Müslümanın Düğünü ve Evlilik Hayatı Nasıl Olmalı? (2)

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİR - YÜKSEK KALİTE VİDEO İNDİR - DÜŞÜK KALİTESES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

MÜSLÜMANIN DÜĞÜNÜ VE EVLİLİK HAYATI NASIL OLMALI? (2)

Nasıl bir âile düzeni istediğini Cenâb-ı Hak, Furkan Sûresi’nde bildiriyor.

وَالَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ اِمَامًا

((Ve o kullar): Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl! derler.” [el-Furkân, 74])

“Gözümüzün nûru «قُرَّةَ اَعْيُنٍ» aydınlatacak, eşler ve zürriyetler.” buyruluyor.

Demek kız çocuklarını yetiştirmemiz çok mühim.

“Zevceler” buyruluyor, “erkekler” buyrulmuyor. Demek ki aile yapısını inşâ eden, hanımlar olmuş oluyor. Onları da müttakiye, sâliha ve sâdıka olarak yetiştirmek zarûrî ki, onlar göz nûru olsun, onların yetiştirdikleri evlâtlar da göz nûru olsun.

Onun için kız babalarının bu hususta çok çok îtinâ göstermeleri îcâb eder.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi.” buyuruyor.

Cenâb-ı Hak sevdiriyor, fâili Cenâb-ı Hak.

“Onlardan biri de sâliha hanım.” buyruluyor. (Bkz. Nesaî, İşretü’n-Nisâ, 10)

Demek ki Cenâb-ı Hak sâliha hanımı ne kadar seviyor ki, onu Efendimiz’e sevdiriyor.

Demek ki burada âyet-i kerîmede bir “göz nûru” hanım kızların yetiştirilmesi… Çünkü bunlar saâdet toplumunun zeminini teşkil edecek.

İkincisi; bu aileler toplumun yüz akı olacak.

Üçüncüsü; bu ailelerden fazilet timsâli bir nesil meydana gelecek.

Yani:

وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ اِمَامًا

“…(Yâ Rabbi) bizi takvâ sahiplerine önder kıl.” (el-Furkân, 74)

Hem takvâ sahibi olunacak, hem de takvâ sahiplerine önder olunacak. Böyle bir toplum, bir asr-ı saâdet toplumu, bir huzur toplumu. Cenâb-ı Hak böyle bir aile düzeni istiyor.

Allâh’ın evliliğe lûtfettiği ayrı bir ikram da, nikâh sayesinde bir araya gelen iki insan, daha önce iki yabancı iken, bir anda dünyanın birbirine en yakın iki ferdi hâline geliyor, birbirini hiç tanımazken…

Kurdukları yuva da çoğu kere, ayrıldıkları baba ocağından, anne ocağından daha sıcak gelmeye başlıyor. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî bir tecellîsi.

Onun için Cenâb-ı Hak buyuruyor ki, bu hususu izah sadedinde, Rum Sûresi’nin yirmi birinci âyetinde:

“Kaynaşmanız için size kendi (cins)lerinden eşler yaratıp aranızda…” (er-Rûm, 21)

Üç şart bildiriyor:

“لِتَسْكُنُوا”; o evlilik; bir sükûnet, bir huzur hâli verecek, Cenâb-ı Hakk’a yaklaştıracak.

“مَوَدَّةً”; bir muhabbet olacak, bu muhabbet de onları Cenâb-ı Hakk’a yaklaştıracak.

“رَحْمَةً”; ikisi de birbirine rahmet olacak, destek olacak, huzurlu bir aile olacak.

“لِتَسْكُنُوا” huzur ve sekînet. Aile takvâ sahibi olursa, huzur olur. Huzur olursa, bu huzur hayatın her safhasına yaygınlaşır. Evinden huzurlu çıkan bir insan, gündüzü de huzurlu olarak devam ettirir.

“مَوَدَّةً”; meşrû sevgi/muhabbet. Ulvî muhabbetler, kişiye rûhânî bir lezzet verir, kulu Cenâb-ı Hakk’a vâsıl eder. Süflî muhabbetler ise, kişiyi haktan uzaklaştırarak sefâlete götürür, kalpleri vîrâne hâle gelir.

İşte buna en büyük misal, Hatice Validemiz’dir. Efendimiz’in o her şeyi oldu. Gerçek muhabbeti, sözün ifadeden âciz kaldığı bir güzellik içinde, beraberce tattılar.

Onu Efendimiz hiçbir zaman unutmadı. Vefatından sonra da unutmadı. Bir kurban kesilse; “Hatice’nin akrabalarına gönderin.” buyururdu.

Velhâsıl, o zaman muhabbet nedir?

Muhabbet, rûhun rûha muhabbet duymasıdır. Bedenin bedene muhabbet duyması değil. O süflî muhabbete götürür. Esas muhabbet, rûhun rûha muhabbet duyması. İnsanı bu, mânevî aşka götürür. Bu vesîle ile ahlâk kemâle erer. Peygamberimiz hakkında gönle katreler ihsân olur.

Meselâ, bir misal; nasıl bir aile hayatında takvâ:

Efendimiz buyuruyor ki:

“Geceleyin kalkıp namaz kılan, hanımını da kaldıran, kalkmazsa yüzüne su serpe(rek uyandıra)n kimseye Allah rahmet eylesin. Aynı şekilde, geceleyin kalkıp namaz kılan, efendisini de uyandıran, uyanmaz ise yüzüne su serperek uykusunu kaçıran kadına da Allah rahmet eylesin.” (Ebû Dâvûd, Vitr, 13)

Bu hususta iki hususiyet görüyoruz:

Birincisi; iki taraf birbirinin yüzlerine su serpecek kadar aralarında sevgi ve muhabbet olması.

İkincisi; bu sevgi ve muhabbetin ikisini de takvâya teşvik etmesi.

(Kur’ân-ı Kerîm’de) iki yüz elli sekiz yerde takvâ geçer. Cenâb-ı Hak:

وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُ

“…Siz takvâ sahibi olursanız, Allah size öğretir…” (el-Bakara, 282) buyuruyor.

Üçüncüsü; “رَحْمَةً” bilhassa yaşlılıkta birbirlerine destek olmaları.

Yani demek ki evlilikte temel malzeme, sevgi ve şefkattir. İnsan birbirine muhtaçtır. Bilhassa ihtiyarlıkta, sâlih ve sâliha eşler, birbirlerine baston olurlar, istinadgâh olurlar.

Huzurlu evlilikte beş tane şart:

Birincisi; muhabbet:

İki tarafın Allah rızâsına uygun bir şekilde muhabbeti, birbirinin rûhuna girecek bir şekilde yaşamaları.

İkincisi; sadâkat:

Bey ve hanımın birbirine dürüst ve sâdık olmaları. Bilhassa zor zamanlarda tarafların şikâyet ve bezginliğe düşmemeleri, fedakârlık göstermeleri.

Üçüncüsü; karşılıklı saygı:

Eşler arasında samimiyet olacak, lâubâlîlik olmayacak. Vakar olacak, kibir olmayacak. Tevâzu olacak, zillet olmayacak.

Evlilikte gönül âhengine de îtinâ edilecek.

Dördüncü; sabır olacak:

Hayat akışında mutlaka tahammül gerektiren zor zamanlar olur. Mizaç farkları vardır. Taraflar böyle zamanlarda birbirlerinin güzel huylarını düşünecekler.

Efendimiz buyuruyor:

“Bir mü’min hanımına buğzetmesin. Onun bir huyunu beğenmezse bir başka huyunu beğenir.” (Müslim, Radâ, 61)

Hanım da o şekilde olacak.

Mesûliyet olacak:

İki taraf da mesûliyetini idrâk edecek.

Efendimiz buyuruyor:

“Hepiniz çobansınız. Hepiniz güttüklerinizden mesulsünüz… Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mesûldür. (Çoluk-çocuk, ailesi, vesâire, geçiminden…) Kadın; kocasının evinin çobanıdır. (Evin düzenine, rûhâniyetine, evlâdının yetişmesine…) Onun bir mesûliyeti içinde olur.” (Bkz. Buhârî, Vesâyâ, 9; Müslim, İmâre, 20)

Efendimiz; hanımların beyleri, beylerin de hanımları üstünde haklarını ilân etti. Hanımlara daha narin davranılmasını, onu tavsiye etti.

Diğer taraftan, anne-babalar, orada birleşiyor, ikisi de anne ve babalardır; hürmette/saygıda kusur etmemek lâzımdır. Fakat bugün maalesef, bu da azalmış durumda çoğu kimsede. Anne-babaya saygı, taraflar nazarında, o kaynana diyor, o kayınpeder diyor, vesâire diyor. Bu da İslâm’ın tanımadığı bir aile tarzı oluyor.

Efendimiz buyuruyor:

“Kadın, dört şeyden alınır: Malı, soyu-sopu, güzelliği, dîni için. Sen dindar olanı seç…” (Buhârî, Nikâh, VI, 123; Müslim, Radâ, 53)

Aksi hâlde fakr u zarûrete dûçâr olursun, perişan olursun diyor, Rasûlullah Efendimiz.

Bu hadîs-i şerîf mûcibince, bir insan evlenirken tefekkür edecek:

“Bu hanım yahut bu efendi ile İslâmî bir hayat ben yaşayabilir miyim?..” En üzerinde duracağı bu… Bir hanım da bunu düşünecek, bir bey de bunu düşünecek:

“Ben bu hanımla yahut ben bu beyle bir İslâmî hayat yaşayabilir miyim?..”

İkincisi;

“Bu hanım yahut efendi, Rabbimiz’in nasip eylediği evlâtlarımızı, İslâmî terbiye ile terbiye eder mi? Yoksa onları dünyevî, nefsânî çizgilere mi sevk eder?..”

Böyle ihtimam edilen, takvâ üzere inşa edilen ailelerde, hanımlar da göz nûru olacak, evlâtlar da “قُرَّةَ اَعْيُنٍ” göz nûru olacak. Bu evlâtlar topluma fazilet ve takvâda önderlik ve rehberlik edecekler.

Kızlarımız -inşâallah- öyle bir İslâmî kültürde yetişecek ki, bu annelerin-babaların büyük mesûliyeti. Hatice Vâlidemiz’den, Fâtıma, Âişe Vâlidemiz’den, hâllerinden nasip alacak.

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Kıyamet gününde onlarla beraber olacak.

Terbiyede iki müessir vardır. Biri verâsettir. Yani fıtrattan gelen hususiyetlerdir. Üç yaşındaki bir çocuk; biri kediye taş atar, öbürü kediye süt verir. Bu, verâsetten gelen bir hâdisedir. Ve bu terbiye ile, bu tamamen değişir.

Gazâlî Hazretleri:

“(İnsan) bal mumu gibidir buyuruyor. Ona terbiye ile müsbet-menfî istenilen şekil verilebilir.”

İşte ashâb-ı kirâm, mâzisi itibâriyle câhiliyye insanı olan ashâb-ı kirâm, Rasûlullah Efendimiz’in terbiyesi neticesinde kalbi merhamet, mârifet ve muhabbetle doldu, asr-ı saâdet insanları hâline geldi. Bu en mükemmel bir misaldir.

Evlâdın ana-babada olan hakkı. Bir defa babanın-annenin hakkı, güzel bir isim koyacak. Çünkü isim müsemmâyı çeker. Biyolojik kimlik ve sünnet merasimi olacak. Bunun çok çok daha ötesinde, bir rûhânî kimlik ve terbiye olacak.

Cenâb-ı Hakk’ın muhabbeti, yuvaya bir çiçek, bir meyve, bir bereket olarak evlâtlar ihsan etti. Ana-baba da bu evlâtları emanet bilecek, onu kendine sadaka-i câriye olarak, bu vasıfta yetiştirmeyle mükellef olacak.

Her canlı, nesil endişesi hisseder. Necip Fâzıl da nesil endişesinden mahrumiyetin acı manzarasını şu manidar teşbihle ifade eder:

“Tomurcuk derdinde olmayan ağaç, odundur.”

Ancak bir mü’minin nesil endişesi, evlâdını İslâm şahsiyeti, İslâm karakteri miras bırakabilmesinin gayreti içinde olmalıdır.

Allâh’ın murâdı, en hayırlı olandır. Efendimiz’in ailelerine baktığımız zaman, evlâtlar Hazret-i Hatice Vâlidemiz’den devam etti, diğer hanımlardan olmadı. Mâriye Vâlidemiz’den oldu, o da vefat etti.

Bazı hanımlar, çocuğum olmadı diye büyük endişeye kapılır. Hazret-i Âişe Vâlidemiz de, onun da çocuğu olmadı, hiçbir endişesi yoktu. Hiçbir zaman şikâyete düşmedi. “Aman yâ Rasûlâllah, benim çocuğum olmadı!” diye bir endişe taşımadı. Çünkü “رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً” (“…Sen O’ndan râzı, O da senden râzı.” [el-Fecr, 28]) Kul râzı olacak. Belki (çocuğunun) olmaması hayırlı.

Yani Hakk’ın takdîrine râzı olabilmek. Allâh’ın vermediği bir şeyi illâ istemek neticesinde, hiç istemedikleri musibetlere dûçâr eder Cenâb-ı Hak. Bunun çok misalleri de oldu, duyduk ve gördük.

Çocuğu olmayan anneler, Âişe Vâlidemiz gibi, yetimlere sahip çıkmalı, talebeler yetiştirmeli. Nitekim Hazret-i Âişe Vâlidemiz’in üç yüz tane talebesi vardı. An gelir, yetiştirdiğin bir talebe, kan bağından gelen evlâttan kendisine daha hayırlı olur. Zira o kişi, kıyamette kendisine sadaka-i câriye olacak.

“رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً” (“…Sen O’ndan râzı, O da senden râzı.” [el-Fecr, 28])

Fakat muhtelif sebeplerle bekâr kalan hanımlar ve beyler de buna üzülmeyecekler. Bu da Allâh’ın takdîridir, belki haklarında bu hayırlıdır.

Velhâsıl kul daima bir tebessüm hâlinde olacak. Hiçbir zaman asık surat, neden, niçin olmayacak.

Garipnâme adlı tasavvufî eserde, müellifi olan Âşık Paşa, insanın neslinin devamı için dört yol saymıştır:

Birincisi; sulbî nesil:

Senin soyundan gelen nesil. Bu ne kadar hayırlı, ne kadar şerli olacağını bilmiyorsun. Hayırlı olmasına gayret edeceksin, bütün gücünü kullanacaksın. Bir bahçıvanın ektiği, ziraate verdiği ehemmiyetten daha fazla vereceksin.

Mâlî nesil:

Bir mü’minin, imkânı olan mü’minin yaptığı ve kurduğu müesseseler. Bunlar da kendisine sadaka-i câriye olarak devam edecek. Tabi bu evlâtlar yine çok mühim.

Ömer bin Abdülaziz’e soruyorlar:

“–Sen evlâtlarına ne bıraktın?” diyorlar. Sekizinci Emevî halifesi. İki buçuk senelik hilâfeti var. İslâm dünyasına, İslâm tarihine en büyük imza atanlardan biri, takvâ ve fazîlet olarak.

“–Ne bıraktın evlâtlarına diyorlar, bu kadar imkânın vardı filân?..”

O da diyor ki:

“–Bu yavrularım diyor, benim yolumda olursa ne mutlu, onlar da benim gibi yaşarlar, huzur bulurlar. Yok eğer benim yolumda olmayacaklarsa, zaten verecek bir şey yok.” diyor.

Dördüncüsü de ilmî ve irfânî nesil, irşâdî nesil:

Bunlar da kendimizden sonra devam edecek, sadaka-i câriyelerdir. Bunlar da meselâ ömürlerinden sonra devam ediyor:

Mevlânâ’nın Mesnevî’si, İmâm-ı Rabbânî’nin Mektubât’ı, İmâm-ı Gazâlî’nin İhyâ’sı, Yunus Emre’nin şiirleri ve emsalleri. Bunlar da sadaka-i câriye olarak, her okundukça devam ediyor.

Tabi burada Gazâlî Hazretleri’nin mühim bir şeyi var. Gazâlî Hazretleri diyor ki:

“Bir lezzet vardır ki diyor, Cennet’in lezzeti onun yanında hiç kalır diyor. Onu anlamak için şu misallere dikkat et diyor. Üzerinde iyi düşün diyor. İnsanın çeşitli devrelerinde eşyadan lezzet alması, gıdalardan lezzet alması, birbirine müsâvî değildir diyor.

Meselâ yeni doğan bir çocuğun bütün lezzeti ve gıdası, annesinin sütünü emmektir. (Bundan başka zaten bir şey bilmez, ihtiyacı da yoktur o sütten başka.) Fakat beden terakkî ettikçe, muhtelif enerjiler devreye girer ve mecburen gıdaların çeşnisi de değişir. Artık sadece süt emmek, onun istemediği, istese de bedenin ihtiyacını tek başına gideremeyeceği bir vasıtadır. Bu sebeple onun gıda ve lezzeti, terakkîsine göre, bedenî inkişâfına göre, bedenin zaruretine göre devam eder.

İşte diyor, mâneviyat da aynen böyledir diyor. Mânevî hayat da aynı. Mânevî yolda terakkî eden kimseye de önceki gıdalar artık yetmez.”

Cenâb-ı Hak mârifetullah, mârifetullah istiyor. Kendisine yakınlık istiyor. Önceki gıdalar artık yetmez olur. Artık daha üst seviyede mânevî gıdalara ihtiyaç zuhur eder.

Meselâ farzlara ilâveten nâfileler. Zekâtın ötesinde, sadakalar ve infaklar. Hayır-hasenatta fedakârlıklar. Seherlerde ihyâlar, seherleri ihyâ. Benzeri gayretlere ihtiyaç duyar. Ve Allah Rasûlü’nün ahlâkından tecellîlerden nasip almaya başlar.

Yani mânevî merhaleler için kalbin tattığı gıdalar ve lezzetler farklılaşır. Yani mânevî yükselişteki bir gönül, her merhalede ayrı ayrı bir haz ve enerji alır.

Sır ve hikmetler ile insan-ı ârif olarak yaşar, bu terakkî son nefese kadar devam eder. Çünkü nihayette insan, yalnız Cenâb-ı Hak’la huzur bulur artık. Kur’ân-ı Kerîm’de:

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

(“…Kalpler ancak Allâh’ın zikriyle huzur bulur.” [er-Ra‘d, 28]) buyruluyor. Kalpler sonsuz bir lezzete kavuşur. Bütün dünyevî lezzetler, o lezzetin yanında bir çakıl taşına döner. Çocukların oynadığı oyuncağa döner.

Onun için Mevlânâ, Selçuklu Üniversitesi’nin hocası iken bütün derslerinde, o hâline “hamdım” diyor. Mârifetullah’tan nasip almaya başladığı zaman, “piştim” diyor. Zirvelere tırmandığı zaman da “yandım” buyuruyor.

Es’ad Erbilî Hazretleri de:

“Tecellâ-yı cemâlinden Habîbim nevbahar ateş.” diyor. O kalbindeki ateş her tarafa yansıyor.

Fuzûlî öyle; bir suyun akışına bakıyor, neye baksa Rasûlullah Efendimiz’i görüyor sanki, O’na hasret…

“Başını daştan daşa urup gezer âvâre su” diyor.

“Hâk-i pâyine yetem der ömürlerdir muttasıl,

Başını daştan daşa urup gezer âvâre su.” diyor.

Yaman Dede ayrı bir çeşni…

Demek ki gıdaların nasıl bedende keyfiyet kazandığı gibi, demek ki kalplerin de böyle keyfiyet kazanması, Cenâb-ı Hakk’a vuslat…

İşte orada;

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

(“…Kalpler ancak Allâh’ın zikriyle huzur bulur.” [er-Ra‘d, 28]) Kalp Cenâb-ı Hak’la beraber olmanın büyük bir lezzeti içinde olmuş oluyor.

Sahâbî bu duruma geldi. Dünyevî her şey gözünde ufaldı, bitti. “Yâ Rasûlâllah, emret dedi, canım-malım, her şeyim Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah.” dedi.

Velhâsıl, yine evlâtlara geleceğim. Evlâtlarımızın/çocuklarımızın kusurlu olmasını istemiyorsak, kusursuz anne ve baba olmaya gayret etmemiz lazım.

Aile saâdeti, erkek ve hanımın müşterek geçineceği hususlar… Bunun temelinde şunlar var:

Bir; birbirleri ile iyi geçinmek. Yani şeriat hudutlarına dikkat etmek. Şeriat hudutlarından taşmamak.

İkincisi; mutluluk ve sevinçlerin paylaşılması için, hayatın yük ve sıkıntılarını bertaraf etmek. Yani beraber katlanmak. Anlayışlı ve olgun davranmak, fedakâr olmak.