Mümin Efendimize Benzeme Gayreti Olmadan Gelişemez

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

MÜʼMİN, EFENDİMİZʼE BENZEME GAYRETİ OLMADAN GELİŞEMEZ

Mevlânâ ne güzel ifâde ediyor, ahmağın hâlini:

“Dünyada en acayip, en ibretli şey, kuzunun (diyor), kurda (diyor), sevdalanmasıdır.” diyor.

Ondan sonra gelen âyet, yine 31. âyeti şey yapıyor.

Melekler diyorlar ki:

“Biz dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız. Gafur ve Rahîm olan Allâhʼın ikramı olarak, sizin canınızın çektiği ve istediğiniz her şey orada hazırdır.” (Fussilet, 31-32) buyruluyor.

Yani melekler, ölüm ânımızda, o takvâ sahiplerinin yanında olacak. Kabirde yardım olacak, kıyamette yanında olacak, karşılaştıkları o zor, âhiretteki o korkunç durumlar karşısında korkmamalarını telkin edecek. Ve Cennetʼteki nîmetleri bildirecekler. O şekilde o takvâ sahibi müʼminleri tesellî edecekler.

Ondan sonra Cenâb-ı Hak bu, bir vasfını bildiriyor. Bu âyet Mekkeʼde indi. Daha o zaman Mekke bir vahşeti yaşıyordu. Nasıl bir, vahşî bir ormanda nasıl insan bir korkulu duruma gelir; müslümanların durumu da o şekildeydi. Her türlü hakaret vardı, zulüm vardı. Bir ayak bir deveye bağlanıyor, bir ayak bir deveye bağlanıyor, ters istikâmette gönderiliyordu. O kızgın çöller üzerinde değirmen taşları döndürülüyordu. Bu âyet o zaman indi:

(İnsanları Kurʼân ile) Allâhʼa çağıran…” (Fussilet, 33)

Allâhʼın kitabından tâviz vermeyen. Allâhʼın kitabını temsil eden.

“…Amel-i sâlihler işleyen…” (Fussilet, 33)

Allâhʼın emrettiği şekilde hayatını istikâmetlendiren.

O zaman:

“…Ben Müslümanlardanım diyen…” (Fussilet, 33)

Kimse “ben Müslümanım” demeye korkuyordu.

“…Kimin sözü daha güzeldir ondan?” (Fussilet, 33) buyruluyor.

Demek ki hayatımızın her safhasında bizim; “Ben Müslümanlardanım.” (diyebilmemiz lâzım.) Hâlimizle, kālimizle bunu tevzî etmemiz lâzım.

Cenâb-ı Hak bizim Allah Rasûlüʼyle beraber… Örnek olarak, Allâhʼa yaklaşmamız için, beraber olmamızı arzu ediyor. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼle beraberlik.

Bunların misali çok. Kısaca, en başta gelen:

Efendimizʼde merhamet ne kadardı, bende merhamet ne kadar?

Efendimizʼde tevâzu ne kadardı, bende tevâzu ne kadar?

Ne dedi Mekke Fethiʼnde:

Bir kişi geldi. Efendimizʼin mânevî heybetinden şöyle sallandı.

“‒Ben (dedi), kral değilim (dedi), pâdişah değilim (dedi). Ben (dedi) Mekkeʼde (dedi), kuru ekmek yiyen, kuru et yiyen, senin komşunun ben yetimiyim.” buyurdu. (Bkz. İbn-i Mâce, Et’ime, 30; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, II, 64)

Velhâsıl:

“İbâdurrahmân, yeryüzünde mütevâzı olarak dolaşırlar…” (el-Furkân, 63) buyruluyor.

Efendimizʼde ne güzel bir merhamet:

“Ben her müʼmine kendi nefsinden daha ötedeyim…” Yani kendi nefsinden onu daha çok düşünürüm buyuruyor Efendimiz.

“…Bir kimse ölürken mal bırakırsa o mal kendi yakınlarına âittir. Fakat borç veya yetimler bırakırsa o borç da bana aittir…” buyuruyor. (Müslim, Cuma, 43)

Nasıl bir cemiyeti/toplumu kendine zimmetli olarak görüyor?.. Allah dostlarının durumu da bu işte. Dâvud-i Tâîʼde de aynı şeyi görüyoruz:

“‒Oğlum! (Diyor.) İki yetimden ne haber? (Diyor). Bu eti onlara götür (diyor). Ben yersem bir müddet sonra dışarı çıkar. O iki yetime götürürsen, Arş-ı Âlâʼya çıkar.” buyuruyor.

Velhâsıl bu, nasıl bir, toplumu yüreğine almak sûretiyle o toplumu terbiye etti?..

Dünyanın en vahşî insanı Habeşli Vahşî, nasıl Allah Rasûlüʼnün terbiyesinde -radıyallâhu anh- oldu. Onu Allah Rasûlü ne şekilde terbiye etti? Neyle terbiye etti? O üsve-i hasenesi, o tevzî ettiği feyz ve rûhâniyet…

Demek ki bir müʼmin merhamette Allah Rasûlüʼne benzeyecek. Merhamet, âilene olan merhamet değil diyor, o bütün mahlûkatta da var. Âm ve şâmil olan merhamet, bütün Allâhʼın mahlûkâtını kaplayan merhamet. (Bkz. Hâkim, IV, 185/7310)

İnsanlara merhamet bitecek, hayvanlara merhamet başlayacak:

Efendimiz Mekke Fethiʼne giderken; “Süt emen kelp yavrularını incitmeyin, öbür taraftan geçin.” buyurdu. (Vâkıdî, II, 804)

Yanık bir karınca yuvası gördü:

“Kim yakabilir? (Dedi.) Allahʼtan başka kimin yakmaya hakkı var?” dedi. (Bkz. Ebû Dâvud, Cihad, 112)

Hayvan üzerinde sohbet edenler gördü:

“…Allah size bunları sohbet etmek için koltuk olarak yaratmadı…” buyurdu. (Ahmed, III, 439)

“…Yeşillik bir vadiden geçerken ağır geçin, hayvanlarınız orada otlasın, yemlerini yesin (buyurdu). Kurak vadide giderken normal gidin…” buyurdu. (Bkz. İbn-i Hacer, el-Metâlibü’l-Âliye, II, 226/1978)

Beytülmâlden zekât veriyordu, hayvanlardan zekât veriyordu:

“Bunu (dedi), al götür, âilene tembih et (dedi), hayvanları topraklı ve üzeri çamurlu bırakmasınlar (dedi). Sütünü sağarken de (dedi) tırnaklarını kessinler…” dedi. (Ahmed, III, 484; Heysemî, V, 168, 259, VIII, 196)

“Sütünü tamamen sağmasınlar, yavrularına da bıraksınlar (onların hakkını yemesinler.)” dedi. (Bkz. Heysemî, VIII, 196)

Yine bir kişi, kulağından tutarak hayvanını götürüyordu:

“Niye boynundan tutmuyorsun?” buyurdu. (İbn-i Mâce, Zebâih, 3)

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin 23 senelik nebevî hayatı terörle mücadeledir. Her şeye terör. İnsana karşı yapılan terörle mücadele, hayvanâta yapılan terörle mücadele, nebâtâta yapılan terörle mücadele.

Bir kişi kökünden sallıyordu ağacı:

“‒Ne yapıyorsun? (Dedi.) Yaprak alacaksan (dedi), kökünü incitmeden alsan olmaz mı?” buyurdu. (Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, Beyrut 1417, VI, 378)

Bir bedevî geldi. Daha yeni İslâmʼa girmiş, farkında değil, Ravzaʼya girdi, döndü -afedersiniz- bevlini yapmaya başladı.

Sahâbe kılıcını eline aldı, neredeyse parçalayacaklar.

“‒Sakin olun! (Dedi.) Bitsin.” dedi.

Bitirdi. Çağırdı. Hattâ bir kova su getirdi, ya kendisi döktü, veyahut da döktürdü.

“‒Bak (dedi), burası (dedi) Allâhʼa secde edilen yerdir (dedi), Kurʼân okunan yerdir (dedi). Bundan sonra böyle bir ihtiyacın olduğu zaman, bunu sen dışarıda görürsün.” dedi.

Adam bu merhamet karşısında sevindi:

“‒Yâ Rasûlâllah! Allah senden ve benden, ikimizden Allah râzı olsun.” dedi.

“‒Yok (dedi), bu kardeşlerine de duâ edeceksin, Allah hepimizden râzı olsun.” buyurdu.

Velhâsıl Efendimizʼdeki merhamet. Tabi bir müslümanın da hâliyle, kāliyle bir tebliğ hâlinde olabilmesi.

Tevâzu, ayrı bir güzellik Efendimizʼde.

Cömertlik. Kerîm sıfatı Cenâb-ı Hakkʼın. Kâ‘bına varılmaz bir hâdise.

Fedakârlık:

“En zor anda (Hazret-i Ali diyor) Allah Rasûlüʼnün arkasına sığınırdık…” diyor. (Müslim, Cihâd, 79)

Yine bir şey var, Beşîr bin Hasâsiyye var:

Bir gün diyor, ben diyor, îmân etmek için diyor, Allah Rasûlüʼnün huzûruna geldim diyor, bana diyor, îtikâdımı bildirdi diyor. “Âmentü”nün şartlarını bildirdi diyor. Ondan sonra farzları bildirdi diyor. Ben de dedim ki:

“‒Yâ Rasûlâllah! Bunların hepsini ben yaparım. Beni iki şeyden mâzur gör. Bir: Ben sadaka veremem. Ancak hayvanlarım var, onlarla da ben ancak şey yapıyorum. İkincisi: Bana cihad da teklif etme. Ben fazla öyle kendimi yoramam dedim.” diyor.

(Cihad, adam öldürme değil. Cihad, adam diriltmedir. Bazıları adam öldürme olarak cihâdı şey yapıyor. Kılıçla fetih olmaz, kalplerle fetih olur.)

Elimi tuttu diyor Allah Rasûlü. Beni iyice şöyle salladı diyor.

“‒Peki (diyor), sen (diyor), sadaka vermeyeceksin, cihad da etmeyeceksin, nasıl Cennetʼe gireceksin? Onu söyle bana dedi.” diyor.

Ürktüm diyor, korktum diyor.

“‒Yâ Rasûlâllah! Bundan sonra ben sadaka da vereceğim, cihadda da bulunacağım, Allah yolunda gayret edeceğim.” buyurdu. (Bkz. Ahmed, V, 224; Hâkim, II, 89/2421; Beyhakî, Şuab, V, 8; Heysemî, I, 42)

İffet ve hayâ. Bugün toplumun en çok muhtaç olduğu, erkek ve kadının.

Sadâkat, ahde vefâ, affedicilik.

Affediciliği, Efendimizʼe baktığımızda sınırsız bir affedicilik. Tam Mekke Fethi bir kısas yapma devriydi. Hep “af” buyurdu. Hepsi “merhametli kardeş” dediler.

Yine âyet-i kerîmede:

“İyilikle kötülük bir olmaz, sen (kötülüğü) en güzel şekilde önle (buyuruyor). Seninle (diyor), o (diyor), yakından bir dost olur.” (Fussilet, 34) diyor.

İşte bunu Hazret-i Yusuf -aleyhisselâm-ʼda görüyoruz. Efendimizʼde görüyoruz. Nasıl bir dost olabilme?..

Demek ki dost olabilmenin anahtarı da affedebilme.

Ebû Damdam hâdisesi var. Efendimiz soruyor:

“‒Siz (diyor), Ebû Damdamʼdan daha âciz misiniz? (Diyor.) O (diyor, sabahleyin kalkardı (diyor), «‒Yâ Rabbi! Beni gıybet edenleri Sen affet!» derdi.” diyor. (Bkz. Ebû Dâvûd, Edeb, 36/4887)

Hilim ve müsâmaha.

Adâlet:

Müʼminde bu çok mühim.

Efendimiz vefâtına yakın bir zamanda Ravzaʼya geldi. Kendi şahsında bizlere bir tebligatta bulundu:

“‒Ashâbım! (Dedi.) Kimin malını aldımsa bilmeden, işte malım gelsin alsın.” buyurdu.

Ridâsını attı şöyle geriye, sırtını açtı:

“‒Kimin sırtına vurdumsa (dedi), işte sırtım, gelsin vursun.” dedi. (Bkz. İbn-i Sa’d, II, 255; Taberî, Tarih, III, 190; Ahmed, III, 400)

Lafayet diyor ki, Fransız ihtilâlcisi:

“Ey büyük insan! (Diyor. Hristiyan.) Dünyada (diyor) Senʼin tevzî ettiğin adâleti şimdiye kadar kimse tevzî edemedi.” diyor.

Velhâsıl müslüman her yerde bir numûne olacak. Nasıl insan bir çiçek bahçesine girdiği zaman bir ferahlar, o çiçeklerin, rüzgârın verdiği kokuyla bir huzur bulur, müʼminin de her hâli öyle olacak.

Nezâket. Bugün maalesef bu da unutulmuş bir hâdise. Cenâb-ı Hak niye bir çiçeği yaratıyor? Çiçek bir bitkidir nihâyet. İşte Efendimizʼin sembolü güldür.

Mevlânâ diyor ki:

“Fakat (diyor) gülü (diyor), koklamak için (diyor), o (diyor), dikenlere (diyor), râzı olman lâzım.”

Esʼad Erbilî Hazretleri de:

“Ben (diyor), o (diyor), goncaya varabilmek için (diyor), bütün dikenlerden ben râzıyım.” diyor. Yani hayatın bütün imtihan şeylerinden ben râzıyım diyor.