Arakanʼdaki, diğer yerlerde gördüğümüz zulmün en ağırı, o Mekke devrinde işlendi, 13 senede işlendi. Fakat onlar, kalplerini muhafaza için her şeye katlandılar. Yeter ki kalplerinden bir taviz vermesinler. Cenâb-ı Hak Medînelileri tavsiye ediyor, “Ensâr”… Onlar da inen her âyete:

“سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا : (“…İşittik ve itaat ettik…” [Bkz. el-Bakara, 285]) dediler. Hemen tatbik ederek Allâhʼın rızâsını tahsil edelim dediler. Cenâb-ı Hakʼla dost olalım dediler.

Cenâb-ı Hak bize de bir ayna olarak onları misal veriyor. Bir Mekkeliler gibi olmak, Medîneliler gibi olmak. Onlara tâbî olmak ihlâsla.

“…Onlara tâbî olan ihsan sahipleri…” Cenâb-ı Hak buyuruyor, Tevbe Sûresi 100. âyet.

Kurʼân-ı Kerîm, kalbini korumak için, îmânı korumak için, Ashâbuʼl-Uhdûd, hendekte yakılanları bildiriyor.

Yine Cenâb-ı Hak, îmânını korumak için Firavunʼun bütün zulmüne katlanan, kollarının, bacaklarının kesilmesine râzı olan, en ufak bir tâviz vermemek için de;

رَبَّنَا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ

“Yâ Rabbi! Üzerimize sabır dök (sabır yağdır), müslüman olarak canımızı al.” (el-A‘râf, 126) diyorlar, yapılan zulüm karşısında.

Hep bunlar, kalbi koruyabilmek, îmânı koruyabilmek.

Demek ki yine Cenâb-ı Hak, nasıl bir îman meydana gelecek? Mal ve canlar bir vasıta olacak. “Mallarıyla, canlarıyla Cennetʼi satın aldılar.” buyruluyor. (Bkz. et-Tevbe, 111)

Ne kadar fedakârlık gösterebiliyoruz Cenâb-ı Hakkʼa yaklaşabilmek için?..

Bizden ibadet hayatı isteniyor. İbadet hayatının ayrı bir lezzet vermesi lâzım. Bir vitamin olması lâzım. Bizi muhâfaza etmesi lâzım. Cenâb-ı Hak, namazın bir muhâfaza edeceğini bildiriyor.

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

“Müʼminler felâh buldu.” (el-Müʼminûn, 1)

İlk şart:

“Onlar ki namazlarını huşû ile kılarlar.” (el-Müʼminûn, 2)

Yani namazda Cenâb-ı Hakʼla bir beraberliği temin edebilme. Bir kulluğu yaşayabilme. Kimin huzurunda olduğumuzun farkında olabilme. Cenâb-ı Hak:

“…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor.

Cenâb-ı Hak insan vücudunu, anatomisini, en güzel secde edecek şekilde Cenâb-ı Hak halketti ki kul bol bol secde etsin. Cenâb-ı Hakʼtan, bol bol secde ederek Cenâb-ı Hakʼtan rahmet dilesin. Cenâb-ı Hakkʼa yakınlığını ispat etsin o secdelerle.

Diğer kısımları da öyle.

Oruç öyle. Ramazân-ı Şerîf geçirdik. Bir riyâzat mevsimi. Helâlleri asgarîde kullanmak. Ne kadar şüphelilerden, haramlardan kendimizi koruyacağız?

Zekât, infak vs… Bunlar da, hepsi; mülk Cenâb-ı Hakkʼın. Cenâb-ı Hak verdiği mal ile imtihan ediyor. “Kendime ne kadar, kendimin dışındakilere ne kadar? فَاعِلُونَ buyruluyor. (el-Müʼminûn, 4) Diğer çok âyetlerde de; verdiği nîmetleri nasıl kullanacağız? Nasıl Cenâb-ı Hakkʼa yaklaşacağız?

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ

“Sevdiklerinizden vermedikçe (yaklaşamazsınız buyruluyor Cenâb-ı Hakkʼa), birre vâsıl olamazsınız.” (Âl-i İmrân, 92) buyruluyor.

Hac, umre vs… Bunlar da İbrahim -aleyhisselâm-ʼın bize Cenâb-ı Hak onun hâlini bir rükün hâline getirdi. Cenâb-ı Hakʼla nasıl o dost oldu? Malıyla dost oldu, Halil İbrahim bereketi oldu. Canıyla dost oldu, yanmaya râzı oldu. Tebessümle ateşin içine girmeye râzı oldu. Nefsinden imtihan verdi. Kendisinin devam eden parçası evlâdıyla imtihan oldu. Cenâb-ı Hakkʼa olan dostluk, muhabbet; evlât muhabbetini çok aştı. Hattâ Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:

“Selâm İbrahim!” buyuruyor, “Sana selâm olsun!” diyor. “Bu çok açık ve net bir imtihandı.” buyuruyor. “Zor bir imtihandı.” buyuruyor. “Sana selâm olsun, sana bir nam verdik.” buyuruyor. (Bkz. es-Sâffât, 109) Hep Tahiyyatʼtan sonra ona da selâm gönderiyoruz.

Putperest bir kavimle mücâdele etti. Cenâb-ı Hakʼla dost oldu, “Halîlullah” oldu.

Fakat kıyâmet gününde:

وَلَا تُخْزِنِى يَوْمَ يُبْعَثُونَ buyuruyor.

“Yâ Rabbi! Beni mahcup etme.” diyor. (Bkz. eş-Şuarâ, 87)

Verdiğin bu nîmetler karşısında, ben nasıl dostluğumu îfâ ettim/edemedim, bu kadar fedakârlığı karşısında:

وَلَا تُخْزِنِى يَوْمَ يُبْعَثُونَ buyuruyor.

“Yâ Rabbi! Beni mahzun etme.” diyor. (Bkz. eş-Şuarâ, 87)

يَوْمَ يُبْعَثُونَ

“İnsanları dirilteceğin gün beni mahzun etme.” diyor. (Bkz. eş-Şuarâ, 87)

Demek ki gaflet kalktıkça, dostluk arttıkça, insan aczini görüyor, aczini hatırlatıyor, Cenâb-ı Hakkʼa olan ilticâsı daha da artıyor.

Velhâsıl bizden beden ve kalp âhengi içinde, kalbî hayatımızı tekâmül ettirecek ibadetler (isteniyor).

Bunun yanında muâmelât. Bu da bir müslümanın bütün muâmelesinin hayranlık tevzî etmesi lâzım.

Merhamet olacak. Efendimizʼin merhameti nasıldı, bizim merhametimiz nasıl? Bir ayna bize.

İhlâs olacak. Fedakârlık olacak. Kerem olacak, cömertlik olacak. İncelik, nezâket, zarâfet, hassâsiyet olacak. Duygulu, hassas bir vicdan olacak. Muâmelât olacak.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak bizlerden böyle bir hâl ile Cennetʼe bizi dâvet ediyor.

Bizim talebeliğimiz… Hepimiz talebeyiz son nefese kadar. Son nefeste talebelik bitiyor.

Cenâb-ı Hak; yakîn gelene kadar kulluk istiyor. Son nefese kadar. (Bkz. el-Hicr, 99)

Dünyevî şeyle bir apolet alınır, bir diploma alınır, onu artık hayatın boyunca kullanırsın. Fakat kullukta öyle değil. Son nefese kadar.

“Bir karış Cennetʼe kalır (buyruluyor), Cehennemʼe döner (buyuruyor Efendimiz). Bir karış Cehennemʼe kalır, Cennetʼe döner.” buyuruyor. (Bkz. Buhârî, Kader, 1)

Kurʼân-ı Kerîm misallerini veriyor:

Kasas Sûresiʼnde Kârunʼu misal veriyor. Cennetʼe bir karış kalmıştı.

Belʼam bin Bâûrâʼyı Cenâb-ı Hak A‘râf Sûresiʼnde misal veriyor. O da Cennetʼe bir karış kalmıştı. Nasıl bir anda nefsâniyete döndüler, mahvoldular.

Sâlebe vardı. O da Efendimizʼin arkasında namaz kılardı. Onun da sonu iyi olmadı.

Velhâsıl…

Bir karış Cehennemʼe kalanlar var. İşte demin bahsettiğim, Firavunʼun sihirbazları. Onlar da nasıl bir Cennetʼe döndüler.

Velhâsıl kul, devamlı Cenâb-ı Hakkʼa bir acziyet içinde ilticâ hâlinde olacak. Şu dünyada bir mayın tarlasında gezer gibi olacak. Dâimâ İblisʼin desiselerinden, nefsin şerrinden kendini koruyacak. Onun için Cenâb-ı Hak:

فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰیهَا قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

((Nefse) iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir.” [eş-Şems, 8-9]) buyuruyor.

Kalp; fücurdan, Allahʼtan uzaklaştıran her şeyden uzaklaşacak. Kalp, takvâya yaklaşacak.

Okunan âyet-i kerîme Müʼminûn Sûresiʼnde:

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

“Müʼminler felâh buldu (müʼminler kurtuluşa erdi).” (el-Müʼminûn, 1)

Efendimiz buyuruyor:

“Kim (diyor) bu on âyetin şümulünü yaşarsa Cennetʼe girer.” buyuruyor. (Bkz. Tirmizî, Tefsîr, 23:1)

Bu on âyette hayatımızın -icmâlî olarak- her tarafı var:

Birincisi, namazdan Cenâb-ı Hak misal veriyor.

“Namazlarını huşû ile kılarlar.” (el-Müʼminûn, 2)

Yani Cenâb-ı Hak kendi huzurunda, yalnız kendi huzurunda olmasını istiyor. Namazdayken kalbimizin başkalarının huzurunda olmasını istemiyor. Nefsimizin huzurunda olmasını istemiyor. Bedenimiz nasıl kendi huzurundaysa namazda, kalbimizin de kendi huzurunda olmasını istiyor.

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

“Müʼminler felâh buldu.” (el-Müʼminûn, 1)

İlk şart:

“Namazlarını huşû ile kılarlar.” (el-Müʼminûn, 2)

Sırf namaz mı? Oruç da öyle. İnfak da öyle. Riyâdan uzak kalacak. İnfaklar imhâ edilmeyecek, yok edilmeyecek.

Hac olacak. Kalp incelecek. “Refes yok, fısk yok, cidâl yok.” (Bkz. el-Bakara, 197) Hassas bir yürek istiyor Cenâb-ı Hak. Ot koparma yok, av avlama yok, avcıya avı gösterme yok.

Şeytanı taşlama var. O şeytanı taşlama:

“اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ”

(Taşlanmış/kovulmuş şeytandan Allâhʼa sığınırım.)

Hayatımızın her safhasında şeytanı taşlamak. Biz onu taşlamazsak, o bizi taşlıyor.

Velhâsıl ibadetlerimizin huşû ile, duyuş ile, kalbî bir hassâsiyetle ibadet isteniyor bizden. Yani kulluk ekseni içinde bizden bir hayat isteniyor…