Nefs Güçlendikçe Firavunlaşır

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

NEFS GÜÇLENDİKÇE FİRAVUNLAŞIR

Muhterem Kardeşlerimiz!

Zâhirî farzlar var. Nedir bunlar?

Namaz var: Namaz; farz namazlar var. Onun yanında nâfile namazlar var. Sünnet namazlar var. Namazlarla Cenâb-ı Hak “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor.

Oruç var: Farz olan oruç var. Nâfile oruçlar var. Cenâb-ı Hak:

لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “…Umulur ki takvâ sahibi olursunuz.” (el-Bakara, 183) buyuruyor.

Zekât var: Zaten senin malın değil o; fakir-fukarânın malı.

Onun da daha ötesi var. Sadakalar var ve infak var.

“Bollukta ve darlıkta” vermemizi Cenâb-ı Hak emrediyor. (Bkz. Âl-i İmrân, 134) Darlıktaki de verecek. Kendisini test edecek, Allâhʼa yakınlığını.

Hac var: Hac da bir duyuş, tefekkürî bir ibadet.

Bir de mühim olan, seherler var: Bu seherler de çok mühim. Seherler, Hakkʼa muhabbetin bir göstergesi, fedakârlık.

Nasıl insan, şahsî bir menfaati için, bir yolculuk için gecenin yarımında kalkıyor; burada ise Cenâb-ı Hak davet ediyor.

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ (“…Seher vaktinde Allahʼtan bağışlanma dileyenler.” [Âl-i İmrân, 17]) buyuruyor.

سَاجِدًا وَقَائِمًا (“…Secde hâlinde ve ayakta…” [ez-Zümer, 9])

سُجَّدًا وَقِيَامًا (“…Secde ederek ve kıyamda durarak…” [el-Furkân, 64]) buyuruyor.

“Yanlarını tatlı yataklarından kaldırırlar. Rabʼlerinden havf ve recâ, korkarak ve ümid ederek rahmetini umarak dua ederler…” (es-Secde, 16) buyruluyor.

Yine:

“Gecenin bir kısmında secde et (buyruluyor). Gecenin uzun bir bölümünde Oʼnu tesbîh et (buyruluyor. Ondan sonra çok câlib-i dikkat, âyet-i kerîmenin devamı:) Şu insanlar çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (âhireti) ihmâl ediyorlar.” (el-İnsân, 26-27)

Sanki bir kurtuluş, elimizde şeyimiz var, vesikamız var.

Yine:

(O müttakîler) geceleri pek az uyurlar, seher vakitlerinde istiğfâra devam ederlerdi.” (ez-Zâriyât, 17-18) buyuruyor.

Velhâsıl muhtelif âyetler var.

Yine İbrahim Edhem Hazretleri:

“Gündüzleri Allâhʼa isyan etme ki geceleri O seni huzurunda durdurur (buyuruyor). Geceleri Oʼnun huzurunda bulunmak yüce bir şereftir…”

Nitekim bir hadîs-i şerîfte:

“…Müʼminin şerefi geceleri kâim olmasında…” buyrulmaktadır. (Hâkim, IV, 360-361/7921)

Demek ki gündüzleri aklımızı, kalbimizi, gözümüzü, kulağımızı, elimizi, dilimizi, velhâsıl bütün uzuvlarımızı haramlardan ve yanlış hâllerden koruyup sâlih amellere gayret edeceğiz ki geceleri gafletle ziyan etmeyelim. Rabbimizin huzurunda bulunalım.

Buna benzer çok hadîs-i şerîfler var. Ve benzer evliyâullâhʼın da bu hususta tavsiyeleri var.

Velhâsıl bu zâhirî farzların yanında nâfilelerle onları tekâmül ettirmek, daha öteye götürmek… Zira Cenâb-ı Hak buyuruyor ki hadîs-i kudsîde -demek ki Cenâb-ı Hak dostlarını ne kadar çok seviyor, dost olanları-:

“Her kim Bana ihlâs ile kulluk eden bir dostuma düşmanlık ederse Ben de ona harp îlân ederim…”

-Allah korusun- demek ki biri, Allah dostuna bir düşmanlık ettiği zaman, Allah -celle celâlühû- Ben de ona harp (îlân) ederim buyuruyor.

“…Kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli her hangi bir şeyle Bana yakınlık kazanamaz. (Farzlarla). Bunlara ilâveten de (buyuruyor Rabbimiz) nâfilelerle yaklaşır (diyor. Farzlarını ikmâl eder; meselâ namazın sünnetleri, sünnet namazlar, nâfile namazlar, oruçta öyle, infakta öyle vesâirede.) Kulumu sevince de Ben onun âdeta işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, akleden kalbi, konuşan dili olurum (buyuruyor). Benden her ne isterse onu mutlakâ veririm. Bana sığınırsa onu korurum.” buyuruyor. Buhârî hadisi. (Buhârî, Rikāk, 38)

Bu, zâhirî farzların yanında bâtınî farzlar da var. Namaz, oruç vs. bunlar kâfî değil. Bunlar kâfî gibi gözükmemesi lâzım.

Bâtınî farzların başında, Kurʼân-ı Kerîmʼde 137 yerde “tefekkür” geçiyor. Kalp uyanacak. Bu âlemde her zerre, Hakkʼa yakın olan diri gönüllerle konuşur. Bütün varlıklar, hâl lisanıyla bir beyan hâlindedir. İnsan kendi yaratılışını tefekkür edecek. Bir nutfeden nasıl meydana geldi? Nasıl birbirine benzer yok? Nasıl bir benâne/parmak izi bile değişik?

Toprak terkibinden çıkanları tefekkür edecek. Düşünecek. Vahyin içinde tefekkür edecek. Bu, îman anahtarı olacak. Bâtınî farzlar… Cenâb-ı Hak, zerreden kürreye her şey, bir azamet tecellîsi.

“Merhamet” olacak müʼminde. Cenâb-ı Hak kendisi merhametli, rahmân, rahîm…

Rasûlullah Efendimizʼe sahâbe diyor ki:

“Biz hepimiz merhametliyiz.” diyor.

Efendimiz:

“‒Yok (diyor), esas merhamet, âm ve şâmil merhamet, Allâhʼın bütün mahlûkâtına merhamet.” (Bkz. Hâkim, IV, 185/7310)

Yaş bir dala bile merhamet.

Efendimizʼin merhameti sonsuzdu. Bir müslüman, bir müʼmin, eğer bir zarurette ise onu huzura kavuşturmadan huzur bulamazdı.

Mudar Kabîlesi geldi. Baktı Efendimiz; rengi sapsarı oldu. Perişan bir toplumdu.

“‒Bilâl! Ezan oku!” dedi.

İki rekât namaz kıldı. Herkes ne varsa getirdi. Kimi bir avuç arpa getirdi. Kimi torbaya doldurdu, taşıyarak getirdi. Efendimizʼin o sapsarı olan benzi pembeleşti, tebessüm etti. (Bkz. Müslim, Zekât, 69)

Ümmetinden de bunu istiyor Efendimiz.

Nasıl ashab Oʼna benzemeye çalıştı, biz de Oʼnun ahlâkı en yüce ahlâk. Oʼnu Cenâb-ı Hak terbiye etti. Ashâb-ı kirâm nasıl Oʼnun ahlâkıyla terbiye oldu? Bizim de Oʼnun ahlâkıyla terbiye olmamızı Rabbimiz istiyor.

Cömertlik: Bu da çok mühim. Verdikçe artırır Cenâb-ı Hak.

RûhuʼlBeyânʼda var tefsirde. Eski kavimlerde, Cenâb-ı Hak o kavmin peygamberine:

“‒Şu âileye söyle (diyor), ona baştan mı zenginlik, sonra mı zenginlik (vereyim)?”

Adam diyor ki:

“‒Baştan fakirlik olsun, yaşlılıkta fakirlik zordur, sonra zenginlik olsun.”

Hanımı diyor ki:

“‒Yok (diyor), sen söyle (diyor), başta zenginlik, sonra fakirlik olsun.”

Kadıncağız kendine bir elbise alsa fakire bir elbise, kendisi bir tabak yese, fakire de bir tabak yemek. Ve bitmiyor. Cenâb-ı Hak bir fakirlik vermiyor.

“‒Niçin?” denildiği zaman,

“‒Çünkü o kulum dâimâ şükretti. İnfak etti. Merhametliydi…”

Onun için merhamet çok mühim.

Tabi merhametin neticesi hizmettir. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:

“Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et…” (en-Nahl, 125) buyuruyor. Yani arınmış bir ruh, dâimâ hizmet arar.

Efendimiz, Kuba Mescidi ve Mescid-i Nebevî yapılırken kendisi de taş taşıdılar.

Diğer husus adâlet: Hak ve hukuku tevzî edebilmek.

Efendimiz kendi şahsından misal verirdi. Vefâtına yakın ashâb-ı kirâmı topladı:

“‒Kimin sırtına vurmuşsam, işte sırtım gelsin vursun. Kimin malını almışsam bilmeden, gelsin alsın.” (Bkz. Ahmed, III, 400)

Velhâsıl demek ki “helâlleşin” buyuruyor Efendimiz. “Çünkü âhirette” diyor, “bu çok zordur” diyor. (Bkz. İbn-i Esîr, el-Kâmil, II, 319)

Âhirette ne yapacak? Gelip onun sevaplarını alacak. Gıybet bile -Allah korusun- gıybet edenin bile, gelip gıybet edenin sevaplarını alacak gıybet edilen.

Bir müʼmin “el-emin ve es-sâdık” olacak. Bunların hepsi bâtınî farzlar. Cenâb-ı Hak:

“İnsanları (Kurʼân ile) Allâhʼa davet eden, amel-i sâlih işleyen, «ben müslümanlardanım» diyenden kimin sözü daha doğrudur?” (Fussilet, 33) buyuruyor.

Demek ki bir müslüman dâimâ İslâm karakteri, İslâm şahsiyetini tevzî edecek. “Hah, bu insan Müslümandır!” diyecek gören.

“İhlâs” olacak:

Bütün gazvelerde dâimâ ihlâsın kazandığını görüyoruz. Hep müşrikler üstündü. İhlâs, dâimâ gâlip getirdi. Cenâb-ı Hakkʼın yardımı geldi.

Bir yerde müslümanlara biraz enâniyet geldi; o anda bir allak bullak oldular Huneynʼde.

“Edep, iffet, hayâ”:

Bugün de zümrüd-i ankâ kuşu oldu bu edep-hayâ, bitti…

Efendimiz:

“Hayâ ve îman arkadaşlardır, biri gitti mi diğeri de gider. Hayâ gitti mi îman da gider.” buyuruyor. (Bkz. Süyûtî, I, 53)

Bir sefalet manzaralarını görüyoruz.

“Tevâzû”:

Müslümanda, bir müʼminde “ben” olmayacak. Dâimâ, “Yâ Rabbi, Sen!” olacak.

“Fedakârlık” olacak:

Muhabbetin en bâriz alâmeti -kurban bayramında gördüğümüz gibi- fedakârlıktır.

Necip Fâzılʼın güzel bir şeyi var: Kalp ve akıl bir havuz gibidir, o havuza iki kanal gelir, biri nurdur, biri de çirkeftir.

Sâdî-i Şîrâzî de:

“Nasıl (diyor), paslı ve çürük demirden iyi bir kılıç yapılmazsa, tezkiye görmeden bir insan da adam olamaz.” diyor.

فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰیهَا قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

((Nefse) iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir.” [eş-Şems, 8-9])

Velhâsıl, kumar, içki, zinâ, sirkat/hırsızlık vs. emsâli, nasıl zâhirî günahlarsa, bunların yanında bâtınî günahlar da var.

Efendimiz soruyor:

“‒Müflis kimdir?” diyor.

Sahâbe diyor ki:

“‒Parasını bitirendir.” diyor.

“‒Yok (diyor), o değil (diyor), çok çok ecirlerle gelir, sevaplarla gelir, ibadetlerle gelir, alınır, alınır, kul hakkı vs. alınır, hiçbir şey kalmaz. Ondan sonra karşısındakinin günahlarını almaya başlar.” (Bkz. Müslim, Birr, 59; Tirmizî, Kıyâmet, 2; Ahmed, II, 303, 324, 372)

İbrahim Edhem Hazretleri de diyor ki:

“Eğer (diyor), sen (diyor), illâ ki (diyor), gıybet edeceksen (diyor), ananı-babanı gıybet et.” diyor.

Velhâsıl her şey iki uçlu bıçak gibi, hayra da şerre de. Meselâ gâzi ile kâtil aynı fiili işliyor. İkisi de insan öldürüyor. Gazi bunu, din, îman, vatan, milleti için yapıyor, çok mübarek. Kâtil ise nefsi için yapıyor.

Yine, huzurlu bir toplum için nikâh, büyük bir rahmettir. Nikâhın saâdetini fuhşun murdarlığına değişmek ise en büyük ahmaklık ve cehalettir. Nikâhın dışında oluşan nesiller, hayatın âhengini bozar. İctimâî nizâmı temelinden sarsar ve anarşiye sebep olur.

Diğer bir misal:

Meşrû kazanç bir rahmettir. Feyiz verir, rûhâniyet verir. Kazandığın şekle göre mal, yerine gider. Helâlse helâle gider. Haramsa haramda erir. Gayr-i meşrû kazanç, insanın rûhuna gaflet ve kasvet verir.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak, verdiği nîmetlerle de bizi (imtihan ediyor). Dâimâ bir imtihan hâlindeyiz.

Bunun başında “gurur-kibir” geliyor kardeşler. Kökü Cehennemʼde olan bir huy. Eğer Allah sana bir meziyet vermişse, sen onun için dâimâ Cenâb-ı Hakkʼa şükredeceksin.

Cenâb-ı Hak:

فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ

(“Rabbini hamd ile tesbîh et ve Oʼndan mağfiret dile.” [en-Nasr, 3]) buyuruyor.

Rabbine hamd ile şükredeceksin, hamd ile Rabbini zikredeceksin ve yine Cenâb-ı Hakkʼın sana bu lûtfu verdiği için, yaptığın gafletten istiğfâr edeceksin Cenâb-ı Hakkʼa. Bu, Mekke Fethiʼnde indi bu âyet.

“Haset, kıskançlık”: Allahʼtan râzı olmaması kişinin. Bu da bir fâcia, Cehennemʼde olan kökü.

“Öfke”: Bu da bir âcizlik. Cenâb-ı Hak:

“…Gayzlarını yutarlar/öfkelerini yutarlar…” (Bkz. Âl-i İmrân, 134) buyuruyor.

“Riyâ, gösteriş”: Tevhid akîdesinin ortaklığa tahammülü yok.

“Cimri”: Cenâb-ı Hakkʼa sığınacağı yerde malına sığınıyor.

Haydi kurtarsın malı!.. Kârunʼun âkıbeti… Malına sığındı, malıyla beraber Cenâb-ı Hak yerin dibine gömdü.

“İsraf”: Kendini gösterme, aşağılık duygusunu bastırma hareketi. İnsanın malı-mülküyle kendini gösterme davranışı. Hâlbuki Cenâb-ı Hak onu karakter ve şahsiyetiyle istiyor.

“Tecessüs”: وَلَا تَجَسَّسُوا (“…Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın…” [el-Hucurât, 12]) buyuruyor.

Suç arama. Kendi suçuna bak!

“Tefrika”: وَلَا تَفَرَّقُوا (“…Parçalanıp bölünmeyin!..” [Âl-i İmrân, 103]) Ayrılık. Cenâb-ı Hak istemiyor.

“Dedikodu, nemîme, söz taşıma”, hiç hiç istemiyor.

“Yalan”: Allah korusun!

Mevlânâ Hazretleriʼnin bir misâli var. Bu misalde Mevlânâ Hazretleri, hevâ-hevesine uyan bir kişinin, dünyalıktan başka bir şey düşünmeyen bir kişinin, bir gâfilin hâlini bir mücerredden müşahhas hâle getiriyor. Bir yılan hâdisesiyle bir misal veriyor. Bu, nefs-i emmâreyi gösteriyor.

Hikâyede, tabi Mevlânâ Hazretleri, zihin mücerredi zor kavradığı için, müşahhas misaller verir. Buradaki misalde bir yılan oynatan bir kimse, bu Bağdat tarafında, yılan topluyor, yılanları oynatıyor. Bu şekilde bir para topluyor vs. topluyor.

“Ben (diyor), çıkayım (diyor) dağa (diyor), kar varken (diyor), yılanlar uyuşuktur, donuktur (diyor). Bir-iki değişik canavar yılan bulayım (diyor), göstereyim (diyor). Halktan (diyor) biraz (diyor) para kazanayım (diyor), îtibar toplayayım.” diyor.

Gidiyor dağa çıkıyor. Dağda bakıyor, koca canavar gibi koca bir yılan görüyor. Fakat yılan;

“Ölü (diyor) bu yılan ama (diyor), yine de halk (diyor) bunu merak eder toplanır (diyor). Ben (diyor), bunu şehre indireyim (diyor), Bağdatʼa indireyim.” diyor.

Halatlarla bağlıyor, altına bir -kaldıracak durumda değil, çok büyük bir yılan- bir kilim koyuyor. Bunu halatla çeke çeke şehrin ortasına getiriyor.

Haberler gönderiyor. Tellâllar; “değişik bir canavar geldi” diye halkı davet ediyor.

Halk merakla geliyor. Toplanıyor bir kalabalık. O şeyi kaldırıyor üzerinden örtüyü. Tabi Güneşʼin vurduğu sıcaklıkla yavaş yavaş donan hayvan ısınmaya başlıyor. Ağzını açıyor yılan. Halk birden bire korkuyor, kaçışmaya başlıyor, hattâ birbirini eziyor. Ve yılan, yılancıyı yutuveriyor orada. Yılan ağzı büyüktür; kemik olmadığı için, kaburga kemikleri şeydir, açılır böyle, o yutuyor onu. Yuttuktan sonra onu bir, yılan ağaca sarılıyor, onun ağaçta bütün çatır çatır kemiklerini kırıyor, sahibinin.

Mevlânâ diyor ki:

“Ey insanoğlu (diyor). Senin nefsin de bir ejderhadır (diyor). Ölmüş görünse de (diyor), o nefsin ölmemiştir (diyor). Günah işlemek için (diyor) eline fırsat geçmediğinden ötürü gamdan uyumuş bir hâlde donmuş gibi bekler (diyor). Fakat (diyor) nefs eğer güçlenirse (diyor), fırsat bulursa hemen (diyor) Firavunluğa başlar (diyor). Yüzlerce Mûsâʼnın, yüzlerce Hârunʼun önünü keser (diyor).

Sen (diyor) nefs ejderhasını ayrılık karları altında tut! Aklını başına al da onu Güneşʼin altına getirme. Yani Allâhʼın senden men ettiği şeyleri sakın, sakın, sakın işleme, onlara uzakta kal. Dikkat et ki ejderha donmuş bir hâlde kalsın. Yani nefsin donmuş bir hâlde kalsın.”

فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰیهَا

((Nefse) iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki.” [eş-Şems, 8])

“Eğer o canlanırsa sen onun lokması olur, son nefeste perişan olup gidersin.”

Yani bütün o, öbür tarafa bütün o, iç âlemin, nasıl bir yılan, bir korkunç ve soğuk bir hayvandır. İnsanın da iç dünyasını bir yılana benzetiyor. O şekilde (diyor), kendini (diyor), nefsânî arzularla helâk edersin, buyuruyor.

Velhâsıl bu bâtınî günahlar. Bunlardan da kendimizi koruyabilmek…