Mevlid Kandili Sohbeti (11 Aralık 2016 Çilehane Camii)

DİNLE

DİĞER İZLEME ADRESİ

İNDİR


VİDEO İNDİR - YÜKSEK KALİTE VİDEO İNDİR - DÜŞÜK KALİTESES İNDİR

Video ve sesleri İNDİR linkine sağ tıklayıp Hedefi (Bağlantıyı) Farklı Kaydet diyerek indirebilirsiniz.

METİN

MEVLİD KANDİLİ SOHBETİ
11.12.2016 ÇİLEHÂNE CÂMİİ

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼin aziz, latîf, mübârek, mücellâ, musaffâ, pâk rûh-i tayyibelerine, ehl-i beytʼin, ashâb-ı kirâmʼın, enbiyâ-i izâmʼın, sâdât-ı kirâm hazarâtının rûh-i şerîflerine, bilhassa dün gece şehîd olan kıymetli polis kardeşlerimizin ve diğer ihvân-ı dînin rûh-i şerîflerine, bir Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs…

Muhterem Kardeşlerimiz!

Onlar bu gece defnediliyor. Bir kandil gecesi defnediliyor.

Mehmed Âkif Çanakkale Şehidleri’nde:

“Ey şehîd oğlu şehid! İsteme benden makber,

Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber!” buyuruyor.

İnşâallah Cenâb-ı Hak… Onlar bu vatan için öldü, bu millet için öldü, bizler için canlarını fedâ ettiler; onlara bu gece duâ edelim -inşâallah-. Allah kabirlerini pür-nûr eylesin. Çanakkale şehidlerine verilen lûtuflardan, o kardeşlerimize Cenâb-ı Hak ihsan buyursun. Yaralı kardeşlerimize Cenâb-ı Hak şifâlar ihsan eylesin.

Cenâb-ı Hak bu geceyi -inşâallah- bütün İslâm coğrafyası, hâssaten memleketimizi -inşâallah- şerirlerin şerlerinden muhâfaza buyurur -inşâallah-.

Salevât-ı şerîfe ile sohbetimize başlayalım:

Ol Seyyidü’l-Kevneyn Muhammed Mustafâ’ya salevât!..

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ بَارِكْ وَ سَلِّمْ

Ol Rasûlü’s-Sekaleyn (insin ve cinnin peygamberi) Muhammed Mustafâ’ya salevât!..

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ بَارِكْ وَ سَلِّمْ

Ol İmâmu’l-Harameyn (Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’nin imâmı, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e) Muhammed Mustafâ’ya salevât!..

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ بَارِكْ وَ سَلِّمْ

Ol Ceddü’l-Haseneyn (Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz’in mübârek ceddi) Muhammed Mustafâ’ya salevât!..

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ بَارِكْ وَ سَلِّمْ

Öncelikle Fahr-i Kâinât Efendimiz’in bu cihânı şereflendirdiği bu günü tebrik ediyoruz. İnşâallah bu gece tebrikleşelim, sevinelim -inşâallah- Cenâb-ı Hak bize böyle bir lûtufta bulundu. Ve bu mübârek günün ve bu mübârek gecenin -aşağı yukarı 2 saat sonra o geceye girmiş olacağız- geceler evvel, gündüzler ondan sonra gelir, gece 2 saat sonra başlayacak, akşam namazından sonra. Gündüz de -inşâallah- Pazartesi günü olan, yarın devam edeceğiz -inşâallah-. Ve bu mübârek günün, bu mübârek gecenin vatanımız, milletimiz, bütün İslâm âlemi için rahmet, bereket, hayırlara vesîle olmasını Rabbimiz’den niyâz edelim -inşâallah-.

Okunan âyet-i kerîmeler, Cenâb-ı Hakk’ın bize Rasûlullah Efendimiz’i tanıtması. Ve bize bir, nasıl bir Cenâb-ı Hakk’a güzel bir kul olacağız?..

Okunan âyet, ilk okunan âyet, Tevbe Sûresi’nin 100. âyeti okundu. Orada Cenâb-ı Hak:

(İslâm’a giren) ilk Muhâcirler…”

Yani Mekkeliler. Her türlü cefaya katlandılar. Îmanlarından bir tâviz vermediler. Ondan sonra Medîneliler, “Ensâr”. Onlar da her inen âyete “سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا : (işittik ve itaat ettik)” (Bkz. el-Bakara, 285) dediler. Canları-malları ne varsa Allah yolunda bezlettiler. Onları Cenâb-ı Hak bize bildiriyor, tavsiye ediyor.

Üçüncü olarak, bu Mekkelilerin, Medînelilerin, “onların izinden giden” yani ondan sonra gelen nesil. Asr-ı saâdetten sonra gelen nesil. “Onlara tâbî olan ihsan sahipleri…”

Yani bizlerin de bu şekilde güçlü bir îman, sarsılmaz bir îman, güçlü bir akâid… Onun için her derde, her şeye, probleme Allah için katlanabilmek.

Çünkü gelişimiz, âhiret için geldik. Bir dershâne içindeyiz. Cenâb-ı Hak bizim onlar gibi olmamızı, yani bir asr-ı saâdet insanı gibi olmamızı Rabbimiz öyle istiyor. Yani hayatta ölçüyü onlardan alacağız. Topluma bakıp toplumdan ölçü almayacağız. O asr-ı saâdet insanı, Mekkeliler, Medîneliler ne şekilde yaşadı? Ne şekilde bir fedakârâne bir hayat yaşadı? Onlar gibi olmamız…

Ondan sonra gelen, ikinci okunan âyet, Tevbe Sûresi’nin 128. âyeti. Orada Cenâb-ı Hak buyuruyor ki:

“Andolsun (diyor, yemin olsun diyor), size kendiniz içinden öyle bir peygamber gelmiştir ki…

Sizin içinizden geldi. Biliyorsunuz.

“…O sizin sıkıntıya uğramanıza çok üzülür…”

Bir annenin, babanın şefkatinden, merhametinden daha fazla.

“…O çok raûf ve rahîmdir.”

Çok merhametli ve çok şefkatlidir buyuruyor. Hiçbir peygambere Cenâb-ı Hak bu kadar zirvede bir iltifat yok. Yani böyle bir merhametli, şefkatli Peygamber’e ümmetiz. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın çok ayrı bir, bize lûtfu.

Demek ki O’na lâyık bir ümmet olmanın gayreti içinde olacağız. Yine buyuruyor:

“Ben, İsrâfil Sûr’u üfürünceye kadar kabrimde «ümmetî, ümmetî» diyeceğim.” buyuruyor. (Bkz. Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, XIV, 414)

“Güzel amelleriniz bana gelir, memnun olurum. Kötü amelleriniz gelir, üzülürüm, istiğfâr ederim.” buyuruyor. (Heysemî, IX, 24)

Yine Vedâ Hutbesi’nde de:

“Sakın (günah işleyerek) kıyâmet günü benim yüzümü kara çıkartmayın.” buyuruyor. (Bkz. Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56)

Ondan sonra okunan âyet, Ahzâb Sûresi’nin 21. âyeti okundu.

“Andolsun ki (yemin olsun yine), Rasûlullah sizin için Allâh’a, âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh’ı çok çok zikredenler için bir üsve-i hasene (en güzel bir örnek, en güzel şahsiyet, en güzel bir karakter.)

İkinci örneği -peygamberler dâhil- yok. Asırlara peygamber. Her kavme peygamber ve her insana misal. Hiçbir insan diyemez ki; “benim şu problemim var. Bunu ben bilmiyorum, Allah Rasûlü nasıl çözdü, ben bilmiyorum..” diyemez. Üünkü 23 sene Rasûlullah Efendimiz ümmetinin içinde yaşadı. Her âyeti bilhassa fiilî olarak tefsir etti. Ve üsve-i hasene, örnek bir şahsiyet, örnek bir karakter. Yani Cenâb-ı Hakk’ın insanda tecellî eden bir mucizesi, bir sanat hârikası Efendimiz.

Ne kadar bir duygulu kalabiliyoruz Efendimiz’e? Ne kadar sevebiliyoruz?

Yine, ondan sonra okunan âyet:

“Ey Peygamber! Biz Sen’i hakikaten bir şâhit…” (el-Ahzâb, 45)

Yani İslâm’ı temsil etmesi. 23 sene İslâm temsil edildi.

“…Bir müjdeci…” (el-Ahzâb, 45)

İslâm’ın o güzelliğini aksettirmek. Güler yüzünü aksettirebilmek.

“…Bir uyarıcı (emr bi’l-mârûf, nehy ani’l-münker’de bulunmak) üzere gönderdik.” (el-Ahzâb, 45) buyruluyor.

Demek ki:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

(Kişi sevdiğiyle beraberdir. [Buhârî, Edeb, 96])

Rasûlullah Efendimiz’i seven de… İnsan sevdiğine tâbî olur, ittibâ eder. Demek ki bir müslüman da “şâhit” olacak, “müjdeleyici” olacak, “îkaz edici” olacak. Bu üç güzel vasfı cem edecek.

Ondan sonra okunan âyet; Ahzâb 56. Bizim idrâkimiz Cenâb-ı Hakk’ın indindeki Rasûlullah Efendimiz’in kıymetini biz idrâk edemeyiz. Bizim gücümüzün çok ötesinde, bizim dışımızda o.

وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

((Rasûlüm!) Biz Sen’i âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” [el-Enbiyâ, 107])

Âlemlere, asırlara, bütün mahlûkâta rahmet olarak gönderdi. İns, cin, nebâtât, hayvanat, melek vs… Ne kadar mahlûkat varsa, hepsine bir rahmet olarak gönderdi. Bir Güneş gibi. Güneş, nasıl ki en kuytu bir yeri ışıklandırır, bir yağmur gibi her yere rahmetini saçar; işte Efendimiz de:

وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

((Rasûlüm!) Biz Sen’i âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” [el-Enbiyâ, 107])

Bir rahmet olarak. Allah salât ediyor, melekler salât/duâ ediyor, Cenâb-ı Hak bize de;

“…Siz de O’na salevât getirin, tam bir teslimiyetle selâm verin.” (el-Ahzâb, 56) buyuruyor.

Yani her hâlimizi O’nunla mîzân edeceğiz:

“–Ben ne kadar yakınım? Ne kadar aramda mesafe var?..”

Ondan sonra Cenâb-ı Hak Fussilet Sûresi 30. âyeti okundu. Burada kâmil insan sergileniyor. Öyle bir kâmil insan olmamızı Cenâb-ı Hak istiyor:

(İnsanları Kur’ân ile) Allâh’a çağıran…” (Fussilet, 33) Kur’ân ile Allâh’a davet eden. Hem yaşayacak, yaşamasıyla güzel bir numûne olacak.

“…Amel-i sâlihler işleyecek…” (Fussilet, 33) Allah indinde rızâ-yı ilâhîyi celbedecek ameller işleyecek.

“…Ben Müslümanlardanım diyen.” (Fussilet, 33) Yani İslâm karakteri, İslâm şahsiyeti temsil edecek kişiden “kimin sözü daha doğrudur” buyruluyor. (Bkz. Fussilet, 33)

Böyle bir şahsiyet, böyle bir, vakarlı bir müslüman olabilmek.

Ondan sonra Fetih Sûresi’nin 10. âyetinde:

“Muhakkak ki Sana bîat edenler, ancak Allâh’a bîat etmektedirler…”

Bir Akabe Bîati var. Mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda fedâ etmeye râzı oldular. O şekilde bîat ettiler Efendimiz’e. Allâh’a bîat ettiler. Mallarıyla, canlarıyla bîat ettiler.

Hudeybiye var. Hudeybiye Bîati var. Orada da, âyet-i kerîme zaten oraya işaret ediyor.

“–Yâ Rasûlâllah! (Dediler.) Sen’in gönlünde ne varsa ona biz bîat hâlindeyiz. Yani «kendinizi denize atın» desen kendimizi denize atarız.”

“Muhakkak ki Sana bîat edenler ancak Allâh’a bîat etmektedirler. Allâh’ın eli onların ellerinin üzerindedir (Allâh’ın yardımı yani). Kim ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur…” (el-Fetih, 10)

Demek ki bu bîat, mühim bîat. Biz de 1400 sene sonra geldik. 1430 küsur sene sonra geldik. Biz de Cenâb-ı Hak bizi de bu bîata davet ediyor.

“…Kim de Allah ile olan ahdine vefâ gösterirse, Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.” (el-Fetih, 10)

Cenâb-ı Hakk’a öyle bir akitte bulundular ki ashâb-ı kirâm:

“–Yâ Rasûlâllah! Emret.” diyorlardı. “Malım fedâ, canım fedâ, her şeyim fedâ, emret!” diyorlardı.

Demek ki böyle bir, Cenâb-ı Hak böyle hayatımızda bir fedakârlık istiyor.

İslâm yaşanacak ve İslâm yaşatılacak. Ondan sonra Hucurât Sûresi okundu. Orada da Cenâb-ı Hak bir edebe dâvet ediyor. Biz Allah Rasûlü’nü idrâk edemeyiz Allah yanındaki kadrini.

“Benim bildiğimi bilseydiniz, yemezdiniz, içmezdiniz, sahrâlara düşerdiniz.” buyuruyor. (Bkz. İbn-i Mâce, Züdh, 19)

Onun için ashâb-ı kirâma öyle bir şiddetli âyet indi ki:

“Ey îmân edenler! Seslerinizi Peygamber’in üstüne yükseltmeyin!..” (el-Hucurât, 2) Yani Peygamber’le görüşürken, konuşurken, kendi aranızda konuştuğunuz gibi konuşmayın.

“…Birbirinizi çağırdığınız gibi Peygamber’i yüksek sesle çağırmayın. Yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa çıkıverir gider!..” (el-Hucurât, 2) buyuruyor.

Yine Cenâb-ı Hak; çok muhtelif âyetler var bu okunan âyetten sonra. Cenâb-ı Hak O’nu bir insan terbiyecisi olarak gönderiyor. Öyle bir terbiye olacak ki o kul Cenâb-ı Hakk’a yakın bir kul olacak.

Orada da Âl-i İmrân Sûresi’nde:

لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ

(“Yemin olsun, Allah müʼminlere bol ihsanda bulundu…” [Âl-i İmrân, 164]) buyuruyor.

En büyük nîmet olduğunu Peygamber Efendimiz’in, bildiriyor. Cenâb-ı Hakk’ın nîmetleri sonsuz. “Sayamazsınız” buyuruyor. (Bkz. İbrahim, 34) Güneş, Ay, atmosfer, topraktan çıkanlar, bütün hayvanlar, hepsi insana ikram. Fakat bu ikramların en yücesi:

لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ

(“Yemin olsun, Allah müʼminlere bol ihsanda bulundu…” [Âl-i İmrân, 164])

Allâh’ın ikrâmı Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-.

124 bin küsur peygamber geldi. Biz Peygamberimiz’i kendimiz seçmedik. Cenâb-ı Hakk’ın büyük bir lûtfu, lûtfen bizi en büyük Peygamber’e ümmet kıldı. Fakat Cenâb-ı Hak:

ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

“…Verdiğimiz nîmetlerden sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8) buyuruyor. Nasıl bir sorulacaksınız?

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ

(“Kim Rasûlüʼne itaat ederse Allâhʼa itaat etmiş olur.” [en-Nisâ, 80])

Allah Rasûlü’ne itaat, Allâh’a itaat olmuş oluyor.

Hayatın her ânında kendimizi bir muhâsebe etme durumundayız. İbadetimizde öyle, muâmelâtımızda öyle, evimizde öyle, evlâtlarımızı yetiştirirken öyle.

İbn-i Abbas -radıyallâhu anh- diyor:

“Allah Teâlâ kendi katında Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den daha kıymetli bir insan yaratmamıştır. Zira Cenâb-ı Hak O’ndan başka birisinin hayatına yemin ettiği yoktur.”

Hiçbir peygamberin hayatına yemin etmiyor. Yalnız Efendimiz’e “لَعَمْرُك” buyuruyor Hicr Sûresi’nde. “Sen’in ömrüne yemin olsun…” (el-Hicr, 72) buyuruyor.

“والعصر” buyuruyor. (Sen’in) asr(ın)a yemin olsun.” (el-Asr, 1) buyuruyor.

لَا اُقْسِمُ بِهٰذَا الْبَلَدِ

“Beldene yemin olsun.” buyuruyor. (Bkz. el-Beled, 1)

عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

(“Doğru yol üzerindesin.” [Yâsîn, 4])

Nübüvvetine, peygamberliğine yemin olsun buyuruyor. (Bkz. Yâsîn, 3)

O’nun nesebini en hayırlı bir neseb kılıyor; Ehl-i Beyt. O’na, Efendimiz’e salevat getirirken, Ehl-i Beyt’e de salevat getiriyoruz.

Hanımlarını ümmetin annesi kıldı.

Hazret-i Hamza’yı şehidlerin efendisi kıldı.

Ashâb-ı kirâmı takvâ ehli kıldı. Onları bütün insanlardan seçerek onları sahâbî eyledi. Ve kendisi onları bizzat kendisi onları yetiştirdi. “Yıldızlar” buyuruyor. (Bkz. İbn-i Abdi’l-Berr, Câmiu Beyâni’l-İlm, II, 91)

Yaşadığı asrı, Âdemoğlunun en hayırlı asrı olarak, asr-ı saâdet eyledi. Ve insanlara bir fazîlet medeniyeti lûtfetti.

Kendi memleketini, Kâbe’yi, insan için ilk mâbed ve kıble olmasını lûtfetti.

Kur’ân-ı Kerîm’i korumayı, kıyâmete kadar korumayı kendisi üzerine Cenâb-ı Hak kendi üzerine aldı. Diğer kitaplarda almadı üzerine. Onlar zamanla değişti.

Beldesini harem kıldı. Medîne’yi -Mekke’yi harem kıldığı gibi- Medîne’yi de harem kıldı.

Namazdayken birisine selâm versek namazımız bozulur. Fakat Tahiyyat’ta Efendimiz’e salevat getiriyoruz:

اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ

(Allâh’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun ey Nebî!)

O’na salât ü selâm getiriyoruz. Onu vacip kıldı bize, Tahiyyât’ı.

Mescidinde kılınan namazı diğer mescidlerde kılınan namazın bin misli olduğunu Cenâb-ı Hak bize lûtfetti.

Eviyle minberi arasını Cennet bahçelerinden bir bahçe eyledi.

Uhud’u Cennet dağlarından, onun nazar ettiği Uhud’u Cennet dağlarından bir dağ eyledi.

Ümmetini merkez, en hayırlı ümmet kıldı ve diğer ümmetlere şâhit olarak vazifelendirdi.

Efendimiz’in yanında bulunan, kendisinin şeytanını bile müslüman etti.

Bütün, Cenâb-ı Hak bu saydıklarımızın daha fazlasını Rasûlullah Efendimiz’e ikram etti.

Demek ki bir mü’min de bunun idrâki içinde olacak.

Düşüneceğiz:

Ashâb-ı kirâm O’na ne kadar yakındı, -ilk âyette okunan- biz ne kadar yakınız?

Efendimiz buyuruyor, çok dikkat çekici bir hadîs-i şerîf, dikkat edilmesi lâzım:

“Ümmetimin hepsi Cennet’e gireceklerdir. Ancak imtinâ edenler müstesnâ.” buyuruyor.

Sahâbe diyorlar ki:

“–Yâ Rasûlâllah! Kim Cennet’e girmeyi istemez?” diyor.

Efendimiz buyuruyor ki:

“–Bana itaat eden Cennet’e girer, bana âsî olursa o, Cennet’e girmeyi istememiştir.” (Buhârî, İtisam 2)

Demek ki namazlarımız, ibadetlerimiz, muâmelâtımız, ahlâkımız vs. muâşeretimiz, hak-hukuk… Ne kadar -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’le beraber olacak?

Dâimâ şunu düşüneceğiz:

Allah Rasûlü benim yanımda olsaydı; ibadette, tâatte, muâşerette, ahlâkta, vesâirede acaba bana tebessüm eder miydi?..”

Ashâbın derdi hep buydu. Biz bunu, kendi kendimizi bir muhâsebe etme durumundayız. Bilhassa bu kandil-i şerîf bunu hatırlatmakta.

Gerçek tahsil, Cenâb-ı Hakk’ı tanıyabilmek. Onun için dünyaya geldik, başka şey için gelmedik. Cenâb-ı Hak da bütün ihsanlarını bunun için verdi. Eserden müessire, sebepten müsebbibe Cenâb-ı Hakk’ı yakından tanıyabilmek.

Kişiye de, mü’mine de mârifetullah, Cenâb-ı Hakk’ı tanıtmaya vâsıta, Peygamber Efendimiz’i lûtfetti.

O’nu kendi kitabının da Kur’ân-ı Kerîm’in tefsîri hâlinde bize lûtfetti Efendimiz’i. Yani bir mü’minin gönlünde Kur’ân ve Peygamber muhabbeti hiç bitmeyen, aksine her geçen gün daha da artan bir sevdâ olması durumunda. Böyle olması zarûrî.

لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ

(“Yemin olsun, Allah müʼminlere bol ihsanda bulundu…” [Âl-i İmrân, 164]) Âyet-i kerîmenin devamında, Cenâb-ı Hak Peygamberimiz’i Allâh’ın âyetlerini bildiriyor kavme. Ondan sonra وَيُزَكِّيهِمْ (“…Onları (kötülüklerden) arındıran…” [Âl-i İmrân, 164]) onların temizlenmesi.

Demek ki temizlenmek lâzım. Nefsânî arzular bertaraf edilecek, rûhânî istîdatlar inkişâf ettirilecek. Nedir bu temizlenmemenin alâmetleri nedir? Bizde ne kadar bu, ne kadar yok?

Birincisi enâniyet:

“Ben” yok. “Yâ Rabbî! Sen!” diyecek dâimâ kul.

“Ben şunu yaptım, ben becerdim…” değil. “Allah bana lûtfetti, Allah bana ihsân etti…”

Fâil Cenâb-ı Hak. Sana o gücü veren, istîdâdı veren Cenâb-ı Hak.

Enâniyet olmayacak, silinecek kalpten. “Lâ ilâhe” buyuruyor. Yani kalp, nefsânî arzuların putperesti olmayacak. Haksızlık olmayacak, zulüm olmayacak, kin olmayacak, intikam, hırs, tamah, fitne, bilhassa zamanımızın fitnesi israf olmayacak, pintilik olmayacak. Gurur, kibir, yalan, gıybet, tecessüs, merhamet ve şefkat yoksulluğu olmayacak. Kalp bunlardan temizlenecek.

Cenâb-ı Hak:

اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

(“Ancak Allâhʼa kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).” [eş-Şuarâ, 89])

Rafine olmuş bir kalp istiyor bizden.

Temizlenen kalpte ne olacak? İlâhî muhabbet. Hiçbir muhabbet, Allah ve Rasûlü’nün muhabbetinin üstüne çıkmayacak. Mal, mülk, evlât vs… Ne nîmet vermişse Allah ve Rasûlü için istîmâl edilecek.

Tevâzû olacak:

Tevhid akîdesinin ortaklığa tahammülü yok. En büyük günah, şirk olmuş oluyor. Bu da kibir, -Allah korusun- bir şirk, kendini beğenme, Allâh’ın verdiği nîmeti kendine izâfe etme. Bu da çok tehlikeli.

Onun için tevâzû olacak. Bu tasavvufta da ilk tavsiye edilen, tevâzu. O benlikten sıyrılacak. Cenâb-ı Hak:

“İbâdurrahman, yeryüzünde mütevâzı olarak dolaşırlar…” (el-Furkân, 63)

“Ben” olmayacak. “Yâ Rabbi, Sen!” olacak.

Mekke Fethi oldu, büyük bir zafer oldu. Cenâb-ı Hak:

فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ buyuruyor.

“Rabbini hamd ile tesbih et. Ve bir de istiğfar et…” (en-Nasr, 3) buyuruyor. Yani kendine izâfe etme! Bir de istiğfâr et! Allah sana bunu lûtfetti.

Tevâzû olacak. Bütün evliyâullâh’ın ilk dersi tevâzû oluyor, tevâzûyu öğrenmek.

İşte Aziz Mahmud Hüdâyî, Bursa sokaklarında… Kādı’l-Kuzât, en yüksek mevkideyken, Bursa sokaklarında cübbeyle, sırmalı elbiseyle ciğer sattı. Yeter ki “ben” demeyeyim. Cenâb-ı Hakk’ın karşısında bir hiçliğini hissetmek.

Yûnus Emre dergâha girmeden evvel Tapduk Emre onu eşikte bıraktı. Bir müddet. Herkesin ayağının bastığı eşikte başını koydu. Bir müddet sonra Tapduk Emre geldi, onu eşikten aldı.

Velhâsıl tevâzû çok ehemmiyetli. İnsan hiçliğini bilecek. Bir hiç sermaye ile geldik. Bir sıfır sermaye ile geldik. O zaman “ben” niye? Demek ki kul mütevâzı olacak.

İbrahim -aleyhisselâm- malıyla, canıyla, evlâdıyla, bütün şeyiyle (imtihandan geçip) Allah dostu oldu. Fakat kıyamet günü:

“Yâ Rabbi (diyor), insanları (yarattığın) dirilttiğin gün beni mahcup etme.” (Bkz. eş-Şuarâ, 87) buyuruyor.

Hakşinaslık olacak:

“El-emîn, es-sâdık” olacak müslüman. Efendimiz’e ismini söylemezlerdi bazen. “El-Emîn geldi, es-Sâdık geldi, en doğru insan geldi.” derlerdi.

Bulunduğumuz muhitte şâyân-ı takdir olacağız. En doğru insan olacak, İslâm’ı temsil edeceğiz. Bak; “şâhit” diyor, Cenâb-ı Hakk’ın şâhidi olacağız. İhsan sahibi, ikram sahibi olacağız. Cenâb-ı Hak devamlı ikram ediyor. Hiçbir zaman… Ağaçlar ikram ediyor, hayvanlarla ikram oluyor, her şeyle. Güneş ikram hâlinde, atmosfer ikram hâlinde. Demek ki ihsan… Kul da ihsan sahibi olacak.

Diğer ifadeyle kendisini ilâhî kameranın altında olduğunun idrâki içinde olacak.

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ

(“Nerede olsanız, O sizinle beraberdir.” [el-Hadîd, 4])

Nereye gitseniz Allah sizi görüyor, Allah sizinle beraberdir.

İnsaf ehli olacak:

Kendin için ne istiyorsun; bütün ümmet-i Muhammed için, hayvanat için, vs. için, insaf, bir insaf, bir vicdan sahibi olabilmek.

Allah sana verdi, ona vermedi. Demek ki o sana zimmetli. Bir paylaşabilme.

Vakar sahibi olacak:

Lâubâlî olmayacak müslüman. Kibirli olmayacak, fakat vakarlı olacak. Dâimâ İslâm’ın o şahsiyetini temsil edecek.

Merhametli olacak:

Cenâb-ı Hak Raûf ve Rahîm. Peygamber Efendimiz “raûf ve rahîm”. Çok merhametli, çok şefkatli. Cenâb-ı Hak “erhamu’r-râhimîn: merhametlilerin en merhametlisi.” Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmak için merhamet olacak.

Sahâbe dediler ki:

“–Yâ Rasûlâllah! Biz hepimiz merhametliyiz.” dediler.

“–Yok (dedi Efendimiz). Benim kasdettiğim merhamet, âm ve şâmil merhamet, Allâh’ın bütün mahlûkâtına merhamet.” (Hâkim, IV, 185/7310)

Evlâdına nasıl merhametin var; Suriyelilere de, Sûriye’deki zulüm altındakilere de öyle merhametli olacaksın.

Dünkü o şehid olan kardeşlerimizin, onların ailelerine vs… Öyle merhametli olacağız. Onların dertlerini dinleyeceğiz, tesellî edeceğiz. Hiçbir şey ikram yapamıyorum;

“قَوْلًا مَيْسُورًا” Cenâb-ı Hak “tatlı birkaç söz söyle” buyuruyor. (Bkz. el-İsrâ, 28)

Cömert olacak bir müslüman:

Cenâb-ı Hak cömert. Devamlı ihsan hâlinde, ikram hâlinde. Bir pintilik aslâ yakışmaz bir müslümana. Tabi israf da yakışmaz. İsraf da aşağılık duygusunu bastırma hareketi.

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ

(“Sevdiklerinizden vermedikçe birre vâsıl olamazsınız…” [Âl-i İmrân, 92])

Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmak için sevdiklerinizden vermeniz lâzım diyor. Kendimize veriyoruz, kendimizi seviyoruz. En yakınlarımızı, ailemizi, çoluk-çocuğumuzu seviyoruz. E, kendimizin dışındakiler Allâh’ın kulu değil mi?..

Velhâsıl cömertlik “âm ve şâmil merhamettir” buyruluyor, bütün mahlûkâta.

Adâlet olacak:

İsterse evlâdın olsun, isterse baban, annen olsun. Hakkı tevzî edeceksin. İkram olacak, ikram sahibi, affedici olacaksın. O da şahsına olan bir kusurda. Âmmeye olan bir kusuru senin affetmeye hakkın yok. Orada âmmenin kul hakkı var onda. Fakat sana karşı bir yanlışlık yapıldı; Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de affede affede affedilmeye lâyık hâle gelmemizi istiyor. Yani affedeceğiz ki… Hiçbir müslümanla aramızda bir bürûdet olmayacak. Cenâb-ı Hakk’ın affına nâil olacağız.

Sabır mühim:

Her şeye sabır. İbadette sabır, muâşerette sabır. Ahlâkta sabır. Gelen hâdiselerde sabır.

Bir müslüman hizmet sahibi olacak, hizmet edecek:

Bir sefer oldu Efendimiz zamanında. Belki Bedir Seferi’ydi. Tabi Ramazan ayıydı. Nâfile oruç olmuş oluyor seferde. Tabi tutarsa evlâ, tutmazsa sonradan kazâ eder. Bir yaz günüydü. Oruç tutanlar, hâlsiz, bitkin kaldılar. Oruç tutmayanlar onlara su taşıdılar, yelpâze vurdular. Onları uyuttular. Rasûlullah Efendimiz iftar vakti:

“–Bugün hizmet edenler (daha çok) ecir aldı.” buyuruyor. (Buhârî, Cihâd, 71; Müslim, Sıyâm, 100-101; Nesâî, Savm, 52)

Demek ki hizmet, nâfilenin önüne geçiyor.

Kanaat sahibi olacak bir müslüman:

Allah bana bu kadar verdi. Benim için bu kadarı hayırdır. Taksimi yapan Cenâb-ı Hak. Cenâb-ı Hak’tan râzı olacak. Gözü yukarılara bakmayacak. Yukarılarda gözü gezmeyecek. Yukarılar kendisinin olsa felâket olacak. İşte Kârun, felâkete gitti.

Hüsn-i zan sahibi olacak:

وَلَا تَجَسَّسُوا (“…Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın…” [el-Hucurât, 12]) buyruluyor. Tecessüs, kimsenin kusurlarını aramayacak. Saygılı olacak, ihlâs sahibi olacak, edep sahibi olacak. Böyle kul, bir olgun insan, bir kemâl, Rasûlullah Efendimiz’e benzemenin gayreti içinde olacak.

Yani bir müslüman, rahmet tevzî edecek.

وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

((Rasûlüm!) Biz Senʼi âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” [el-Enbiyâ, 107])

Bir mü’min de rahmet mü’mini, rahmet insanı olacak. Bakışları şefkat ve merhametle dolu olacak. Müsbet nazarla pozitif enerji yükleyecek. Yani nazarı ihyâ edecek, bakışı bile ihyâ edecek. Onun bakışı haset dolu bir bakış olmayacak. İhtiras dolu bir bakış olmayacak.

Her insanın nazarı kendisinin kalbinin rengine göre değişir. O zaman kalbimizin durumu ortaya çıkmış oluyor. Dilimiz bir rahmet tevzî edecek. Harama aslâ uzanmayacak. Helâli biriktirmeyecek. Âhireti kazanmak için bir malzeme edilecek.

Eziyet verecek şeyi yoldan kaldıracak. Yardıma muhtaç olanlara yardım edecek. Cihadda, Allah yolunda yorulmayan bir el olacak. İşte sahâbî tâ Çin’e gitti yorulmadı, üşengeçlik gelmedi. Semerkand’a gitti. Afrika’nın ortalarına gitti. Yorulmadı, bir şey olmadı, bir şikâyet gelmedi kendisinden.

Velhâsıl Allah Rasûlü’ne benzeyebilmek. Esas Velâdet Kandili bu. Bu velâdet kandili bu ölçüleri hayatımızın her safhasına intikâl ettirebilmek.

Cenâb-ı Hak, İslâm’la hedeflediği kâmil insan modelini Peygamber Efendimiz’in şahsında sergiledi. O’nu âlemlere rahmet ve bütün mü’minlere örnek bir şahsiyet eyledi.

Rabîulevvel ayının ihyâsı, bugünün, bu ayın ihyâsı, yani bu geceden başlayacak, bu ayın ihyâsı.

İmam Kastalânî vardır. Bu, Buhârî şârihidir, meşhur allâme. O bir hâdise rivâyet ediyor:

Efendimiz’in amcası Abbas, amcası Ebû Leheb. Biri îmânın zirvesinde, öbürü de küfrün derinliğinde. Ebû Leheb öldüğü zaman kardeşi Abbas rüyâsında görüyor -radıyallâhu anh-:

“–Kardeşim nasılsın?” diyor.

Biliyorsunuz, “Tebbet yedâ” onun için indi. Efendimiz’e çok zulmetti. Hattâ dövmeye kadar gitti, toprak attı, dikenler koydu vs.

“–Cehennem’deyim (diyor). Acıklı bir azâbın içindeyim (diyor). Yalnız pazartesi günleri azâbım hafifliyor. Zira câriyem Süveybe geldi: «Bugün bir yeğenin dünyaya geldi.» Yani Muhammed’in doğduğu -sallâllâhu aleyhi ve sellem- doğduğu gün, bana bir müjde verdi. Bizde akrabâ asabiyeti var, akraba çokluğu. Onun için bir müjde olarak: «Süveybe, sen serbestsin.» dedim. Onun için pazartesi günleri parmak aralarımdan bir su çıkıyor. Pazartesi geceleri bir ferahlıyorum.” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 277; İbn-i Sa’d, I, 108, 125)

İmam Cezerî var. Bu, hadis âlimi, kıraat âlimi 1429 seneleri, aşağı yukarı devri 1400 civarında. O diyor ki:

“Bir, Allah ve Rasûlullah düşmanı (diyor), sırf akrabalık asabiyetiyle sevindiği için azâbı hafifletiliyorsa bir mü’min Rasûlullah Efendimiz’e ümmet olmanın sevinciyle bu ayda ne kadar hizmetler eder, bol bol sohbetler eder, feyzini tazeler, gönül sofraları kurar, ziyafetler verir, fakir, garip, yetim, çaresiz kimseye, her türlü iyiliği yapmaya gayret eder, mahzun gönüller şâd olur, kim bilir bu mü’min kuluna da Cenâb-ı Hak ne kadar ecirler verir?..”

İbn-i Abbas buyuruyor ki yine:

“Efendimiz pazartesi günü doğdu. Yani pazartesi gününün gecesi sabaha karşı doğdu. Mekke’den Medîne’ye hicret, pazartesi günüydü. Medîne’ye teşrifleri pazartesi günüydü. Pazartesi günü vefat etti. Pazartesi günü Kâbe’de hakemlik etti, Hacer-i Esved’i yerine koydu. Pazartesi günü Bedir zaferi kazanıldı.

اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ

(“…Bugün size dîninizi tamamladım…” [el-Mâide, 3]) âyeti de pazartesi günü, dînin tamamlandığını bildiren âyet de pazartesi günü indi.”

Onun doğumu da pazartesiye rastladı.

Bazı kişiler sorar:

“–Acaba bu kandil günü -yani yarın- oruç tutmak mı iyi, tutmamak mı iyi?”

Şimdi, Rasûlullah Efendimiz tuttuğuna göre, şükrâne olarak Cenâb-ı Hakk’a teşekkür olarak tutmakta ecir var, müstehabdır. Yine meselâ Cenâb-ı Hak Yahya -aleyhisselâm-’a da “doğduğun gün” buyuruyor. Îsâ -aleyhisselâm- da “doğduğum gün” buyruluyor.

Demek ki bir, doğum gününü, Peygamber Efendimiz’in ve Yahya -aleyhisselâm-’ın, İsâ -aleyhisselâm-’ın, -herkes için değil-. Demek ki bugün bir şükrâne olarak, bir teşekkür olarak Cenâb-ı Hakk’a. Bu bakımdan bugün, yani bu gece, yarın için oruç tutulsa, câizdir, müstehabdır. Fakat niyet, Rasûlullah Efendimiz’e ümmet olmanın sevinci, Allâh’ın lûtfu. Cenâb-ı Hakk’a şükrâne olarak.

İkinci bir görüş var:

Bu da Efendimiz’in cihânı teşrifi bir bayram, yani bir sevinç günü telâkkî edilir. Bunun için nasıl bayramda oruç tutulmazsa, Mevlid Kandili günü de oruç tutulmasa câizdir. Bunun için hayır-hasenatta bulunur. Efendimiz’in ümmeti olmanın sevinciyle fakir-fukarâyı sevindirir. Kur’ân-ı Kerîm’ler okur, sohbetler eder. Bu günü de öyle bir bayram sevinci içinde geçirirse, bu da çok güzel buyruluyor.

Yani iki görüş var: Tutulsa da müstehabdır, tutulmasa da müstehabdır. Fakat ikisi de Cenâb-ı Hakk’a bir şükrâne olarak olacak. Bir sevinç alâmetleri olması lâzım.

Nasıl bir annenin-babanın evlâdı askerden gelse, seyahatten gelse bir sevinç duyar o gün; demek ki Rasûlullah Efendimiz’in de teşrifiyle, O’na ümmet olmakla bir Cenâb-ı Hakk’a teşekkürde bulunmak, onun için hizmet etmek.

Zira Cenâb-ı Hak Ahzâb Sûresi’nin 6. âyetinde:

“Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha önce gelir…”

Yani kendisi… Efendimiz buyuruyor ki:

“Kabrimde (diyor) kıyâmete kadar «ümmetî, ümmetî» diyeceğim.” buyuruyor. (Bkz. Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, XIV, 414)

Hazret-i Ömer bir gün dedi ki:

“–Yâ Rasûlâllah! Ben canımdan sonra Sen’i seviyorum.”

“–Yok, Ömer (dedi), olmaz (dedi). Beni her şeyden, canından da daha evvel seveceksin.”

“–Tamam yâ Rasûlâllah, bundan sonra Sen’i canımdan da fazla seviyorum, canım Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah!” dedi. (Bkz. Buhârî, Eyman, 3)

Velhâsıl bu Velâdet Kandili, bizler de Efendimiz’e muhabbetimizi sorgulamalıyız. Muhabbetimizi artırmaya gayret etmeliyiz.

İşte okunan Mevlid-i Şerîf, kasîde, ne güzel bir Efendimiz’e olan bir sevgiyi, bir muhabbeti bize ifade ediyor.

İnsan sevdiğini unutmaz. Her fırsatta onu yâd eder. Bir kimse çok büyük bir iyiliğini gördüğü kimseyi ömür boyu kalbinde taşır.

Efendimiz’i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- hiç unutmadı. Pazartesi günü;

“–Kızım Âişe (dedi), bugün ne günü?” dedi. İyice rahatsızlanmıştı.

“–Baba, pazartesi.”

“–Aman (dedi) kızım (dedi), ne olursun (dedi) beni hiç bekletmeyin (dedi). Hemen Allah Rasûlü’nün yanına götür.” dedi. (Bkz. Ahmed ibn-i Hanbel, I, 8)

Seyyid Ahmed Yesevî, evliyâullahtan. 63 yaşına girince, bir mahzen gibi bir yer kazdırdı;

“–Allah Rasûlü 63 yaşında dünyaya vedâ etti.” dedi. İrşâdını on sene o şey gibi, bir yeraltındaki bir şeyden, oradan irşâdına devam etti. Tabi bunu biz yapsak sun’î olur. O gönül, o aşk olacak ki onu oraya götürecek.

İmam Nevevî Hazretleri, meşhur hadis âlimi, allâme-i cihan. Karpuzu Allah Rasûlü nasıl yedi? Böyle mi kesti, böyle mi kesti, böyle mi yedi?.. Hadislerde rastlamadığı için, herkesi serinleten karpuz, onu yemiyor, serinletmiyor onu.

Tabi bu muhabbet. Yani ümmet-i Muhammed’in kemâli Sünnet-i Muhammedî’ye râm olmakla olmuş oluyor.

Buradan hattâ birkaç şey ben nakletmek istiyorum:

Mevlânâ, büyük bir aşk fırtınası, aşk terennümü. Diyor ki:

من بندهء قرآنم اكر جان دارم

من خاك ره محمد مختارم

Buyuruyor. Yani;

“Bu can diyor, tende oldukça, ben Hazret-i Kur’ân’a kulum/köleyim, Hazret-i Muhammed Muhtâr’ın da mübârek yolunun toprağıyım buyuruyor. Kim benden başka bir şey ifade ederse, ben ondan bîzârım.” buyuruyor.

Yine Mevlânâ, Selçuklu Üniversitesi’nin dersiâmı iken “hamdım” diyor. Gönül, Rasûlullah Efendimiz’in rûhâniyetiyle dolunca, o zaman “piştim” buyuruyor. Yani hakikat-i Muhammediyye’ye yaklaştıkça. Sonra Şems-i Tebrizî ile karşılaşıyor. İkisi de âşık, ikisi de bir aşk okyanusuna birer kibrit atıyor. Ve bu kibrit şeyinde hem Şems, hem Mevlânâ yanmaya başlıyor ve “yandım” diyor. Ve bu yanma neticesinde 26.000 beyitlik bir Mesnevî meydana geliyor.

Hattâ orada, Mesnevî’de geçen ney, insan-ı kâmil mânâsına.

بشنو اين نى چها چها مى كيد

اسرار نخفت كبريا مى كيد

“Dinle neyden diyor, nasıl feryâd ediyor diyor. Nasıl o, âşık bir insanın gönlü nasıl feryâd ediyor? Kibriyânın sırlarını anlatıyor sana.” diyor.

Fusûsu’l-Hikem vardır İbn-i Arabî’nin. Orada bir hadîs-i kudsî rivâyet ediyor:

“Ben (diyor), insanın sırrıyım (diyor Cenâb-ı Hak), insan da Ben’im sırrımdır.” (Bkz. Fusûsu’l-Hikem Terc. ve Şerhi, I, 48)

Demek ki yaklaştıkça, Mevlânâ’nın o “yandım” demesi, o sırlar açılmaya başlıyor.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyuruyor ki:

“Benim bildiğimi bilseydiniz, yemezdiniz, içmezdiniz, sahrâlara düşerdiniz. Evlerinize dönemezdiniz.” buyuruyor. (Bkz. İbn-i Mâce, Züdh, 19)

Fuzûlî vardır, o da meşhur şâir. O da ne güzel anlatır sevgisini, muhabbetini:

Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su

Kim bu denlû dutuşan odlara kılmaz çâre su.

“Ey gözüm diyor, boş yere yaşlarını dökme diyor. O içimde yanan ateşi senin o gözlerinden dökülen yaşlar söndürmez diyor. Yani gözüm yorulma boş yere diyor, sen bu alevi söndüremezsin.” diyor.

Yine:

Felekler yandı âhımdan, murâdım şem’i yanmaz mı?

Habîbim, fasl-ı güldür bu, akarsular bulanmaz mı?

Yine:

“Ey bahçıvan diyor, böyle diyor, boş yere diyor, gülleri sulama diyor. Sen bin tane gül sulasan diyor, sen bir tane (Peygamber Efendimiz gibi) bir gül meydana getiremezsin.” diyor.

Yine o suyun, akarsuyun böyle çarpa çarpa gitmesi:

“Su, Peygamber’in ayağının toprağına ulaşabilmek için ömürler boyunca durmaksızın O’nun aşkından sarhoş, âvâre bir âşık gibi sağa sola çarpa çarpa gidiyor.” diyor.

Yani kalp Rasûlullah ile dolu, her gördüğü şey Rasûlullah’ı hatırlatıyor:

“Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl

Başını daştan daşa urup gezer âvâre su.” diyor.

İşte bunlar nedir? Allah Rasûlü’yle pişmiş gönüller.

Yine -hocamızın okuduğu- Es’ad Erbilî Hazretleri’nin:

Tecellâ-yı cemâlinden Habîbim nevbahar ateş.

Gül ateş, bülbül ateş, sümbül ateş, hâk ü hâr ateş.

Nasıl bir yangın? Kaçsam ateş, dursam ateş. Kefen ateş, ölüyü yıkayan su ateş vs…

Yani bu nedir? Bir yanıştır bu. “Yandım” diyor Mevlânâ da. Şey de -aşağı yukarı- Es’ad Erbilî Hazretleri de “yandım” diyor. Fuzûlî de “yandım” diyor.

Okunan Mevlid-i Şerîf’te:

Dedi, gördüm ol Habîb’i ânesi,

Bir acep nûr kim güneş pervânesi.

Sanki diyor, Güneş’i diyor, Cenâb-ı Hak O’nun için yarattı. O olmasa yaratmazdı diyor. Sanki Güneş O’nun için yaratıldı, O’nun için dönüyor buyuruyor.

Yani nasıl bir, yani her gördüğü şeyde Allah Rasûlü’nü hatırlama.

Bizim bir hocamız vardı İmam Hatip’teyken. O zaman Farsça dersi vardı. O da bir Rasûlullah âşığıydı, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz. Bize haftada iki gün, haftada iki saat Farsça dersine gelirdi. Mevlânâ’dan iki beyit yazardı, ağlardı sonra. Biz de tabi çocuktuk, farkına varamadık, delikanlıydık.

“–Oğlum derdi, ben ağlıyorum derdi, beni Mevlânâ elimden tuttu, Rasûlullah Efendimiz’in kapısına götürdü.” dedi. Onun:

“Gönül hûn oldu şevkinden boyandım yâ Rasûlâllah” bir şiiri vardır. Orada nasıl o yanışı bildiriyor:

“Susuz kalsam yanan çöllerde can versem elem duymam

Yanardağlar yanar bağrımda ummanlarda nem duymam

Alevler yağsa göklerden ve ben masseylesem duymam

Cemâlinle ferah-nâk et ki yandım Yâ Rasûlâllah!

Böyle gidiyor…

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri… Onun da Farsça bir dîvânı vardır. O da Efendimiz’e çok âşıktır, hem maddî hem mânevî. İçtihad durumunda.

“Ah diyor, o diyor, mübârek ayağının bastığı eşiği her zaman doya doya öpebilsem diyor. Her yıl hacılar diyor, Kâbe’ye tavafa koşmakta. Ancak Kâbe ise Sen’in Ravza-i Mutahhara’nı tavaf için can atıyor.” diyor.

İmam Mâlik’e göre de, Ravza, yani Efendimiz’in makber-i şerîfinin olduğu mekân, Kâbe’den daha efdaldir diyor. Çünkü O’nun sebebiyle, Rasûlullah Efendimiz sebebiyle Kâbe vardır buyuruyor.

“Yâ Rasûlâllah! (Diyor duâsında.) Sonsuz merhametine sığınıp kapına geldim. Bana rahmet deryasından bir damla lûtfet Yâ Rasûlâllah!” diyor.

Nâbî… Medîne-i Münevvere’ye yaklaşırken bir paşa ayağını uzatıyor. Tâ uzaktan Kubbe-i Hadrâ gözüküyor. O da doluyor o şeye karşı, yani Allah Rasûlü’ne karşı bir saygısızlık gibi geliyor:

Sakın terk-i edebden kûy-i Mahbûb-i Hüdâ’dır bu,

Nazargâh-ı ilâhîdir, makâm-ı Mustafâ’dır bu.

Mürâât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha

Metâf-ı kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu

Yani:

“Ey Nâbî diyor, bu dergâha edep kâidelerine uygun olarak gir. Burası meleklerin etrafında pervâne olduğu, peygamberlerin eşiğini öptüğü mübârek bir makamdır.”

Tabi bu da bize bir ders. Demek ki Ravza’ya girdiğimiz zaman nasıl bir edep içinde girmeli? Nasıl bir dünyâ kelâmı konuşmamalı?..

Velhâsıl terennümleriyle, mevlidleriyle vesâiresiyle bize -elhamdülillâh- Rasûlullah Efendimiz’i anlatan bize, O’nun muhabbetini anlatan, elimizde çok çok -elhamdülillâh- sermâye var.

Yine bu Mevlid-i Şerîf gecesi nasıl olurdu günü, Medîne-i Münevvere’de? Yani Osmanlılar zamanında:

“Rebîülevvel’in 12’ci günü sabah namazının akabinde Bâbü’n-Nisâ önünde, meydan muvâcehesi karşısına bir kürsü konur. (Yani kadınlar kapısı kısmına bir kürsü konur. Efendimiz’in de türbesine yakın, O’nun muvâcehesinde.) Bütün şehrin ileri gelenleri, şehrin kadısı, Şeyhü’l-Harem, diğer ağalar, rütbeli askerler mertebelerine göre otururlar. Ziyaretçiler etrafına toplanırlar. Öd ve amber kokuları göklere yayılır. Mescid-i Şerîf’in içi gül suları ile kokulanır. Hatiplerden beş kişi nöbetle kürsüye çıkarlar, Arapça mevlid-i şerîf okurlar.

Duâdan sonra şerbetler içilir, herkes evlerine gider. Bu iş, Güneş’in doğuşundan kuşluk vaktine kadar devam eder. O gün dükkânlar açılmaz, dersler okunmaz, kimse işiyle meşgul olmaz. Toplar atılır, şenlikler edilir, büyük-küçük herkes güzel elbiselerini giyip birbirleriyle tebrikleşirler. Medîne halkı bu mübârek güne büyük ehemmiyet verip çokça hürmet gösterirler. Şehir ahâlisi/halkı der ki: «En Büyük Bayram bugündür.» derdi.” (Bkz. Derviş Ahmed Peşkârîzâde, Tayyibetü’l-Ezkâr.)

Bizler de -inşâallah- oruç tutan, isteyen tutabilir; tutmayan da -inşâallah- bugün bir bayram olarak telâkkî eder -inşâallah- bu gecenin, bu günün nîmetini tadarız -inşâallah-.

Efendimiz bildiriyor:

“İnsin ve cinnin isyankârları hâriç bütün mahlûkat beni tanır.” (Ahmed bin Hanbel, III, 310)

Uhud tanıyordu.

“Biz Uhud’u severiz, Uhud bizi sever.” buyuruyordu. (Buhârî, Cihâd, 71; Müslim, Hacc, 504)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- diyor ki:

“Rasûlullah’la birlikte Mekke’deydim. Beraberce Mekke’nin bazı yerlerine gittik. Dağlar ve ağaçların arasından geçiyorduk. Peygamber Efendimiz’in karşılaştığı bütün dağlar ve ağaçlar; «Esselâmu aleyke yâ Rasûlâllah!» diyordu.” (Tirmizî, Menâkıb, 6/3626)

Hurma kütüğü tanıyordu. Efendimiz bir hurma kütüğü üzerinde sohbet ederdi. Cemaat kalabalıklaştı, minber yapıldı, minberde vermeye başladı. Hurma ağacı, hurma kütüğü ağlamaya başladı.

Bu, hadîs-i mütevâtir. Yani bir kişinin, iki kişinin, üç kişinin, beş kişinin rivâyet ettiği hadis değil, bütün bir cemaat, kalabalık cemaat, o şeyin inleyişini duyuyor.

Mevlânâ da diyor ki burada:

“Bak diyor, bir kütük diyor, Allah Rasûlü’ne ayrılıktan hüzünlendi diyor. Sen insansın diyor, sen ne kadar yakınsın?” diyor. Kendini bir mîzân et.

Hayvanlar tanıyordu. Bir deve şikâyetini Efendimiz’e anlatıyordu. Efendimiz, sahibini çağırıyordu:

“–Allah’tan korkmuyor musun, bunun kıyâmet günü hesabını vermeyi sen düşünmüyor musun?” buyuruyordu. (Bkz. Ebû Dâvûd, Cihâd, 44/2549)

Velhâsıl kardeşler, biz Rasûlullah Efendimiz’i ne anlatmaya gücümüz var, ne de tam mânâsıyla anlamaya gücümüz var. O’nunla beraber olmanın gayreti içinde…

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

(“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” [Buhârî, Edeb, 96])

Efendimiz’e bir adam geldi:

“–Yâ Rasûlâllah! Kıyâmet ne zamandır?” dedi.

Efendimiz buyurdu:

“–Kıyâmet için ne hazırladın?” buyurdu.

“–Allah ve Rasûlü’nün muhabbetini hazırladım.” buyurdu.

Bunun üzerine Efendimiz:

“–Öyleyse sen sevdiğinle beraber olacaksın.” buyurdu. (Müslim, Birr, 163/2639; Buhârî, Fadâilu’s-Sahâbe, Menâkıbu Ömer Bâbı)

Muhabbette itaat kolaylaşır. Anne evlâdını sevdiği için, annenin o evlâdına bakması kolaylaşır. Başkası bakamaz ona. Demek ki Efendimiz’e tâbî olmak da bir muhabbet işi. İbadette, muâmelâtta, hayatın her safhasında.

Enes diyor ki -radıyallâhu anh-:

“Bizi «Muhakkak ki sen sevdiğinle berabersin»…”

Biz onun tadını tattık diyor O’nunla beraber olmanın. Fakat onu diyor acaba biz nerede olacağız âhirette?

“..Fakat bu hadîs-i şerîf bizi o kadar çok sevindirdi ki, «muhakkak ki sen sevdiğinle beraber olacaksın.»” (Bkz. Müslim, Birr, 163/2639; Buhârî, Fadâilu’s-Sahâbe, Menâkıbu Ömer Bâbı)

Yani sevmek, O’na itaat, sırf câmide, seminerlerde filân değil, evimizde, çoluk-çocuğumuzu yetiştirirken, ticârî hayatımızda, muâmelâtta, her şeyde O’nunla beraber olabilmek.

Yine Sevban vardı. Yine bir rivâyet. O da Efendimiz’i çok severdi. O’ndan ayrı kalmaya sabredemezdi. Bir gün Peygamber Efendimiz’in yanına geldi. Yüzü sararmış, iyice zayıflamıştı. Yüzünden hüzün akıyordu. Allah Rasûlü:

“–Ey Sevban! (Dedi.) Senin benzini sarartan nedir? (Dedi.) Niye benzin sarardı?” dedi.

Bakın bu çok mühim kardeş, yani bu sevgi/muhabbet. Bizim benzimiz niye sararıyor, Sevban’ın benzi niye sararıyor?

Sevban dedi ki:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Ne bir hastalığım, ne bir acım var. Fakat görmediğim zaman Sen’i özlüyor ve Sen’in yanına gelinceye kadar şiddetli bir yalnızlık hissediyorum. Sen bana kendimden, âilemden, çocuklarımdan daha sevgilisin. Ben evdeyken Sen’i hatırlayınca sabredemiyorum. Hemen gelip mübârek yüzüne bakıyorum. Bu hâl öyle olunca bana, acaba âhirette hâlim nice olacak? Âhireti hatırladıkça Sen’i orada hiç görememekten korkuyorum. Çünkü biliyorum Sen peygamberlerin en yücesinin en üstünde Sen olacaksın. Ben ise kim bilir nerede savrulup kalacağım orada? Bunu düşündükçe hâlden hâle giriyorum.” (Bkz. Vâhidî, s. 168-170)

Bunun üzerine şu âyet-i kerîme iniyor, Nisâ Sûresi 69. âyet:

“Kim Allâh’a ve Rasûl’üne itaat ederse işte onlar, Allâh’ın kendilerine lûtuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar…”

Sadâkat gösterenler, yani bir müslüman bir gölge gibi olacak. Nasıl gölge sahibinden ayrılamaz, gölge bir taraftan, sahibi bir taraftan gidemez, sadâkat bu. Her hâlimizde Efendimiz’e sadâkat ehli olabilmek.

“…Peygamberler, sıddîklar, şehidler (nedir; kendilerini Allah için feda edenler), sâlihler (ihlâs sahipleri, gönlü Rasûlullah ile beraber). Bunlar ne güzel arkadaşlardır!” (Bkz. en-Nisâ, 69) diyor.

Bu, işte hâlden kesiliyorum diyor Sevban. Bitkin hâle geliyorum diyor. Demin bahsettiğim bu, “Ferah-nâk et ki yandım yâ Rasûlâllah!” şiirini yazan hocamız, bir gün o, Mevlevî dergâhına gidiyor Galata’da. Bir arkadaşımız böyle, duvara yapışmış, öyle duruyor görüyor onu, bitkin hâlde.

“–Aa Hocam diyor, hayrola diyor, sizi alıp bir hastahâneye götüreyim!” diyor.

“–Yok oğlum diyor. Ben hasta değilim diyor. Ben diyor, Rasûlullah’ın aşkı gelir benim kalbime diyor, ben böyle bitkin, hâlsiz, tâkatsiz kalırım.” diyor.

Tabi bu, biraz da tabi bu vehbî bir iş. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği vehbî bir hâdise, bir lûtuf bu. Tabi bizim için ne lâzım? Dâvud -aleyhisselâm-’ın bir duâsı:

“Yâ Rabbi diyor, bana diyor, kendini sevdir diyor. Sevdiğini sevdir diyor. Bu sevgiye medâr olacak amel-i sâlihler bana ihsan eyle.” buyuruyor. (Bkz. Tirmizî, Deavât, 72)

Demek ki amel-i sâlihleri de çok çok îfâ etmemiz lâzım.

Yine Efendimiz’den bir şey; bir rahmet insanı olabilmek. Buyuruyor ki Efendimiz:

“Ben her mü’mine, mutlaka, dünya ve âhirette insanların en yakınıyım. (Yani bana anamdan-babamdan daha yakın Efendimiz. Herkese böyle. Öyle buyuruyor kendisi.) Dilerseniz (bu hususla ilgili olan) şu âyeti okuyun (buyuruyor):

«O Peygamber, mü’minlere öz nefislerinden evlâdır…» Ahzâb Sûresi, 6. âyet.

Hangi mü’min (vefatında) bir mal bırakırsa, vârisler onu alsınlar. Borç veya bakıma muhtaç birini bırakmışsa o da bana gelsin, ben onu himâye edeyim ve ben ona yardımcı olayım.” buyuruyor. (Bkz. Buhârî, Tefsir, 33/1, Kefâlet 5, Ferâiz 4, 15, 25; Müslim, Ferâiz 14)

Biz de, yani Efendimiz’i sevmenin bir husûsiyeti böyle, O’na yakın olmanın.

Yani biz de ne kadar ümmetin yetimlerine, muhtaçlarına, mazlumlarına sahip çıkarsak, Efendimiz de demek ki bizden o kadar hoşnud olacak -inşâallah-.

Yine Efendimiz’in bir îkâzı var bu da Buhârî:

“Ben sizin Allâh’a şirk koşmanızdan korkmuyorum. (Putperest olmazsınız.) Ama dünya hırsıyla birbirinizle didişip çekişmenizden korkuyorum. Bir de mal sevginizden korkuyorum.” buyuruyor. (Bkz. Buhârî, Cenâiz, 71)

Şimdi kendi kendimize düşündüğümüz zaman, bugün ülkemize sığınan Suriyeli dul, yetim, öksüz bîçârelerin mes’ûliyetini hissetmek ve gereğini yapmak da, Peygamberimiz’e ümmet olmanın îcâbını yerine getirmektir.

Hiçbir şey veremiyoruz, yapacak imkânımız yok; Cenâb-ı Hak ne buyuruyor:

قَوْلًا مَيْسُورًا buyuruyor. (Bkz. el-İsrâ, 28) Tesellî et buyuruyor. Kalbine bir sevinç ver buyuruyor.

Yine Sâdî-i Şîrâzî de burada:

“Kapına bir garip gelirse, sakın eli boş gönderme diyor. Allah göstermesin belki bir gün sen de garip olur, kapıları dolaşırsın. (Suriye bir misal. Çok orada varlıklılar vardı vs. vardı.)

Kapına bir garip gelirse, sakın eli boş gönderme! Allah göstermesin belki bir gün sen de garip olur, kapıları dolaşırsın. Gönlü yaralı olanların hatırlarını sor, onlara bak. Belki bir gün sen de o vaziyete düşersin.

Sen ki bir şey istemek için kimsenin kapısına gitmiyorsun; buna şükrâne olarak, kapına gelen yoksula güzel muâmele et, ona surat asma, onu tebessümle karşıla…”

Buna benzer çok, Mevlânâ’dan da çok şeyler var.

Tabi burada muhtelif, Efendimiz’den daha çok, anlatamayacağımız, çok husûsiyetler var. Ne kadar Allâh’a, Rasûlullâh’a yaklaşmış olursak, o kadar Cenâb-ı Hak âbâd eder, ihyâ eder.

Dünya’da 620 sene gelen bir devlet yok Osmanlı’nın dışında. Osmanlı’nın başına baktığımız zaman, Osman Gâzi’nin Kur’ân-ı Kerîm’e olan ihtirâmıyla başlıyor. Ayağını uzatmıyor Kur’ân-ı Kerîm olan bir odada.

Sultan Selim, mukaddes emânetleri İstanbul’a getiriyor. Kırk hâfız tâyin ediyor. Kendisi de kırkıncı hâfız olarak orada devamlı Kur’ân-ı Kerîm okutuluyor.

Osman Gâzi ilk bastırdığı akçesinin üzerine Efendimiz’in ismini yazıyor, ism-i şerifini yazıyor.

Yavuz Sultan Selim, bizzat Hırka-yı Saâdet bulunan dâireyi Ramazan’da gider 15’inde, kendisi o odayı kendisi temizlerdi.

Medîne’ye tayin ettiği vâliye, vâli demiyorlar, muhâfız diyorlar.

  1. Ahmed Han, o zaman ışıklarda zeytinyağı yakılırdı.

“–Yok diyor, Ravza’da zeytinyağı olmaz diyor.” Oraya gül yağı gönderiyor.

“–Rasûlullah Efendimiz’in Mescid-i Nebevî’sinde gül yağı ile lâmbalar yanacak.” buyuruyor.

Bilhassa Efendimiz’in o ayak izini, başına onun modelini yaptırıp şey olarak onu koyuyor, sorguç olarak.

N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim,

Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şâh-ı Rusülün.

Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir,

Ahmedâ, durma, yüzün sür kademine ol Gül’ün!..” buyuruyor.

  1. Mahmud da Efendimiz’in o ayak izinin maketini Eyüb Sultan Türbesi’ne onu koyuyor.

Yine Efendimiz’in medfun olduğu kabr-i şerîfin üzerine Memlük Sultânı Kayıtbay bir kubbe yaptırmıştı. Bugün gördüğümüz o yeşil kubbeyi de 2. Mahmud onu yaptırdı ve onu eskiyince tamiri için de gidildi. Tamire giden İstanbul’dan ehli kişiler gönderildi. Orada dediler ki:

“–Biz Rasûlullah Efendimiz’in -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in Ravza’sının içinde çalışacağız, üstünde çalışacağız. Dünyâ kelâmı konuşmayalım. Sen, «Bana tuğlayı uzat yerine; Allah!» de, ben sana tuğlayı vereyim. «Bana su ibriğini uzat yerine; Bismillah!» de, su ibriğini vereyim. «Çekici uzat yerine; Lâilâhe illallah!» de, çekici vereyim…”

Abdülhamid Han, rahatlıkla bütün müslümanların Ravza’ya gitmesi için tren yolu yaptırdı. O zamanki şartlar, o zamanki çöl yolu… Ve Rasûlullah Efendimiz’in gazvelere çıkıp da dinlendiği mekânlara da istasyon koydurdu. Orada tren gidiyordu, yolcu olsun olmasın, orada duruyordu bir müddet, ondan sonra devam ediyordu. Yani Ravza’ya gelen tren bile bir Rasûlullah Efendimiz’in sanki sünnet-i seniyyesi üzerine bir gidiş. Ve orada tren istasyonunu görürüz; Ravza’dan 2 km beriye yapılmıştır ki orada giriş-çıkış, dünya telâşesi, Ravza’ya gelmesin.

Yine Efendimiz’de İbn-i Mektum vardı âmâ, Efendimiz’in müezzini. Osmanlılar teberrüken, biz bu şeyden mahrum kalmayalım, sünnetten diye, Süleymaniye Câmii, Sultanahmed Câmii müezzinleri içine âmâ müezzin de koymuşlardı. Hattâ ben o müezzinlerden birini görmüştüm gençken o zaman.

Velhâsıl, Efendimiz’e olan bu yakınlık, bu hürmet, bu yakınlık, âbâd ediyor. İşte devletimiz Osmanlı devleti. Bugün de öyle. İnşâallah ne kadar Rasûlullah Efendimiz’e bir yakınlık gösterirsek Cenâb-ı Hak da bizi o kadar sever, o kadar bize yardımını devam ettirir -inşâallah-.

Ben çok kısaca, beş dakika içinde sakal-ı şeriften bahsedeceğim. Ondan sonra vakti olanlar teberrüken sakal-ı şerîfe gözümüzü sürelim -inşâallah-.

Enes bin Mâlik anlatıyor. -Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in haccını anlatırken, ashâb-ı kirâmın Rasûlullah Efendimiz’in saçlarıyla teberrük için nasıl birbirleriyle yarıştıklarını şöyle bildiriyor:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şeytan taşlamayı tamamladıktan sonra kurban kesti ve traş oldu. Berber sağ taraftaki saçları tuttu, traş etti. Efendimiz Ebû Talha’yı çağırdı. Bu saçları ona verdi. Sonra berber sol tarafın saçlarını tuttu. Efendimiz kes dedi; onları da kesti. Bunları da Ebû Talha’ya verdi. «Bunları insanlar arasında taksim edin.» buyurdu.” (Bkz. Müslim, Hacc, 326)

Yani bugünkü gelen bu sakal-ı şerîflerin bir kısmı, o Efendimiz’in hacdan sonra gelen Efendimiz’in saçlarıdır.

Yine Enes bin Mâlik anlatıyor:

“Rasûlullah Efendimiz’i gördüm. Berberi O’nu traş ediyordu. Ashâb da âdeta O’nun etrâfında pervâne olmuşlardı. Bir tek saç telini dahî yere düşürmemek için birbirleriyle kapışıyorlardı.” (Müslim, Fezâil, 75)

Yine Efendimiz, rivâyete göre Vedâ Haccı’nda Peygamber Efendimiz’in alnındaki saçlar kesildiğinde Hâlid bin Velid:

“–Yâ Rasûlâllah! Alnının saçını bana verir misin? (Dedi.) Bu hususta benden başka kimseyi tercih etme. Yâ Rasûlâllah! Ne olursun bana ver dedi. Anam-babam Sana fedâ olsun…”

Yani yalvardı alması için. Saçlarını kendisine verince, onları gözlerine sürdü ve sarığının ön kısmına yerleştirdi. Ve mübârek saçlarının bereketiyle, onun savaşta karşılaşıp mağlup edemediği hiçbir toplum olmadı.

“Ben diyor, nereye dönsem diyordu, orası fetih hâline geldi.” diyordu. (Vâkıdî, III, 1108; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 111)

Fakat bu Yermuk Harbi’ne giderken, Yermuk Harbi’nde bir yerde orduyu durdurdu. Ve sarığı kayboldu.

“–Sarığı bulun.” dedi.

Aradılar, bulamadılar sarığı.

“–Kumandan dediler, sarığı bulamadık.” dediler.

“–Yok dedi, hareket yok dedi, illâ sarığı bulacaksınız, ondan sonra hareket edeceğiz.” dedi.

Sarığı buldular. Eski bir sarık. Biraz tozlanmış herhâlde. Sarığı aldı, içinden iki tane, Efendimiz’in oradan sakal-ı şerîfini çıkardı. Dedi ki:

“–Benim zaferim dedi, Efendimiz’e olan bu muhabbet ve bu sakal-ı şerifi taşıdığım içindir.” dedi. (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IX, 349)

Yine Ahmed ibn-i Hanbel Hazretleri’nin oğlu anlatıyor:

“Babam diyor, Rasûlullah Efendimiz’in saçlarından tel tel alır, onu dudaklarının üzerine koyar öperdi. Ve Allah Rasûlü’nün saç telini gözünün üzerine koyarken de onu hep görürdüm. Alırdı, öperdi, gözünün üzerine koyardı. Saç telini suya batırır, o suyu içerdi. Ve bu suyla teberrüken, Allah’tan şifâ dilerdi.

Bir gün babam, Rasûlullah’ın su kâsesini aldı, sonra onu bir kovanın içinde yıkadı. O yıkadığı o suyu teberrüken zaman zaman içti.” (Zehebî, Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ, XI, 212)

Yine İbn-i Sîrîn vardır. Bu, Tâbiîn’in büyüklerinden. O, Abîde es-Selmânî’ye diyor ki:

“–Bizim yanımızda Allah Rasûlü’nün mübârek saç telinden mevcut. Onu ben Enes’ten, Enes âilesinden temin etmiştik.” dedi. Büyük bir heyecanla şu cevabı verdi:

“–Vallâhi dedi yeminle, bende O’nun bir tek saçının telinin bulunması, benim için dünya ve içindekilerin hepsinden daha sevimlidir.” (Buhârî, Vudû, 33) Bir tek saçının bulunması.

Bu böyle gidiyor Efendimiz’e…

Yani hattâ bir müşrik görüyor, geliyor:

“Nasıl kapışıyorlardı…” diyor Rasûlullah Efendimiz’in traş olurken o saçını.

Yine bir hâdise burada, onu da kısaca bahsedeyim:

1983 yılında, Suluova’da olan bir hâdise. Orada bir kardeşlerin babası ölüyor. Babasının…

“–Bizde diyor, ilimden kimse yok diyor, bâri bunu câminin kütüphanesine vereyim diyor, câminin kitaplığına koyayım.” diyor.

İmama söylüyor, câminin kitaplığına koymak için veriyor. İmam da diyor ki:

“–Evimde diyor, bakıyordum diyor, kitapları tasnif edeyim diye. İçinden bir zarf çıktı diyor. Dedim ki, bu zarfta belki âile mahremiyeti vardır. Onun için bu zarfı açmayayım dedim diyor. Harıl harıl soba vardı, sobanın içine attım diyor zarfı diyor. Soba diyor bir patlamayla söndü diyor. Hayret ettim ben, korktum dışarı kaçtım diyor. (Bu Tasavvuf kitabında var.) Sonra diyor, bu veren kardeşler geldi:

«–Babamın zarfları varmış, onun içinde sakal-ı şerîf varmış.»”

Yani nasıl bir yangını söndürüyor.

Efendim, bir şeyle bitiriyorum çok kısa, uzadı, kusura bakmayın. Fakat gönlüm hiç bitmesini istemiyor bu, Efendimiz’e âit bu sohbetin.

Sâdî-i Şîrâzî vardır. O da Mevlânâ gibi, bu, Rasûlullah Efendimiz’e olan aşkını muhtelif kıssalarla ifade eder. Mecâzî bir hikâye anlatır, mecâzî bir hikâye, yani bir hisse almak için:

Bir kişi hamama gider. Hamamda ona hamamcı güzel bir sabun verir, kil verir, o zaman kilden yapılmış. Kili vücuduna sürer. Kilden çok güzel bir koku gelir. Kile der ki, kille konuşur, kile der ki:

“–Sen der, misk misin amber misin der. Bu koku nereden geliyor der. Böyle ben hiçbir koku duymadım.” der.

Kil de cevâben der ki:

“–Ben ne amberim, ne diğer bir kokuyum. Ben, alelâde bir toprağım der. Fakat der, benim ömrüm der, bir gül fidanının altında geçti der. O sabah şebnemlerinde, o seher şebnemlerinden, oradan damlayan, gülden damlayan o şebnemlerle ben hamur oldum. Bu koku, o gelen şebnemdir, benden değil, güldendir, o goncadandır.” der.

Elhamdülillâh, bizler de -inşâallah- -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in -elhamdülillâh- Cenâb-ı Hak lûtfen, keremen ümmeti kıldı -elhamdülillâh-. İnşâallah bizler de Efendimiz’in rengiyle, şekliyle, boyasıyla, âhengiyle, gönül hayatıyla -inşâallah- boyanırız. Cenâb-ı Hak -inşâallah- kıyâmet gününde bizi Efendimiz’le beraber eyler -inşâallah-. Esas, en büyük saâdeti de orada tadarız -inşâallah-.