Mîrac Kandili Sohbeti (02 Nisan 2019)


DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİRSES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

MÎRAC KANDİLİ SOHBETİ (02 Nisan 2019)

Muhterem Kardeşlerimiz!

Cenâb-ı Hak… Rasûlullah Efendimiz’in kendi indindeki yüksek değerini bildiren pek çok âyet-i kerîmeler vardır. Biz, Cenâb-ı Hakk’ın en büyük lûtfuna müstağrak durumdayız. Cenâb-ı Hak 124 bin küsur peygamber içinde en büyük Peygamber’e bizi lûtfen, bize -elhamdülillâh- nasîb etti, ümmet-i Muhammed olduk. Sayısız âyet-i kerîmelerden biri de:

“Andolsun size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız O’na çok ağır gelir. O size çok düşkündür. Mü’minlere karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.” (et-Tevbe, 128)

Bu gece de -inşâallah- muhabbetimizi yeniden bir tazeleme gecesi. Hulûlü ile müşerref olduğumuz Mîrac Kandili, Kadir Gecesi gibi, peygamberler arasında yalnız Efendimiz’e lûtfedilmiş bir gecedir. Diğer peygamberlerde Kadir Gecesi veyahut da Mîrac hâdisesi yoktur. Yalnız Efendimiz’e mahsustur.

124 bin küsur peygamber içinde yalnız Cenâb-ı Hak Peygamber Efendimiz’in hayatına yemin ediyor “لَعَمْرُك” buyuruyor. “O’nun hayatı üzerine yemin olsun…” (Bkz. el-Hicr, 72) buyuruyor.

Yani O’nun hayatı üzerinde yoğunlaşmamızı Cenâb-ı Hak buyuruyor.

İbn-i Abbas -radıyallâhu anh- şöyle buyuruyor:

“Allah Teâlâ kendi katında Muhammed’den -sallâllâhu aleyhi ve sellem- daha kıymetli bir insan yaratmamıştır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın O’ndan başka birisinin hayatına yemin ettiğini de işitmedim.” buyuruyor.

Cenâb-ı Hakk’ın insanlığa büyük bir lûtfu.

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“Andolsun içinizden kendilerine Allâh’ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen (tezkiye eden), kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah mü’minlere büyük bir lûtufta bulunmuştur.” (Âl-i İmrân, 164)

Yani en büyük lûtfu mü’minlere, Rasûlullah Efendimiz’e ümmet olmamız. Bunun da Cenâb-ı Hak bir şükrünü, bir teşekkürünü bizden arzu ediyor: Takvâ üzere bir ömrümüz olacak, Efendimiz’in hayatının istikâmetinde bir hayatımız olacak.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insanlar arasında bir sanat hârikası. Cenâb-ı Hak “üsve-i hasene” buyuruyor. Bütün insanlığa, 1400 sene evvelden başlayarak tâ kıyâmete kadar gelecek bütün insanlara, hayatın her hâli, her ahvâlinde Efendimiz bir örnek.

Hiç kimse diyemez ki; “Benim başımdan şu hâdise geçti, bunun bir benzeri asr-ı saâdette geçmedi.” diyemez.

Burada üç şart var. Birincisi:

“…Allâh’a kavuşmayı umanlar…” (el-Ahzâb, 21) Yani Allah rızâsı istikâmetinde olanlar.

İkincisi:

“Âhiret günü daima nazarında olanlar, âhiret hesabı…” (Bkz. el-Ahzâb, 21)

Üçüncüsü:

“…Allâh’ı çok çok zikredenler için Allah Rasûlü’nde üsve-i hasene (örnek şahsiyet, örnek karakter) vardır.” (el-Ahzâb, 21) buyuruyor.

Beşeriyete büyük bir ikram. En alt kademeden en üst kademeye kadar “üsve-i hasene” örnek şahsiyet. Bütün asırlara ve zamanlara rahmet tecellîsi.

وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ buyruluyor.

“Sen’i ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (el-Enbiyâ, 107)

Bütün âlemler, o müstesnâ rahmetin nübüvvet çatısı altında gerçek huzuru tattı. Asr-ı saâdet, cehâlet girdaplarında can çekişen insanlık, O’nun nûruyla taze hayat nefesleri almaya başladı. Taşlaşmış vicdanlar, O’nun feyizli ellerinde yumuşadı, rikkate geldi. Merhamet bilmeyen insanlar, rûhâniyetle doldu, iki büklüm hâle geldi merhametten. Kir ve pas içinde perişan olmuş, viraneye dönmüş kalpler, O’nun billur pınarında yıkandı.

Velhâsıl Efendimiz sayesinde, o câhiliyye topluluğundan, bir asr-ı saâdet medeniyeti ortaya çıktı. Her medeniyet kendi insan tipini meydana getirir. O insan tipi de, mensup olduğu medeniyetin vasıflarını taşır; karakteriyle âhenk teşkil eder. İşte ashâb-ı kirâmın hayatları, menkıbeleri, asırlardır devam ediyor.

Cenâb-ı Hak bize Tevbe Sûresi’nin 100. âyetinde; Muhâcir ve Ensâr, yani İslâm’a ilk giren Mekkeliler ve Ensar/Medîneliler, onların izinden gidenler için, güzellikle onlara tâbî olanlar için, ihsan sahipleri için, onlar da üsve-i hasene… Onlara tâbî olmamızı Cenâb-ı Hak bildiriyor bize. Yani Efendimiz’in terbiyesinde yetişen o ashâb-ı kirâmın, o güzîde neslin izinde olmamızı Cenâb-ı Hak bize, o istikâmette olmamızı arzu ediyor.

Gerçek saâdet ve gerçek huzur, Rasûlullah Efendimiz’e ve O’nun ilk talebeleri olan ashâbına benzeyebilmektir.

Rasûlullah Efendimiz, insanlığın efendisidir, Fahr-i Kâinat’tır. Mîrac Kandili, Kadir Gecesi gibi, peygamber arasında yalnız Efendimiz’e lûtfedilmiş, faziletli bir gecedir. Rabbimiz’in bu büyük nîmetlerine muhatap olmanın bir neticesi olarak daima hatırlamalıyız ki:

ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

“…Verdiğimiz nîmetlerden sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8)

Yani O’na benzeyebilmek hedef, mes’ûliyetimiz. O’nun gibi olabilmek.

Efendimiz’in gönlünde ne vardı? Bizim gönlümüzde ne var? Onu bir tâdâd edebilmemiz…

Efendimiz’in gönlünde ne vardı? Derdi neydi?

Mazlum müslümanlar vardı. Yani bugün de bizim gönlümüzde ne var? İşte bu mâtem ülkesine dönen ülkeler var. Suriye var, Mısır var, Filistin var, Gazze var, Yemen var. Demek ki bugünkü müslümanın yüreğinde de bunların ıztırâbı olması, onlara en asgarîden, duâ etmesi…

Başka ne vardı Efendimiz’in gönlünde?

İnsanlığın hidâyete ermesi vardı. Bugün de dünya, aynı câhiliyye devri gibi. Bugün de modern bir câhiliyye yaşıyor, tekrarlanıyor câhiliyye devri.

Mazlumların gözyaşlarının silinmesi vardı. Bugün ise müslümanların çok gözleri yaşlarla dolu. İşte Suriye vs. dullar, yetimler, bîçâreler, bombalar altında inleyenler…

Ne vardı başka, Efendimiz’in gönlünde?

Muzdariplerin sessiz feryatlarına derman olabilme vardı. Sahipsizlere sahip çıkabilme vardı. Yalnızların yanıbaşında olabilmek vardı.

Ümmetinin takvâ ile mârifetullâh’a mesafe alabilmesi vardı Efendimiz’in yüreğinde.

Ve tebliğin, İslâm’ı tebliğ etmenin, bütün insanlığa ulaştırma derdi vardı. Sahâbe efendilerimiz bu aynîleşmenin neticesinde İslâm’ı tebliğ etmek için insanları selâmete, huzura kavuşturmak için Çin’e gitti, Afrika’ya girdi, Kafkaslara kadar sefer etti. Hâlid bin Zeyd -radıyallâhu anh- ile İstanbul’a kadar geldi.

Vedâ Hutbesi’nde 120 bin sahâbî olduğu tahmin ediliyor. Medîne-i Münevvere’de, Mekke-i Mükerreme’de medfun 20 bin sahâbî ancak var deniyor. 100 bin de dünyaya dağılmış. İslâm’ı tebliğ etmek, İslâm’ı yaşayarak yaşatmak. Zira;

ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

“O gün, verdiğimiz nîmetlerden sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8)

Bu Mîrac Gecesi bize bey’ati hatırlatmalı. Ashâb-ı kirâm Rasûlullah Efendimiz’e zaman zaman biat etti. Mekke-i Mükerreme’de Akabe’de biat etti. Abdullah bin Revâha, ikinci Akabe Bey’ati’nde sordu:

“–Yâ Rasûlâllah! Rabbin ve Sen’in için bizden istediğin şartı koşabilirsin.” dedi. Efendimiz de:

“–Rabbim için şartım, O’na ibadet etmeniz ve hiçbir şeyi O’na şirk koşmamanızdır. Kendi hakkımda şartım ise canlarınızı ve mallarınızı nasıl koruyorsanız, beni de öyle korumanızdır.” buyurdu.

“–Böyle yaparsak bize ne var?” dedi Abdullah bin Revâha.

Efendimiz:

“–Cennet var.” buyurdu. Onun üzerine:

“Allah mü’minlerden mallarını ve canlarını, kendilerine verilecek Cennet karşılığında satın almıştır…” buyruldu. (et-Tevbe, 111)

Yani dünya bir pazar. Bu pazarda âhiret satılıyor, Cennet satılıyor.

Abdullah bin Revâha:

“–Yâ Rasûlâllah! Ne kârlı bir alışveriş yaptık. Bundan aslâ dönmeyiz.” dediler. (Bkz. İbn-i Kesîr, Tefsîr, II, 406)

Yine sahâbe-i kirâm Bedir’de biat etti:

“–Yâ Rasûlâllah! Ne ile emrolunduysan onu yap dedi. Biz Sen’inle beraberiz. Allâh’a yemin ederim ki biz Sana İsrâiloğulları’nın dediği gibi demeyeceğiz. Biz, Sen eğer denize girersen biz Sen’in arkandan denize gireriz.” dediler.

Sa‘d bin Muâz ayağa kalktı:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Bizler Sana inandık, Sen’i tasdik ettik. Getirdiğin Kur’ân ve Sünnet’in hak olduğuna şehâdet ettik. Bu yolda her sözünü dinlemek ve itaat etmek üzere Sana kesin söz verdik dedi. Nasıl dilersen öyle yap. Sen’i hak peygamber gönderen Allâh’a yemin ederim ki, Sen bize şu denizi gösterip içine dalsan, Sen’inle birlikte dalarız, içimizden hiç kimse geri kalmaz.” dedi. (Bkz. İbn-i Hişâm, II, 253-254)

Uhud’da yine biat oldu. Orada Hazret-i Hamza şehid oldu, Mus‘ab şehid oldu. Yine orada Efendimiz mahzun oldu, gözleri doldu. Yanında çok az bir insan kaldı o karışıklıkta. Sonra sahâbe toplandı etrafına:

“–Yâ Rasûlâllah dedi, biz dedi, şehid olmaya biat ediyoruz.” dedi.

Hudeybiye’de yine Bîatü’r-Rıdvân, bu, ağaç altında Efendimiz’e akitte bulundular. Mekke’ye müslümanlar sokulmadı. Efendimiz müteessir oldu. Yine sahâbe toplandı:

“–Yâ Rasûlâllah! Gönlünde ne murâd varsa onun üzerine biz biat ediyoruz.” dedi.

İşte Cenâb-ı Hak bize Muhâcirler, Ensâr, onlara tâbî olan ihsan sahipleri… Bu ashâb-ı kirâm gibi olmamızı Rabbimiz bizden arzu ediyor.

Mîrac, Cenâb-ı Hakk’ın Habîbi’ne yapmış olduğu bu özel daveti, Kur’ân-ı Kerîm zikretmektedir. Bu özel bir davet; yalnız Efendimiz’e. Kendi katında Allah Rasûlü’nün nasıl yüce bir kıymet ve değere sahip olduğunu bize bildirmiş oluyor.

Okunan âyet-i kerîme:

“Bir gece kendisine âyetlerimizin bir kısmını gösterelim diye (âyetlerinin, ilâhî azamet tecellilerinin, ilâhî kudret akışlarının, Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O gerçek işitendir, görendir.” (el-İsrâ, 1)

Nübüvvetin 7. yılından itibaren Peygamber âilesine ve müslümanlara karşı boykot ilan edildi. Üç sene sürdü boykot. Müslümanlara insafsızca alay edildi, hakaret edildi, zulme uğratıldı. Bir mahalleye sokuldu, ambargo konuldu, giriş-çıkışlar yasaklandı. Çocukların avaz sesleri dışarıdan gelmeye başladı. Sabırlar zorlanmaya başladı. Müslümanlar açlığa mahkûm edildi. İnananlar çok ağır bir imtihandan geçti. Sabırlar iyice zorlandı.

Müşrikleri bu zulme iten tek sebep, rahatsız olmaları. Neden rahatsız olmaları?

عَنِ النَّبَاِ الْعَظِيمِ

“Büyük haberden.” (en-Nebe, 2) Yani âhiret haberinden rahatsız olmaları. Çünkü çok rahat bir hayat yaşıyorlardı: Güçlüler, güçsüzlere zulmediyordu. Kölelerin hiçbir değeri yoktu. Kadınların da değeri yoktu. Hayvanların ise hiçbir değeri yoktu. Budunu kesiyordu, diğer tarafını atıyordu.

Hatice Vâlidemiz vefat etti arkadan. Efendimiz, Tâif’te taş kalpli insanlar tarafından taşlandı. -Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“En ağır çile çemberinden geçen peygamber benim.” buyuruyor. . (Bkz. Tirmizî, Kıyamet, 34/2472)

Lâkin O’nun hayatında en ufak bir şikâyet yok. Ne var?

Dâimâ hamd hâli var.

Cenâb-ı Hakk’ı senâ hâli var.

Bir tefekkür hâli var ilâhî azameti.

Şükür hâli var: Nîmetleri istikâmetinde kullanabilmek.

Zikir hâli var: Cenâb-ı Hakk’ı unutmamak.

Râdıyye var: Allah’tan râzı olmak.

Merdıyye: Cenâb-ı Hakk’ın da ondan râzı olması.

Cenâb-ı Hak bizim de bu minvâl üzerine olmamızı arzu ediyor.

Büyük lûtuf Mîrac, hicretten bir buçuk yıl önce vukû buldu. Meşakkatler, iptilâların sonunda dâimâ lûtuflar gelir. Mîrâc’ın çile, elem, ıztırap yüklü bir Tâif seferinden sonra lûtfedilmesi de meşakkatlerin ardından bir sevincin bulunduğu müjdesidir.

Cenâb-ı Hak:

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

(“Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.” [el-İnşirah, 5-6]) buyuruyor. Her zorluktan sonra bir kolaylık gelir.

Hicret büyük bir zorluktu. Nihayet Cenâb-ı Hak Muhâcirlere ebedî bir şeref bahşetti. Diğer seferlerde de öyleydi. Bedir öyleydi, Hendek öyleydi. Çok seferlerde o şekilde büyük zorluklar vardı. Arkasından Cenâb-ı Hak, o mukâvemet neticesinde, hamd, şükür hâlinde, zikir hâlinde büyük lûtuflarda bulundu.

Dünya da aynı şekilde. Dünya bir mektep. Hepimiz, bu mektebin talebeleriyiz. Bu talebelik, Âdem -aleyhisselâm-’dan başlıyor, son insana kadar devam edecek. Ondan sonra bu mektebin fonksiyonu bitecek, bu dünyanın; infilâk edecek bütün semâvat ve Dünya. İşte ondan sonra başka bir âleme geçilecek.

Ömür de öyle. Yani dâimâ girişler, çıkışlar…

رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً (“…Sen O’ndan râzı, O da senden râzı.” [el-Fecr, 28])

Allah’tan râzı olmak. Hayat daima düz bir çizgi gibi devam etmiyor. Zaman zaman iniş-çıkışlar oluyor. Burada esas olan, kalbî muvâzeneyi bozmamak.

Mîrâc’ın esas gerekçesi, esbâb-ı mûcibesi; Cenâb-ı Hakk’ın Peygamber Efendimiz’e âyetlerini, yani ilâhî azamet tecellîlerinin bir kısmını göstermesi. Bir kısmını diyor Cenâb-ı Hak, hepsini değil.

İsrâ Sûresi’nin hemen birinci âyetinde, okunan; isrâ yani gece yürüyüşü, çok büyük bir hâdise olduğu için âyet “سُبْحَانَ الَّذِي” olarak başlıyor. “سُبْحَانَ الَّذِي” olarak başlayan âyetlerde, arkadan, Cenâb-ı Hak büyük bir hâdise bildiriyor. Cenâb-ı Hak her türlü noksan sıfatlardan münezzeh, her türlü mükemmel, sonsuz sıfatlarla muttasıf ve idrâk ötesi. Yani sonsuz kudretin bir ifadesi “سُبْحَانَ الَّذِي”.

Kehf Sûresi’nde Cenâb-ı Hak:

“Ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa, misli olsa, Allâh’ın kelimeleri bitmez.” buyuruyor. (Bkz. el-Kehf, 109)

İnsana da Cenâb-ı Hak “çok az bir ilim verdik” buyuruyor, “çok az bir ilim verdik” buyuruyor. (Bkz. el-İsrâ, 85)

Velhâsıl “سُبْحَانَ” kelimesinden sonra gelen âyetlerde büyük bir hâdisenin vukûu belirtiliyor.

İkinci durum/hususiyet:

Rasûlullah Efendimiz bu yolculuğa çıkmadan önce “şakk-ı sadır” hâdisesi vukû bulmuştur. Efendimiz’in, o Kâbe’nin, o yarım yuvarlak olan Hicr mevkiinde göğsü yarıldı. O göğüs ilim ve hikmetlerle dolduruldu. Çünkü dehşetli bir âleme gidecekti.

Bu da gösteriyor ki mânevî yükseliş, kalbî sâfiyetle mümkündür ancak. Kalp, mücellâ bir ayna gibi olacak, öyle bir kalp ki içinde nûr-i ilâhîden başka bir şey olmayacak.

Kalp nurlandıkça da merhaleler artacak, ufuklar uzayacak. Hak dostlarının zâhirî ilmi zirvedeydi. Fakat bu kalbî âlemlerin merhale katetmesiyle ufuklar açıldı. Yani kalp, nefsânî arzulardan, kesâfetten kurtulunca esrâr-ı ilâhînin tecellîleri gönlü sarmaya başlıyor.

Gönüllerin, bu âlemin sır ve esrârını kavrayabilmesi için, kalbin bu muâmeleden geçmesi zarûrî. Yani tezkiye ve tasfiyeden geçmesi zarûrî. Kalp temizlenecek. Böylece kalbe îman tam olarak yerleşecek.

Üçüncü hususiyet:

Esrâ; bir gece yürüyüşü. Ekseriyetle müsbet veyahut da menfî hâdiseler, gece vukû bulur. Hattâ vahiyler de ekseriyetle gece inerdi.

Cenâb-ı Hak gecelerde kullarını namaza, tâat ve tefekküre ve seherleri ihyâ etmeye davet ediyor. Tezkiye istiyor Cenâb-ı Hak.

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

(“Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. [eş-Şems, 9])

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى

((Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [el-A‘lâ, 14])

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ

“…Seherlerde istiğfar ederler.” (Âl-i İmrân, 17)

سَاجِدًا وَقَائِمًا

(“…(Geceleyin) secde ederek ve kıyamda durarak…” [ez-Zümer, 9])

سُجَّدًا وَقِيَامًا

(“…Secde ederek ve kıyamda durarak…” [el-Furkân, 64])

Daha birçok âyet, kulu seherlerde uyanmaya davet ediyor.

Seherlerde tevbe kapısı açılıyor.

“سَاجِدًا وَقَائِمًا”

(“…(Geceleyin) secde ederek ve kıyamda durarak…” [ez-Zümer, 9])

Bilenler kimler?

“…Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?..” (ez-Zümer, 9) buyuruyor. Orada üç tane şart var; bunlar mânevî ufuk açılması için, nefisteki prangaların çözülmesi için.

سَاجِدًا وَقَائِمًا

(“…(Geceleyin) secde ederek ve kıyamda durarak…” [ez-Zümer, 9])  buyruluyor. Bilenlerden olmak.

يَحْذَرُ الْاٰخِرَةَ (“…Âhiretten korkan…” [ez-Zümer, 9]) Dâimâ âhireti unutmamak, âhiret endişesi içinde olmak, dâimâ duâ hâlinde yaşayabilmek.

Yine buyruluyor Furkan Sûresi’nde:

سُجَّدًا وَقِيَامًا

(“…Secde ederek ve kıyamda durarak…” [el-Furkân, 64])

Yine bu gece hayatını yaşayanlar için, bunlar için;

سُجَّدًا وَقِيَامًا

“…Kıyam ve secde hâlinde olurlar…” (Bkz. el-Furkân, 64)

Zira gündüz, gece alınan feyizlerle mânen aydınlık ve huzurlu olur. Yani gece-gündüz, Güneş’in Ay’ın birbiriyle vardiya değişmesi gibi, kalp de gece-gündüz vardiya değişecek. Geceleri kalp, feyizle, rûhâniyetle seherlerde dolacak. Gündüze o şekilde girecek, nefsî arzulara karşı bir mukâvemet meydana gelecek.

O şekilde, yani göz, haramlardan, kulak haramlardan vs. ağız haramlardan, dedikodu vs. kurtulacak. Bu şekilde geceye bir hazırlık olacak. Gece de tekrar kalp dolacak, o şekilde tekrar gündüze girecek.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz seherlerde uzun uzun teheccüd namazı kılmıştır. Hattâ bunu, zor çöl seferlerinde bile aksatmamıştır.

Arkada cemaat varken cemaate dönüp bakardı. İhtiyar, yaşlı, çocuk varsa kısa okurdu. Fakat kendisi teheccüdde yalnız kıldığı zaman, uzun uzun okurdu. Hattâ rivâyete göre Bakara, Âl-i İmran, devam ederdi buyruluyor.

Seherlerde ne var? Seherlerde Cenâb-ı Hak tevbe kapılarını açıyor, istiğfar var.

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ

(“…Seher vaktinde Allahʼtan bağışlanma dileyenler.” [Âl-i İmrân, 17])

Seherlerde ne var? Kelime-i tevhîdi tekrar tefekkür etmek var. Rasûlullah Efendimiz:

“Kelime-i tevhidle îmânınızı yenileyin.” buyuruyor. (Ahmed, II, 359; Hâkim, IV, 285/7657)

“Lâ ilâhe”; kalpten, Allah’tan uzaklaştıran her şey atılacak. Kalp Cenâb-ı Hak’la beraber olacak.

“İllâllah”; kalp beraber olacak. Kalpte cemâlî sıfatların tecellîsi olacak.

Başka ne var? Efendimiz’le bir irtibat kurulacak. Salevât-ı şerîfe olacak. Efendimiz; “Her salevâtı ben alırım, iade ederim.” buyuruyor. (Bkz. Ebû Dâvûd, Menâsik, 96; Beyhakî, Şuab, II, 215)

“Cuma günleri doğrudan doğruya alırım.” buyuruyor. (Bkz. İbn-i Mâce, Cenâiz, 65. Bkz. Ebû Dâvûd, Salât 201/1047, Vitir 26; Nesâî, Sehv, 46)

Başka ne var? Havanın o loş karanlığı içinde, kabir iklimine girebilmenin bir ön hazırlığı var.

Rasûlullah Efendimiz:

“Bütün zevkleri/lezzetleri kökünden yok eden ölümü çok çok hatırlayın.” buyuruyor. (Tirmizî, Kıyâmet, 26)

Başka ne var?

Yine vücudumuzda maddî merkezler var: Akciğer, karaciğer, kalp vs. mide. Bu şekilde bir de mânevî merkezler var. Buna “letâif” deniyor. O seherlerde bu letâifleri harekete geçirmek, zikir hâline getirebilmek.

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

“Biliniz ki kalpler ancak Allâh’ın zikriyle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28)

En çok huzurlu kişiler kimlerdir? Ashâb-ı kirâmdı. Çünkü Cenâb-ı Hak onlara kendisiyle beraber olmanın lezzetini verdi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onlara, ashâb-ı kirâma Cenâb-ı Hak’la beraber olmayı öğretti.

Efendimiz buyuruyor:

“Yeniden dirilme günü (yani ba‘sü ba‘de’l-mevt) çok sıcak bir gündür. O gün ferahlamak için şimdiden oruç tut (buyuruyor). Kabir yalnızlığı için gece karanlığında teheccüd namazı kıl (buyuruyor). Kıyâmetin büyük hâdiseleri için bir kere, imkânın varsa haccet (buyuruyor). Bir de o ba‘sü ba‘de’l-mevt, ölümden sonra o dirilişin o zor gününde kurtuluş için, muhtaca sadaka ver.” buyuruyor.  (Bkz. Ebû Nuaym, Hilye, I, 165)

Yani zekât veriyorsun o ayrı, o senin borcun. Bir de sadaka ve infakta bulunacaksın.

“Ya haklı yere bir söz söyle (diyor, yani hakkı tebliğ et diyor) veyahut da sus.” diyor. (Müslim, Îmân, 77)

Yine diğer bir hadîs-i şerîfte:

“Aman aman, gece kalkmaya gayret edin (buyuruyor). Çünkü o, sizden önceki sâlihlerin âdetleridir. Gece ibadetine kalkmak, Allâh’a yakınlıktır. Bu ibadet, günahlardan alıkoyar, hatâlara kefâret olur ve bedenden dertleri giderir.” buyuruyor. (Bkz. Tirmizî, Deavât, 101/3549)

Rivâyete göre Cüneyd-i Bağdâdî -kuddise sirruh- vefatından sonra rüyâda görülmüştü. Kendisine:

“–Ne haber var ey Rasûlullâh’ın torunu?” denildi.

O da şu cevabı verdi:

“–Okuduğumuz ilimler bir tarafta kaldı. Tasavvufî işaretler, onlar da bir tarafta kaldı. Bize gecenin ortasında kıldığımız rekâtlardan başka bir şeyin daha büyük bir faydası olmadı. En büyük fayda orada oldu.”

Dâvud -aleyhisselâm-, Allah Teâlâ’ya ibadet etmek için faziletli vakitleri araştırırdı. Nitekim bir gün Cebrâil’e:

“–Ey Cebrâil, hangi vakit efdaldir?” diye sordu. Cebrâil de:

“–Ey Dâvud! Seher vaktinde Arş’ın titreyişinden başkasını bilmiyorum.” diyerek cevap verdi.

Velhâsıl bu esrâ, bu gece yürüyüşü, geceler, gecelerin ihyâsı, bu da -inşâallah- hepimiz için Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmaya vesîledir -inşâallah-.

Dördüncüsü;

Cenâb-ı Hak, kulunu müstesnâ bir şekilde yürüterek “عَبْدُهُ” O yürüttü, yürüten O, kulunu. Allâh’ın sonsuz kudret, ilâhî azamet, ilâhî kudret akışları gözler önüne serildi. Rasûlullah Efendimiz âlem-i şuhûdun dışına çıkarıldı. Yani idrâk âleminin dışına çıkarıldı. Yani beşerin tahammül sınırının ötesine geçirildi.

Fâil-i Mutlak, Cenâb-ı Hak. Güç dâimâ O’na ait. Bu sebeple hiçbir muvaffakıyette “ben” demek yok, dâimâ kul; “Sen yâ Rabbi” diyecek, “Sen’in lûtfun, ihsânındır” diyecek. Çünkü yürüten O. Güç kuvvet sahibi O. Kendimizde hiçbir zaman bir varlık hissetmeyeceğiz. Kendimize bir muvaffakıyet izâfe etmeyeceğiz. Arz-ı endam değil, arz-ı hâl olarak, yani makam-mevkî, şöhret değil, arz-ı hâl hâlinde olacağız.

Peygamberimiz Mekke Fethi’ne girerken bir şükran ifadesi, secde hâlinde giriyordu. O büyük bir muvaffakıyet, büyük bir zafer. Etrafına:

اَللّٰهُمَّ لَا عَيْشَ اِلّٰا عَيْشُ الْاٰخِرَةِ

“Allâh’ım! Esas hayat, âhiret hayatıdır.” buyuruyordu. (Buhârî, Rikāk, 1)

Bir Hak dostu buyuruyor:

“Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaratan.”

Yani nefsânî arzularını bertaraf edersen, Cenâb-ı Hakk’a yakınlık başlıyor. Nasıl Kızılırmak, Sakarya, Karadeniz’e aktığı zaman, Karadeniz’de yoktur Sakarya. Artık o, Karadeniz olmuştur. Sakarya, Karadeniz olmuştur. İşte tezkiye neticesinde aradan “ben” çıkacak. “Yâ Rabbi, Sen” olacak.

Tarihî bir misal vermek isterim. 1071’de Alparslan, Diyojen’le yaptığı savaşta;

“Cuma namazı vakti saldıralım dedi. Cuma vakti, Allâh’ın rahmetinin tecellî ettiği bir andır dedi. Müslümanlar bize dua eder.” dedi.

Beyaz elbiselere büründü. “Bu benim kefenimdir” dedi. Askere döndü:

“Bugün dedi, emreden bir kumandan, emredilen bir asker yok, ben de sizlerden biriyim.” dedi.

Bu şekilde girdi. Kendisinden misli misli orduya, Rum ordusuna galip geldi. 1071.

1072’de Hâna Kalesi’ni aldı. Orada dedi ki:

“Sanki dedi, kudretimden dedi, öyle bir bana bir enâniyet geldi ki dedi, ayağımın altındaki tepenin titrediğini hissettim dedi. Ne güçlü bir kumandanım, ne güçlü bir ordum var dedim diyor. Bunun üzerine dedi, Gulât’tan, yani sapık bir şeyden bulunan birisi geldi diyor, üflesen devrilecek bir kale kumandanı beni hançerledi dedi. O da bir anlık bu gafletimin, enâniyetimin, benliğimin şimdi kefâretini ödüyorum.” dedi. Şehîden vefat etti.

Yine, beşincisi:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götürülmesi, tarih boyunca pek çok peygamberin gönderildiği bu iki tevhid merkezi arasındaki sağlam bir bağı bildiriyor. Daha da kuvvetli bir şekilde göstermiş oluyor. Bu yürüyüş, Kâbe’den Mescid-i Aksâ’ya kadar bir yürüyüş oluyor Efendimiz’in. Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya kadar.

Mekke, Kâbe; Âdem -aleyhisselâm-’dan Peygamberimiz’e kadar gelen tevhid merkezi.

Kudüs; Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’dan Hazret-i Îsâ’ya kadar tevhid merkezi. Sahip olursak Cenâb-ı Hak devam ettiriyor. Sahip olmazsak, Cenâb-ı Hak alıyor. Bugün demek ki sahip olunmadı, el değiştirdi.

Rahmetli pederim Mûsâ Efendi anlatmıştı:

“Kudüs’e gitmiştim dedi. Baktım dedi, bir saf cemaat vardı dedi. Bir saf vardı, yoktu dedi. Orada dedi, bir dedi, gelen birkaç kişi vardı bizim gibi dedi, bir de dedi, alt tabakadan, çalışan insanlar vardı.” dedi.

Onun için, insanda öyle, ailede öyle, millette öyle, devlette öyle. Sahip çıkıldığı zaman, Cenâb-ı Hak ihyâ ediyor, âbâd ediyor. Sahip çıkılmadığı zaman el değiştiriyor. İnşâallah, Kudüs yine, müslümanların mağsub malıdır, gasp edilmiş malıdır…

Yine bu Mîrac’da, Mîrâc’ın hususiyetlerini düşündüğümüz zaman, zaman ve mekân ortadan kaldırılıyor, iyice asgarîye düşüyor. Çünkü bu, sıfır zamana yakın bir zamanda sonsuz mesafelere gidiliyor. Birçok orada ilâhî azamet tecellîleri Efendimiz’e gösteriliyor. Yine bir an içinde, çok kısa, var-yok bir an içinde tekrar Mekke-i Mükerreme’ye dönülüyor.

Bu da Cenâb-ı Hakk’ın azamet ve kudreti. Bu yalnız Efendimiz’e ait. Yani zaman ve mekândan iyice bir asgarî zaman ve mekânın iyice bir asgarîye düşmesi. Bütün mahlûkat zaman ve mekânla mukayyeddir. Orada yine Efendimiz’e büyük bir lûtfu; zaman-mekânın dışına çıkarılıyor.

O yolculukta, zerreden küreye bir vitrin oluyor. Rasûlullah Efendimiz o vitrini seyrediyor. Cennet’ten birtakım vitrinler seyrettiriliyor, Cehennem’den birtakım vitrinler seyrettiriliyor. Yani beşer idrâkinin ötesinde vitrinler seyrettiriliyor.

Efendimiz buyuruyor:

“Benim bildiğimi bilseydiniz, yemezdiniz, içmezdiniz, sahralara düşerdiniz.” buyuruyor. (Bkz. İbn-i Mâce, Züdh, 19)

Ondan sonra Efendimiz’le bir mükâleme oluyor Cenâb-ı Hakk’ın, Sidre’den sonra. Sır dolu bir mükâleme oluyor, ümmete mahrem. Yani ümmete bu aktarılmıyor. Rasûlullah Efendimiz’den bu Sidre’den sonra fazla bir hadîs-i şerîf elimizde yok, bildirmiyor Efendimiz. Çünkü beşerin tâkatinin üzerindeki bir mükâleme oluyor.

Yine namaz orada farz oldu. Bir de “Âmene’r-Rasûlü” orada indi. O da Cebrâil’siz olarak indi. “Âmene’r-Rasûlü” de mâlum, ekseriyetle yatarken okuruz, yatsı namazından sonra okuruz. Orada, Buhârî’de, Efendimiz buyuruyor:

“Bakara Sûresi’nin sonunda iki âyet vardır ki, (Âmene’r-Rasûlü), bir gecede okuyana yeter. Onu her türlü kötülükten korur.” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân 10; Müslim, Müsâfirîn 255)

İnşâallah bu “Âmene’r-Rasûlü”yü de, zaten cemaatte ekseri okunuyor. Eğer evde kıldığımız zaman muhakkak yatmadan evvel “Âmene’r-Rasûlü”yü de okumamız Rasûlullah Efendimiz’in tavsiyesi olmuş oluyor.

Ondan sonra gelen âyette;

“Andolsun onu Sidretü’l-Müntehâ’nın (yani yaratılmış âlemin son noktası, orada onu) önceden bir defa daha görmüştü.” (en-Necm, 13-14)

Orada gördüğü, Cebrâil’di. Cebrâil, muhtelif sûretlerde gelirdi. Orada aslî sûretinde geldi. Yani 600 kanadıyla birlikte bütün kaplamıştı her tarafı.

Sidretü’l-Müntehâ, en son hayret mânâsına, en son hayret makamı. Yani akılların daha fazla hayret tasavvur edemeyeceği, hayrette kaldıkları bir makam. Oraya kadar işte Cebrâil’le gidiyor Efendimiz. Cebrâil;

“Burası benim son noktam diyor. Sen yâ Rasûlâllah, devam et diyor. Ben buradan öteye geçemem.” buyuruyor. (Râzî, XXVIII, 251)

Orada;

“Cennetü’l-Me’vâ da O’nun yanındadır.” (en-Necm, 15) buyruluyor.

Cennetü’l-Me’vâ nedir? Müttakîlerin ve şühedânın varacakları Cennet’tir. Yani şehidlerin varacağı ve takvâ sahiplerinin varacağı Cennet’tir.

Muaz -radıyallâhu anh-’ı Efendimiz çok severdi. Onu Yemen’e gönderirken, ona birçok tavsiyelerde bulundu:

“–Muaz dedi, sen dedi, Medîne’ye döneceksin dedi, fakat ben olmayacağım dedi. Olabilir ki kabrim şurada olacak.” dedi.

Onu duyunca Muaz ağlamaya başladı.

“–Ağlama Muaz, ağlama dedi. Bana en yakınlar dedi, hangi zaman, hangi mekânda olursa olsun, müttakîlerdir.” buyurdu. Takvâ sahipleridir. (Ahmed, V, 235; Heysemî, IX, 22)

İşte orada Rasûlullah Efendimiz’e Cennetü’l-Me’vâ, yani müttakîlerin ve şehidlerin varacağı Cennet gösterildi.

Yine buyruluyor:

“Andolsun o, Rabbinin en büyük âyetlerinden ancak bir kısmını gördü.” (en-Necm, 18)

Rivâyete göre Rasûlullah Efendimiz o gece Cenâb-ı Hakk’ın nûrundan bir in’ikâs, bir nûrunu gördü. Allâh’ın varlığını, kudret ve azametini gösteren delilleri gördü. Her şey var Dünya’da ama, orada demek ki çok çok daha ötesi. Dünya’da zerreden küreye her şey, bir atomdan galaksilere kadar, ilâhî azamet tecellîleri dolu, gören bir kalp için.

Gidişi ve dönüşü, Efendimiz’in orada, anlık gidiş, anlık dönüş…

Yine oradan bir havâdis bildiriyor Efendimiz:

“O gece göğe yükseltildiğim zaman öyle bir makâma çıktım ki, orada kalemlerin gıcırtılarını duydum.” buyuruyor. (Buhârî, Salât 1)

Tabi bu nasıl kalem, nasıl gıcırtı, keyfiyetini bilmiyoruz. Tâ, bütün insan, hayvan, ağaç, melek, cin, ne varsa hepsini yazan kalemin gıcırtılarını duydum buyuruyor.

Yine Buhârî’de naklediliyor:

Beytü’l-Makdis’e, Kudüs’e vardıkları zaman, sert bir kaya üzerinden semâya çıkıyor Efendimiz. Beytü’l-Makdis’te peygamberlere namaz kıldırıyor. Bir rivâyette, bugünkü o ayak izi var, kalıpları da yapıldı, bir rivâyete göre, semâya çıkarken, o kayanın üzerindeki, Efendimiz’in ayağının izi olmuş olduğu rivâyeti var.

Yedinci semâda İbrahim u ile görüşüyor. İbrahim u O’na;

“Sâlih oğul, hoş geldin diyor. Sâlih peygamber, hoş geldin!” diyor.

Mîraç’ta Efendimiz’e semâ kapılarının açılması, O’nun nübüvvetinin sadece Mekke, Kureyş ve Sakîf ile sınırlı olmadığını, O’nun bütün Cihânın Nebîsi, âlemlere rahmet olması, Âlemlerin Efendisi olduğunu göstermektedir.

Bir mü’min de, takvâsı O’na benzediği kadarıyla Cenâb-ı Hakk’ın indinde mûteber ve güzel bir kul oluyor.

Efendimiz buyurdu ki:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ

“Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Sahâbe diyor ki;

“Bizi en çok sevindiren hadîs-i şerîf budur.” diyor. (Bkz. Müslim, Birr, 163)

Hep Efendimiz’de, insanlıktan bir âbide seyretti ashâb-ı kirâm. Efendimiz’le beraber olmanın aşkı, vecdi içindeydi âhirette de. Efendimiz’in gittiği yoldan gidiyordu. Kokladığı çiçeği kokluyordu. Velhâsıl her şeyde Efendimiz’in izinde gidiyordu. Karda yürüyen bir insanın izini takip eder gibi.

“Bunu kim yapacak, kim götürecek, kim getirecek…”

“–Şu mektubu Bizans kralı Herakliyus’a, şuna buna, Pers imparatoruna kim götürecek?” deyince, yediden yetmişe hepsi ayağa kalktı:

“–Yâ Rasûlâllah! Bu şerefi bana ver!” diye.

O cellâtların arasında nasıl o mektubu okuyacak? Onu hiç düşünmedi. Yeter ki (Efendimiz’in) gönlünde bir yerinin olması…

İşte (Ebû) Eyyûb el-Ensârî HazretleriEfendimiz’e ev sahipliğinde bulundu. Gazâlara katıldı.

“Malımızı ve canımızı cömertçe bezlettik, cömertçe harcadık.” buyuruyor. 80 küsur yaşında; لَتُفْتَحَنَّ اْلقُسْطَنْطِنِيَّةُ (“İstanbul elbette fetholunacaktır…” [Ahmed, IV, 335; Hâkim, IV, 468/8300]) hadîs-i şerîfine nâil olmak için iki sefer İstanbul’a geliyor.

Hep bunlar nedir? Allah Rasûlü ile beraber olmak kıyâmette.

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ

“Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

Sidretü’l-Müntehâ’dan sonra, Cebrâil’in geçemediği, oradaki hududu olan yerden sonra Refref’le vukû bulmuştur. Sidre’den sonra âyet-i kerîmede “iki yay miktarı” Cenâb-ı Hak’la beraber bir beraberlik oldu. (Bkz. en-Necm, 9)

Arap kabileleri sulh yaptıkları zaman yaylarını üzerine koyarlardı. O bir, birbirine yakınlık ifadesiydi. Cenâb-ı Hak da âyet-i kerîmede iki yay miktarı yaklaşıldığını bildiriyor. Keyfiyetini bilemiyoruz. Fakat dünyevî intibâ ile Cenâb-ı Hak bildiriyor.

Ve bu, Habîb ve Mahbûb arasında bir münasebetti, ümmete mahrem. Ümmete buradan bir şey gelmiyor. Bir havâdis yok fazla. Bu da Efendimiz’in derecesini gösteriyor. Yalnız Efendimiz’de bu. Cebrâil’de bile yok.

Yine burada en mühim; namaz farz oldu. Bizlere bildirilen bu beş vakit namaz, Cebrâil’siz farz oldu. Her âyet Cebrâil’le inerdi, bu namaz âyetinde, Cebrâil aradan çıktı. Doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak namazı bildirdi. Bu da namazda ayrı bir sır bulunduğunu, onun ibadetler içinde müstesnâ bir ehemmiyeti olduğunu bildiriyor. Zira Cenâb-ı Hak; “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor. “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor.

Hakîkaten namaz, dînin direği. Onunla kazanılacak kemâlât, hiçbir ibadetle kazanılamaz. Zira mü’minin mîrâcı. Yeter ki bu, kalbi yükseltecek o namazı kılabilmek… Yani mîraclarımızın irtifâ ölçüsüdür namaz. Namaz, şerlere karşı muhafazadır.

Âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:

“Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazını kıl. Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan, kötülükten alıkoyar…” (el-Ankebût, 45)

Demek ki “Benim namazım nasıl?” Bunu eğer anlamak istersek, namazımızın seviyesini;

–Gözümüz hangi ekranlara bakıyor? Ne manzaraları seyrediyor gözümüz?

–Kulağımız neleri dinliyor?

–Ağzımızdan neler çıkıyor, hayır ve şer?..

Bu bizim namazımızın röntgeni olmuş oluyor. Çünkü Cenâb-ı Hak:

“…Namaz, fahşâdan, münkerden men eder…” (el-Ankebût, 45) buyuruyor.

Tabi bu nasıl olacak? Kalbî merhaleler kateden bir namazla olacak. Kalbî merhaleler ne olacak? Cenâb-ı Hak:

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

“Mü’minler felah buldu; onlar namazlarını huşû ile kılarlar.” (el-Mü’minûn, 1-2) Kalp ve beden âhengiyle kılarlar.

“يُحَافِظُونَ” buyruluyor. “Namazı muhafaza ederler.” (el-Müʼminûn, 9) Beraber olursun namazda Cenâb-ı Hak’la.

“دَائِمُونَ” (el-Meâric, 23) buyruluyor. Dâimî bir namazı unutmaman. Namazla Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmanın bir şey hâlinde bulunabilmek.

Yani İslâmî ibadetler içinde namazın rütbesi, âhiret nîmetleri içinde zirve teşkil eden ru’yetullâh, yani Cenâb-ı Hakk’ı müşâhede makâmı gibi, aşağı yukarı. Ki namaz, mü’minin mîrâcı olmuş oluyor. Kulların Hakk’a yakın olduğu bir ibadet olmuş oluyor.

Efendimiz’in huşû hâlini Âişe Vâlidemiz naklediyor:

“Namaza durduğu zaman, yüreğinden kazan kaynaması gibi bir ses duyardık. Ezan okunduğu zaman, Allâh’ın huzûruna çıkacağı için etrafındakileri tanımaz hâle gelirdi.” buyuruyor. (Ebû Dâvûd, Salât, 157; Nesâî, Sehv, 18)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- baldırından bir ok yedi, çıkaramadılar.

“–Namaza durayım.” dedi.

“–Ne yaptınız?”

“–Çıkardık.” dediler.

Hazret-i Ömer’i bir mecûsî hançerledi. Çok kan kaybetti, kaldıramadılar.

“–Namaz, Halîfe!” dediler, kanlar içinde kalktı:

“–Namazsız müslümanlık olmaz.” buyurdu.

Efendimiz’in namazları: Farz namazlar var. Sünnet namazlar var. Nâfile namazlar var. Duhâ var, Evvâbîn var, Teheccüd var, Terâvih var, Hâcet var, Şükür var, Husuf var, Küsûf namazları, Vudû var.

Velhâsıl mü’minin…

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

(“Mü’minler felâh buldu.” [el-Mü’minûn, 1])

Mü’minin felâha ermesinin başında;

اَلَّذِينَ هُمْ فِى صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ

“Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler.” (el-Mü’minûn, 2) buyruluyor.

Huşû ne yapar? Kalbin duyuşlarını, tevekkül, teslîmiyetini artırır. Cenâb-ı Hak huşû sahibi bir mü’mine sığınak, barınak, hattâ bir liman olmuş olur. Böyle bir kul, yüce bir kudret sığınmakla ebedî huzur iklimine girmiş olur. Onun için; “huşû” buyruluyor. “دَائِمُونَ” (el-Meâric, 23), “يُحَافِظُونَ” (el-Müʼminûn, 9), ikāme…

Cenâb-ı Hak burada:

“…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor.

Yani bedenin kıblesi Kâbe, kalbin kıblesi Cenâb-ı Hak olacak.

Cenâb-ı Hak da Rasûlullah Efendimiz’in yanındakileri Fetih Sûresi’nin sonunda bildirirken;

“…Onları sen, rükû ederken, secde ederken görürsün…” (el-Fetih, 29) buyuruyor.

Yani mü’minin rukûsu ve secdesi ayrı bir rûhâniyet olacak, bir huzur hâli olacak. Rukû ayrı bir güzellik olacak, secde ayrı bir güzellik olacak.

Bu, namazı sevmek, çok mühim. Cenâb-ı Hakk’a çok ilticâ etmek lâzım ki Cenâb-ı Hak namazı sevdirsin. Beş vakit namazı cemaatle kılalım. Bilhassa yatsı ve sabah namazlarını kılanlar için Efendimiz; “onların mü’min olduklarına şehâdet edin” buyuruyor.

Nasıl namazın fıkhî şartı var, tahâret, abdest vs. Mânevî şartı da kalben beraberlik.

Tabi kendi namazımızın ne olduğunu görmemiz için de… Hiç hatıra gelmeyen şeyler namazda geliyor maalesef. Hepimiz öyle maalesef. Tabi bu da namazımızın durumunu gösteriyor. Nasıl dünyevî işlere bir ehemmiyet veriyoruz; namaza da o şekilde ehemmiyet vermemiz zarûrî.

Namazı huşû ile edâ eden bir toplumda psikiyatrik bir rahatsızlık olmaz. İşte ashâb-ı kirâmdan gelen nakillerde, psikiyatrik bir rahatsızlık, rûhî bir bunalım yok ashâb-ı kirâmda hiçbir zaman. Fakiri var, zengini var, hastası var, yetimi var, dulu var, vs. var, fakat buhranlı bir sahâbî yok. Namaz onlara imdâd ediyordu. İmdâdına yetişiyordu namaz. Namaz, çünkü Cenâb-ı Hak’la beraber olmak.

Zekât verildiği için, oruç da zekâta teşviktir bir noktada. Açsın, açın hâlinden anlıyorsun. Merhamete teşviktir. Yine ashâb-ı kirâmda sosyal bir taşkınlık ve rahatsızlık da yok. Herkes müsterih.

Efendimiz, namazı cemaatsiz kılmaya bir mazeret kabul etmiyor. İbn-i (Ümmi) Mektum vardı, âmâ idi. Efendimiz’in müezzini oldu. Bir gün:

“–Yâ Rasûlâllah! Benim gözlerim âmâ dedi. Yerim uzak dedi. (Gerekçeler bildiriyor.) Yolda haşerat var dedi. Kendimi koruma durumum yok benim dedi. Ben dedi, namazı evde kılsam olur mu?” dedi.

Efendimiz:

“–Sen, hayya ale’s-salâh’ı, hayya ale’l-felâh’ı duyuyor musun?” dedi.

Âmâ:

“–Duyuyorum.” dedi.

“–O zaman dedi, namaza sürünerek de olsa devam et buyurdu, cemaate devam et.” buyurdu. (Bkz. Ebû Dâvûd, Salât, 46/552)

Bu hangi namaz? İşte namaz, böyle bir mü’minin mîrâcı olacak. Namaz, kalbin sanatıdır. Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmanın bir ölçüsünü gösteriyor. Namaz, kulu ilâhî huzura davettir. Edep ile namaza hazırlanmak lâzım.

Onun için âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:

“Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde, (her secde edişinizde) güzel elbiseler giyin…” (el-A‘râf, 31) buyuruyor. Yani ilâhî huzûra duruyoruz. Bir fânînin huzuruna çıktığımız zaman toparlıyoruz kendimizi. Fakat her secde edişte Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna çıkıyoruz.

Hattâ büyüklerimizden görürdük biz; o terliği bile çevirirlerdi, düzgün koyarlardı. Eğer seccâdenin bir püskülü yamulmuşsa o püskülü düzeltmeden namaza durmazlardı.

Efendimiz de o kadar namaza hassasiyet gösterirdi ki, kāmetten sonra dönerdi, bakardı saflara. Eğer birinin ayağı biraz gerideyse ilerideyse, onu aynı hizaya getirmeden namaza durmazdı.

Çünkü namaz, ilâhî huzûra çıkış. Öyle bir namaz olacak ki hayâsızlıktan, namaz men edecek. Kötülükten koruyacak, siper-i sâika olacak.

Yine buyruluyor:

“Kıyamet günü hiçbir gölgenin bulunmadığı o dehşetli mekânda Arş’ın gölgesinde kalacak kişilerden biri de kalpleri mescidlerde asılı olanlar.” (Bkz. Buhârî, Ezân, 36) Yani cemaate devam edenler.

Tabi eğer geometrik bir namaz kılana da Cenâb-ı Hak:

فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ

İçinde riya var, vs. var, acele, yalap şalap… Cenâb-ı Hak:

فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara!” (el-Mâûn, 4) buyuruyor.

Cenâb-ı Hakk’ın bu şeyine, mülâkâtına ehemmiyet vermek…

Bir de namazı hiç kılmayanın durumunu düşünün!

İbrahim -aleyhisselâm- kendisinin yüksek bir takvâ ile namaz kılmasının, zürriyetinin de namaz kılmasının derdinde. Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ediyor:

“Ey Rabbim (diyor) beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlardan eyle! Ey Rabbimiz, duamı kabul et…” (İbrahim, 40) diyor.

Müddessir Sûresi’nde, Sekar Cehennemi’ne girenler var. Cennet’e girenler, onlara uzaktan sesleniyorlar:

“–Siz niçin Cehennemliksiniz?” diyorlar.

Onlar da diyor ki:

“–Biz namaz kılanlardan değildik.” diyorlar.

“Kalbim temiz” boş! Cenâb-ı Hak Ankebût Sûresi’nde:

“…İnandık demekle kurtulacaklarını mı zannediyorlar?” (Ankebût, 2) buyuruyor.

“Biz namaz kılanlardan değildik.” diyorlar. İkincisi:

“Merhametsizdik diyor, fukarâyı yedirenlerden değildik.” diyorlar.

Üçüncüsü:

“–Bâtıla dalanlarla beraberdik.” diyorlar.

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ

(“Gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil.” [el-Fâtiha, 7])

“–Dalanlarla beraberdik.” diyorlar. Onları taklit edenler.

“–Cezâ gününü de yalanlayanlardan olduk.” diyorlar.

“–Ölüm de geldi bize çattı.” diyorlar. (Bkz. el-Müddessir, 40-47)

Ebû Firas vardı. Bu, Efendimiz’e dâimâ su getirirdi geceleri. Efendimiz onunla ihtiyacını görürdü ve abdest alırdı.

Bir gün Efendimiz dedi ki:

“–Ebû Firas! Ben dünyada herkese bedelini verdim dedi. Sen de dünyalık ne istersin dedi. Hep sen bana su taşıdın.” dedi.

“–Yâ Rasûlâllah dedi, Cennet’te Sen’inle beraber olmak istiyorum.” dedi.

“–Ebû Firas dedi, çok zor bir şey istedin benden dedi. Başka şeyler iste dedi, dünyalık bir şey iste dedi. Beni müşkül durumda bırakma dedi. Bana yardım et.” dedi.

Çünkü Efendimiz’in mevkii, peygamberlerin en üstünde. O da beraber olmak istiyor. Başka şey de kabul etmiyor bedel olarak.

“–O zaman dedi, Ebû Firas dedi, çok çok secde ederek bana yardım et.” buyurdu. (Bkz. Müslim, Salât, 226)

Bu da bize namazın ehemmiyetini gösteriyor.

Cenâb-ı Hak Bakara Sûresi’nde, bizim yine bir mes’ûliyetimiz:

“Böylece sizi vasat bir ümmet (hayırhah bir ümmet, istidatlı bir ümmet) kıldık ki, bütün insanlara şahitler olasınız…” (el-Bakara, 143)

Yani Allâh’ın dînini temsil edesiniz. Hâlimizle, kālimizle, yaşayışımızla, ahlâkımızla, edebimizle, hak-hukuk tevziimizle, her şeyde Allâh’ın şahidi olmamız.

“…Rasûl de (sallâllâhu aleyhi ve sellem) sizin üzerinize şahit olsun…” (el-Bakara, 143)

Kıyamet günü zor bir gün. Efendimiz buyurdu ki, -kızı Fâtıma’yı çok severdi, bir ciğerpâresiydi:

“Fâtıma dedi, çok amel-i sâlih işle.” dedi. (Bkz. İbn-i Sa‘d, II, 256; Buhârî, Menâkıb, 13-14; Müslim, Îman, 348-353) Namazlarını huşû ile kıl dedi. Tavsiyelerde bulundu. “Babanın dedi, kıyamet günü peygamber olduğuna güvenme.” buyurdu.

Yani, Fâtıma, sen kendini kurtar dedi, ben de sana o zaman şefaat edeyim buyurdu. Yeter ki sen kendini kurtar dedi. Bol amel-i sâlihlerle kendini kurtar, ben de o zaman seni kurtarayım dedi, sana şehâdet edeyim dedi.

Velhâsıl İslâm, hayatımızın bütün muhtevasında olacak. Yani bir yerde İslâm kalmayacak, her yerde olacak. İbadette, muâmelâtta, muâşerette, sosyal, ictimâî vazifelerde, dünyanın akışında, her şeyde mü’min, bir mes’ûliyetin içinde.

Yine Efendimiz:

“Sidretü’l-Müntehâ’da dört nehir gösterildi buyuruyor. İkisi zâhirî, ikisi bâtınîdir. «Bunlar nedir ey Cibril?» diye sordum.

«Bu iki bâtın nehir, Cennet’in iki nehridir. Zâhirî olanların biri Nil, diğeri de Fırat’tır.»” (Bkz. Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 6; Enbiyâ, 22, 43; Menâkıbu’l-Ensâr, 42; Müslim, Îman, 264; Tirmizî, Tefsîr 94, Deavât 58; Nesâî, Salât, 1; Ahmed, V, 418)

Bunlar; Peygamber Efendimiz’in risâletinin yeryüzünde genişleyeceğini, Nil ve Fırat çizgisindeki bereketli topraklara mü’minlerin yerleşerek buralarda teslis/hristiyanlık ve putperestliğin son bulacağının bir alâmeti olduğu bildirilmektedir.

Yine Efendimiz, oradan bazı şeyler bildiriyor. O, Cehennem’de gördüklerinden bahsediyor. Yine, “Cehennem’de kadınları gördüm” diyor. Onlar diyor; “Cehennem’i dolduranların ekseriyeti kadınlardı.” diyor. (Bkz. Buhârî, Rikāk, 51; Müslim, Zühd, 93)

Demek ki kadınlarda hissiyat, güçlü bir hissiyat veriyor. Bunları eğer hak yolunda kullanırsa bu hissiyâtı, bu duyguları, “Cennet, annelerin ayakları altındadır.” buyruluyor. (Ahmed, III, 429; Nesâî, Cihâd, 6)

Efendimiz:

“Dünyadan üç şey sevdirildi. Bunlardan biri de sâliha hanımdır.” buyuruyor. (Bkz. Nesaî, İşretü’n-Nisâ, 10)

Fakat, eğer hanım, Allâh’ın verdiği bu güzel hissiyâtı kaybederse, yanlış yerlerin vitrini olursa, o zaman da bir felâket olmuş oluyor.

“En çok Cehennem’de kadınları gördüm.” buyuruyor.

Bir de dedikodu maalesef…

Evet, başka neler gördü? Yine diyor:

“Bir topluluk gördüm; dudakları deve dudağı gibi idi diyor. Bazı memurlar onların dudaklarını kesiyordu, ağızlarına ateşten bir taş koyuyordu. Bu taşlar onların makatlarından çıkıyordu.

«–Bunlar kimlerdir Cibril?» dedim.

«–Yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenlerdir.» dedi.” (Taberî, XV, 18-19)

“Sonra bir topluluk daha gördüm; derilerinden sırım kesiliyor, ağızlarına veriliyordu. «Yediğiniz gibi yiyin!» diyorlardı melekler.

Bunların kim olduğunu sordum.

«–Bunlar (dedikodu edenlerdir) fitnecilerdir, insanların etlerini yerler, sövmekle ırz ve namuslarına saldırırlar.»” (Bkz. Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4878; Ahmed, III, 224)

“Bir topluluk daha gördüm, bunlar önlerinde en güzel kebaplar olduğu hâlde onları bırakıp ötedeki leşlere saldırıp yemeye çalışıyorlardı.

«–Bunlar kimdir?» dedim.

«–Bunlar helâl kıldığımızı bırakıp harama giden zinâkârlardır.»” (Bkz. Heysemî, I, 67-68)

Nefsinin kölesi olanlar…

“Sonra, karınları evler kadar şişmiş insanlar gördüm. Bunlar Firavun’un âilesinin yolu üzerinde bulunuyorlardı. Firavun âilesi sabah-akşam ateşe atılırken bunların üzerine basarak geçiyorlardı. Bunlar da fırlıyorlardı yukarıya doğru.

«–Bunlar kimdir?» diye sordum;

«–Faiz yiyenlerdir.»” buyruluyor. (İbn-i Mâce, Ticârât, 58/2273)

Âyette de “Allah ve Rasûlü ile harp etmektir.” buyruluyor. (Bkz. el-Bakara, 279) Kim Allah ile harp edecek de gâlip gelecek?!

“Yine birtakım kadınlar gördüm buyuruyor. Onlar, göğüslerinden asılmış, baş aşağı, ayakları yukarıda, başları aşağıda olduğunu gördüm buyuruyor. Bunların kim olduğunu sorduğumda; «Bunlar zinâ eden ve çocuklarını öldüren kadınlardır.» dediler.”

Bunun aynısı câhiliyye devrinde vardı.

وَاِذَا الْمَوْءُدَةُ سُئِلَتْ بِاَىِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ

(“Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda.” [et-Tekvîr, 8-9])

O kişiye niye öldürüldüğü sorulduğu zaman, o çocuğa…

Kürtaj kasabına gidiyor bugün, orada kendi çocuğunu kendi parçasını, kolunu-bacağını kestire kestire çıkartıyor. Belki ona yarın baston olacaktı, himâye edecekti. O günkü anlık zevki için cinayete giriyor.

Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’a “Sıddîk” lâkabı verildi. Geldiler:

“–Ebû Bekir dediler, bunu da mı kabul edeceksin?”

“–Ben dedi, O’ndan dedi, haberleri getiren O’nu yanına alamaz mı dedi. Siz bu kadar ahmak mısınız?” diyor.

Beyt-i Makdis’i sordular. Kapılarını sordular. Efendimiz tek tek saydı. “Önüme getirildi.” buyuruyor. (Bkz. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 41; Tefsîr, 17/3; Müslim, Îman, 276)

“–Yolda bir şey gördün mü?”

Gelen kervanı gördü, kervanı anlatıyor. Kervanın şeklini anlatıyor. Sabahleyin geleceğini söylüyor. Yine bunu görüyorlar. Kalp kilitli, mühürlü; bir kısmı “sihirdir” diyorlar. (Bkz. İbn-i Hişâm, II, 10)

Bu gece ne var?

Bu gece mümkünse -namazın farz olduğu bir gece- kaza namazlarımız vardır; dikkat etmediğimiz, dikkatsiz kıldığımız tâdil-i erkânına, namazlar vardır. Belki çocukken filân, daha gençken dikkat etmediğimiz namazlar vardır. Mümkün mertebe kaza namazı kılsak isabet olur.

Fakat kaza namazı yok dersek, Sâmi Efendimiz’in Duâlar ve Zikirler kitabında 12 rekât nâfile kılınmasının müstahsen olduğu bildirilmektedir.

Yine kısaca, bitireyim, son 10 âyet okundu. Bunlar, bütün hak dinlerdeki müşterek Cenâb-ı Hak kâideleri bildiriyor, bütün hak dinlerde.

Birincisi; -çok mühim, hepsi mühim de birbirinden-;

“Rabbin sadece kendisine kulluk etmenizi…” (el-İsrâ, 23)

Yani Cenâb-ı Hakk’ın emirlerinin muhtevasında yaşayacağız. Ondan sonra;

“…Anne-babanıza iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti…” (el-İsrâ, 23)

Yani anne-baba sağken onları bir nîmet bilmek.

“…Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa (buyuruyor Cenâb-ı Hak, “üffin” buyuruyor) sakın ha onlara üf deme, onlara güzel muamele et, güzel söz söyle.” (el-İsrâ, 23)

Onlara tabi, vefatından sonra da onlara yine bir vefa göstermek. Tabi bu anne-babanın eğer arzuları Allâh’ın emirlerinin dışına çıkıyorsa, yine saygı gösterilir, fakat itaat olmaz.

Yine ayrı ayrı Efendimiz’in şeyleri var: Babanın önünde yürüme diyor, ondan evvel oturma diyor vs…

Âyet-i kerîmenin devamında yine anne-babaya:

“Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger. De ki: «Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse (nasıl anne-baba onların çilesini çekmişse) şimdi de onlara (öyle) rahmet et.» diyerek dua et.” (el-İsrâ, 24) buyuruyor.

Ne güzel din İslâmiyet!..

Ondan sonra gelen âyet de çok mühim:

“Rabbiniz sizin kalplerinizi çok iyi bilir…” (el-İsrâ, 25)

Ne geçtiğini biliyor.

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

(“Biz ona şah damarından daha yakınız.” [Kāf, 16])

Bir sen biliyorsun, bir de Cenâb-ı Hak biliyor.

“Rabbiniz kalplerinizi çok iyi bilir. Eğer siz, istikâmette olursanız şunu bilin ki Allah kötülüklerden yüz çevirip tevbe edenleri son derece bağışlayıcıdır.” (Bkz. el-İsrâ, 25)

Burası da çok mühim. Hepsi birbirinden mühim de;

“Bir de akrabaya (en yakın sana akraba), yoksula, yolcuya hakkını ver…” (el-İsrâ, 26)

Eskiden tabi yolculuk çok zordu çöl yolculukları. Onun için ecdad dâimâ kervansaraylar yaptırdı. Orada gidenler dinlensin, yemek yesin, istirahat etsin, yoluna devam etsin.

“Akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver, gereksiz yere de saçıp savurma.” (el-İsrâ, 26)

Allah korusun! Bu da, israf, bir facia.

“Zira böylesine saçıp savuranlar, şeytanların dostlarıdır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” (el-İsrâ, 27)

Demek ki burada, maalesef bu, saçıp savurma zamanımızda, herkes kendine göre saçıp savuruyor. Bir markete gidiyor, lüzumsuz birçok şeyi alıp dönüyor, borçlanıyor. Arkadan fâize giriyor.

Fazlası olduğu zaman ne yapacaksın? İnfâk edeceksin. Allah bunu bana niye verdi? Ona vermedi bana verdi? Demek ki o bana zimmetli, diyeceksin.

Merhamet coşacak. Merhamet coşacak ki Allâh’ın merhameti senin üzerinde tecellî edecek. Aksi hâlde isrâfa girdiği zaman o ne oluyor, egoistleşiyor, gösteriş merakı giriyor.

İsraf nedir o zaman, tarif et derlerse; aşağılık duygusunu bastırma hareketi, geometri ile, eşya ile bastırma hareketi, aşağılık duygusunu.

Cenâb-ı Hak; “…Şeytanın arkadaşlarıdır…” (el-İsrâ, 27) buyuruyor.

Demek ki Allah… Yine Cenâb-ı Hak Velfecri Sûresi’nde:

“Allah imtihan olarak mal verir diyor, o da sevinir. Allah beni zengin etti der, diyor.” (Bkz. el-Fecr, 15)

Düşünmez; Allah bu malı bana niye verdi? Ne kadarını benim şahsıma, ne kadarını benim dışımda?.. Ben ne kadarını kullanacağım? Lükse girmeyeceğim, isrâfa girmeyeceğim, gösterişe girmeyeceğim, Allah yolunda infâk edeceğim, Allâh’a yaklaşacağım…

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ

“Sevdiğiniz şeylerden vermedikçe Allâh’a yaklaşamazsınız.” (Bkz. Âl-i İmrân, 92) buyuruyor. Cenâb-ı Hak verdiği servetle test ediyor kulunu.

Yine onun yanında;

“…Bollukta ve darlıkta verirler…” (Âl-i İmrân, 134)

Darlıktaki de verecek. Darlıktaki yarım hurma verecek; Cenâb-ı Hakk’ın merhamet sıfatından bir hisse alacak.

Maalesef bu zamanımızda ise israf; televizyon, internet programları, bilmem neler; heves, heves, heves… Maalesef bütün yanlışlıklara giriliyor. Kendini beğendirmek için, kendini topluma kabul ettirmek için her türlü mâsıyetin içine giriliyor.

Onun için bir müslüman, en mühimi, müslüman kanaatle zengin olacak. En büyük zenginlik, kanaatle zengin olmak. En kötüsü de şımarmak. Şımarmayı Cenâb-ı Hak men ediyor.

Mekke Fethi oldu. Büyük zafer. Etrafındaki kabileler İslâm’a girdi. Efendimiz’e âyet indi:

اِذَا جَاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِى دِينِ اللّٰهِ اَفْوَاجًا فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ

(“Allâh’ın yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük Allâh’ın dînine girmekte olduklarını gördüğün vakit Rabbine hamdederek O’nu tesbih et ve O’ndan mağfiret dile…” [en-Nasr, 1-3])

Rabbini hamd ile tesbih et, bir de istiğfâr et. Bu Allâh’ın lûtfu sana…

Demek ki Cenâb-ı Hak imkânlar verdikçe hem şükredeceğiz, hem de istiğfâr edeceğiz. Lâyık olmadan, Cenâb-ı Hak bize bir lûtufta bulundu…

“Azaltırız” buyuruyor yine âyette, Velfecri’de, “o zaman üzülür” diyor, “bana Allah ehemmiyet vermedi…” (Bkz. el-Fecr, 15)

Belki sana az vermesi seni kurtarıyor. Çok verse, yoldan (çıkacaksın)… En çok, en zor şey, mal-mülkü güzel kullanabilmek. Onun için ağniyâ-i şâkirîn en makbul, zirvede. Şükreden zenginler, çok mütevâzı yaşayanlar, Allâh’ın verdiklerini, Allah yolunda infak edenler.

Diğeri; “fukarâ-yı sâbirîn”. Allâh’ın vermediği için, -belki verse daha kötü olacak- sabredenler.

Diğer âyette geliyor:

“Rabbin (diyor) rızkı dilediğine bol verir (diyor. İmtihan olarak.) dilediğine de daraltır (diyor). Şüphesiz O, kullarından haberdardır…” (el-İsrâ, 30)

Demek ki verdiği zaman; “Ben nasıl Allâh’a güzel bir kul olacağım? Çünkü bu benim için bir testtir, imtihandır…”

Az verdiği zaman da; “Bu benim için hayırdır. Belki çok verse, ben yoldan çıkacaktım…”

Bugün birçok insanlar, zayıfken yolda oluyorlar, verdikten sonra yolunu şaşırıyorlar.

Velhâsıl hayatımızın her safhasında; gaybı bilmiyoruz. Cenâb-ı Hak’tan râzı olabilmek. Cenâb-ı Hak cümlemize nasîb eylesin.

İnşâallah bu Mîrac Gecesi’nin, iki büyük gece Kadir Gecesi’nin, Kadir’den sonra Mîrac geliyor, Cenâb-ı Hak bize onun kıymetini ve Efendimiz’in Cenâb-ı Hakk’ın indindeki değerini idrâk ettirsin. Bu şekilde Efendimiz’i bir nîmet, en büyük nîmet olarak idrâk etmeyi Cenâb-ı Hak bize nasîb eylesin ki Sünnet-i Seniyye istikâmetinde gidelim, ancak o sayede kıyâmet günü beraber olalım.

“Benim ümmetimin başı da hayırdır, sonu da hayırdır, bilinmez.” buyuruyor. (Bkz. Tirmizî, Edeb, 81)

Ben onlara “kardeşlerim” diyor Efendimiz.

“–Biz değil miyiz?” diyor ashâb-ı kirâm.

“–Yok diyor, ben onları Havz kenarında bekleyeceğim.” diyor. (Bkz. Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56)

Nasıl onları tanıdığını bildiriyor. Arkadan;

“Fakat diyor, bir grup gelecek:

«–Yâ Rasûlâllah! Bunlar Sen’in sünnetini tanımadı, Sen’in sünnetine uymadı diyecekler.

«–Siz o zaman geriye!» diyecek onlara.” Sünnetiyle yaşamayan, sünnetiyle ihticâc etmeyenlere, onlar geriye çevrilecek buyruluyor hadîs-i şerîfte. (Bkz. Müslim, Tahâret, 39; Fedâil, 26; Nesâî, Tahâret, 110/150; İbn-i Mâce, Zühd, 36; Muvatta’, Tahâret, 28; Ahmed, II, 300, 408)

Onun için Cenâb-ı Hak -inşâallah- farzlarla, vaciplerle, sünnetlerle, o istikâmette bir ömür nasîb eder -inşâallah-.

Cenâb-ı Hak cümlemizi:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ

(“Kişi sevdiği ile beraberdir.” [Buhârî, Edeb, 96])

Rasûlullâh’ı çok çok sevebilmeyi, namazı çok çok sevebilmeyi, kıyamet günü, o zor günde, o çetin günde, “عَبُوسًا قَمْطَرِيرًا”, o Cenâb-ı Hak; “o sert ve musibetli gün” buyuruyor, (Bkz. el-İnsân, 10) o günde, Rasûlullah Efendimiz’le beraber olmayı Cenâb-ı Hak cümlemize nasîb eylesin.

Duâmızın kabûlü niyâzıyla, Lillâhi Teâle’l-Fâtiha!..