Müminler Kurtuluşa Erdi Çünkü Huşu ile Namaz Kılarlar

DiNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

 MÜʼMİNLER KURTULUŞA ERDİ, ÇÜNKÜ HUŞÛ İLE NAMAZ KILARLAR

(Rasûlullah Efendimiz,) Allâhʼa yaklaştıran; namazdı, oruçtu, infaktı vs. hepsine ayrı ayrı bir ihtimam hâlindeydi. Devamlı abdestli bulunurdu. Mekke Fethiʼne kadar, her namaza abdest alırdı. Zâhirî temizlik, bedenî temizlik birbirini beraber götürürdü. Mekke fethinden sonra bir abdestle fazla namaz kıldı. O da ümmete büyük bir kolaylık olması için -Allâhu a‘lem-.

Şimdi; Efendimizʼin farz namazları vardı. Vâcip namazları vardı, salât-ı vitr gibi. Beş vakit namaza bağlı sünnet namazları vardı. Bunun yanında kuşluk namazı vardı, evvâbîn namazı vardı, teheccüd namazı vardı. Şükür namazı, hâcet namazı, teravih namazı, vudû namazı, sefer namazı, istiskā (yağmur duâsı), küsûf, hüsûf, tahiyyetüʼl-mescid, istihâre gibi, ümmete nâfile kılınmış namazlar, Efendimizʼin hepsini kıldığı namazlardı. Efendimiz hep bu namazları îfâ hâlindeydi.

Muhammed Mâsûm Hazretleri -İmâm-ı Rabbânîʼnin oğlu-:

“Namazda kul ile Allah Teâlâ arasındaki perdeler kalkar, bunun için «Namaz, müʼminin mîrâcıdır.» buyrulmuştur. (Süyûtî, Şerhu İbn-i Mâce, I, 313) (Efendimiz buyuruyor.) Onun için namazı huşû ile kılmaya ne kadar güç yeterse o kadar dikkat edilsin.” buyuruyor.

Kişinin mîrâcı o şekilde kâmil hâle gelir.

“Müʼminler felâh buldu, onlar ki huşû ile namaz kılarlar.” (el-Müʼminûn, 1-2) buyruluyor.

Bu da namaz kılarken sünnet-i seniyyeye ne kadar riâyet etmemize bağlıdır, buyruluyor.

Yine İmam Muhammed Mâsûm Hazretleri:

“Namazı sadece bildiğiniz şekilden ibaret de zannetmeyin. (buyuruyor.) Namazın gayb âleminde bir hakîkati vardır ki, o, bütün hakîkatlerin üstündedir.”

Âişe Vâlidemiz diyor:

“Allah Rasûlü namaza durduğu zaman zannederdik sanki yüreğinden fokurdayan bir ses gelirdi.” (Ebû Dâvûd, Salât, 157; Nesâî, Sehv, 18)

En uzun namazları teheccüd namazıydı. Gündüzleri namazları vardı, fakat hep müʼminlerin -boş vakitlerinde- derdiyle meşguldü. O da bir farz.

“Ben namaz kılıyorum.” kâfî değil. Müʼminlerin derdiyle meşgul olacaksın. Allah sana onu niye verdi? Onu niye mahrum bıraktı? Sen onun derdiyle hem-dert olacaksın.

Efendimiz, bu, cemaatle namaza çok teşvik ederdi. Hattâ cemaate iştirak etmeyenlere kısmen bir tehdit ederdi Efendimiz, tâzir ederdi onları. Hattâ gözü görmeyen bir âmâya bile “devam et” dedi birçok müşkülüne rağmen.

Efendimizʼin orucu ayrı bir güzellikti. Orada, oruçta da sırf mideye değil, bütün uzuvlara oruç tutturulması. Ve Cehennemʼe bir kalkan hâline gelecek oruç.

Sadakalar, zekâtlar öyle olacak. Onlar imha edilmeyecek.

“يَأْخُذُ الصَّدَقَاتِ” (“…Sadakaları (Allah) alır…” [et-Tevbe, 104])

Cenâb-ı Hakkʼa verilecek onlar. Bir enâniyet gelmeyecek. Başkasının hakkını üzerinde taşıyorsun. O hakkını yerine getirmiş olacaksın.

Efendimizʼin 5ʼte 1ʼi harp ganimetlerinin kendine âitti, Allah Rasûlüʼne âitti. Kendisine çok az bir şey kalırdı. En son onu da dağıtırdı, bir garip gelirdi. Ondan sonra bir kişi daha gelirdi, hiçbir şeyi olmazdı. Utancından “veremiyorum” diye başını öbür tarafa çevirirdi; o kardeşimin ihtiyacını göremiyorum diye. Cenâb-ı Hak “قَوْلًا مَيْسُورًا” buyuruyor. (Bkz. el-İsrâ, 28) Hiçbir şey veremiyorsan, hiç yoksa birkaç, “yüzünü çevirme, birkaç tane tatlı söz söyle.” buyurdu.

Demek ki bir müslümanın lügatinde bir müʼmin kardeşine karşı “hâyır” olmayacak, “yok” olmayacak. Hiçbir şey yapamıyorsa, tatlı dille onun gönlünü hoş edecek.

İşte -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bütün mahlûkâtın dert ortağı idi. Kalbinde bir mahşer kaynardı. Bütün insanlar, hayvânat, nebâtat, gönlünün içindeydi.

İnsanların saâdetine dikkat ettiği gibi hayvanların bile huzuruna dikkat ederdi. İnsanlara ait terör kaldırıldığı gibi, sıfırlandığı gibi, hayvanlara karşı terör de kaldırıldı.

Velhâsıl gerçek tahsil, Cenâb-ı Hakkʼı tanıyabilmek, Rasûlullâhʼı tanıyabilmek ve Kurʼânʼla derinleşebilmek.

Onun için bir müʼminin gönlünde Kurʼân-ı Kerîm ve Peygamberimizʼe muhabbet, hiç bitmeyen, aksine her gün daha çok artan bir sevda hâline gelmesi…

Yine gerçek tahsil; Cenâb-ı Hakkʼın insanda tecellî eden sanat hârikası Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼi, Oʼnu okuyabilmek… Gözün satırları okuması değil, kalben okuyabilmek. Kalben okuyabilmek de tatbikatta olmasıdır. O gönüller sultânını yakından tanıyabilmektir. Bu da aşk ve muhabbetle okunur.

Bu tahsilin zirvesinde -demin bahsettiğimiz- Hazret-i Ebû Bekir Efendimizʼi görüyoruz.

Velhâsıl ilk âyet:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (el-Alak, 1)

Demek ki kalbin en büyük sanatı, Peygamber Efendimizʼi okuyabilmektir. İşte “Kutlu Doğum” da budur.

O, çünkü canlı bir Kurʼân idi.

Efendimizʼin ümmete olan sevgisi, -yine okunan âyette, Tevbe Sûresiʼnin sonunda-:

“Sizin içinizden (diyor Cenâb-ı Hak) bir peygamber gelmiştir…” (et-Tevbe, 128)

Kendi içinizden, tanıyorsunuz onu, her şeyiyle tanıyorsunuz, kapalı bir tarafı yok hiç. Oʼnun müʼminlere karşı olan gönül iklimini bildiriyor:

“…Sizin sıkıntıya düşmeniz, Oʼna çok ağır gelir. Çünkü O size çok düşkündür. Müʼminlere karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.” (et-Tevbe, 128)

“Raûf ve rahîm”, zikrediliyor. Cenâb-ı Hakkʼın iki esmâsı zikrediliyor. Hiçbir peygamberde bu iki esmâ zikredilmiyor. Yalnız Efendimizʼde.

Demek ki Efendimizʼin şefkati, merhameti ne kadar? Sonsuz… Cenâb-ı Hakkʼın da rahmeti Efendimizʼde sonsuz. “Rahmeten liʼl-âlemîn.” Peygamber Efendimizʼin de ümmete şefkati, merhameti sonsuz.

O o kadar yaklaşıyor:

“Ben size kendinizden daha yakınım.” buyuruyor. (Bkz. Müslim, Cuma, 43; İbn-i Mâce, Mukaddime, 7)

Demek ki bizim Oʼna yakınlığımız ne kadar? Hayatımızın her safhasını bir mîzân etmemiz lâzım.

O dâimâ muhabbet tevzî etti. Hiç asık bir yüz yoktu. Hiç “lâ” yoktu “hâyır” yoktu.

O dâimâ dertlilerin dert ortağıydı. Dâimâ mâtemlerin civârındaydı. Engin muhabbetiyle köleden en elit zümreye kadar bütün insanların, toplumun problemini çözerdi. Dâimâ nezâket, zarâfet, derin bir ruh tevzî etti.

Âyette de buyruluyor:

“…Eğer Sen kaba ve sert davransaydın Senʼin yanında toplanmazlardı…” (Âl-i İmrân, 159) buyruluyor.

Yine Efendimiz, ümmete olan bir sevgisini bildiriyor. Ve tatbikâtını bildiriyor:

“Ben hayatımda sizin için bir emniyet vesîlesiyim. (Bir emniyet supabı.) Vefat ettiğimde ise kabrimde «‒Yâ Rabbi! Ümmetî, ümmetî!» diye İsrâfilʼin ilk Sûrʼu üfürünceye kadar nidâ edeceğim…” buyuruyor. (Bkz. Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, c. 14, s. 414)

Tabi, bizim Oʼna muhabbetimiz nasıl olacak? Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“‒Yâ Rasûlâllah! (dedi). Ben kendimin dışında en çok Senʼi seviyorum.” dedi.

“‒Ömer! (dedi). olmadı bu (dedi). Kendinden de öteye seveceksin.” dedi.

Çünkü O bizi kendinden öteye seviyordu:

“Ben herkese kendinden daha yakınım.” buyuruyordu. (Bkz. Müslim, Cuma, 43; İbn-i Mâce, Mukaddime, 7)

Ömer -radıyallâhu anh-:

“‒Evet yâ Rasûlâllah! Bundan sonra kendimden de daha çok seviyorum.” buyurdu. (Bkz. Buhârî, Eymân, 3)

Sahâbe de bu kıvam içindeydi. Oʼna bir fedakârlığı, canına bir nîmet biliyordu. “Canım, malım, her şeyim Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah!” diyordu. Ve bu fedâ etmeyi de kendisi için büyük bir nîmet biliyordu.

Cenâb-ı Hak bizden bu kıvamı istiyor. O, Mekkelileri bahsediyor. İslâmʼa ilk giren Muhâcirler ve Ensar (Medîneliler) ve onlara tâbî olan ihsan sahipleri… (Bkz. et-Tevbe, 100)

Demek ki bir terfî hâlinde olmamız.

Efendimizʼin âile hayatı. Dünyaya ait ne vardı o âile hayatında? Hiçbir şey yoktu. Zaman zaman bir sudan başka bir şey bulunmazdı. Fakat en mesut yuva Oʼnun yuvasıydı.

Ne vardı o yuvada? Muhabbet vardı. Cenâb-ı Hakkʼın yardımı vardı. Huzur tevzî eden bir yuvaydı.

Hiçbir hanım, beyini öyle sevemez. Hiçbir bey, hanımını öyle sevemez. Hiçbir kız, babasını öyle sevemez. Hiçbir baba, kızını öyle sevemez.

Demek ki o yuvaya dikkat etmek lâzım. Yani o yuvadan bizim yuvamızda ne kadar var?..