|
|
Kâmil mü’minler, şükrün sadece rahatlık zamanlarına has bir ibadet olmadığını yakînen bilirler. Başlarına ne kadar ağır iptilâlar gelse de, Hakk’a şükretmek, onlarda bir tabiat-ı asliye hâline gelmiştir. Bu yüzden onlar, ilâhî imtihan muktezâsı olarak karşılarına çıkan sıkıntılardan şikâyet etmek yerine, bunların daha ağırından kendilerini koruduğu için Rab’lerine şükretme fazîletini sergilerler. |
|
|
|
Şeytanın insanı sürüklemek istediği nihâî nokta, îmansızlık, yani küfürdür. Demek ki, dâimâ Allâh’a şükür hâlinde olmak, bütün nîmetlerin O’nun lûtuf ve ihsânı olduğunu îtiraf etmek, O’nun lûtfettiği nîmetlerin kadrini bilip onları hayra kullanmak, Cenâb-ı Hakk’ı râzı edip şeytanı kahreden bir kulluk tezâhürüdür. |
|
|
|
Şükür ehli bir kula, yalnız nîmetlerin kadrini bilmek yetmez. Şükür, nîmetlerin asıl sahibini tanımak ve O’na kullukta bulunmaktır. Yani nîmetler, tefekkür ufkunu genişleterek kulu Rabbine sevk etmeli, bu vesîleyle kalpler de muhabbet ve mârifetullâh’a istikâmetlenmelidir.
Bizlere çok kıymetli bir hediye gönderen zâtı unutarak, sadece hediyeyi getiren kişiye teşekkürle iktifâ etmemiz, ne kadar tuhaf ve yanlış ise; nîmetleri bize ulaştıran sebeplere bağlanıp asıl müsebbibi, rızka takılıp Rezzâk’ı unutmak da, o kadar büyük bir nankörlüktür. İnsan için, nîmetlerin gerçek sahibini, yani Allah Teâlâ’yı unutmak kadar büyük bir ayıp ve kayıp tasavvur olunamaz. |
|
|
|
İnsaf ve iz’an sahibi her insan, kendisine bir bardak su ikrâm edene bile teşekkürü bir vicdan borcu addeder. Fırsat düştüğünde o şahsın iyiliğine muâdil bir iyilikle karşılık verir. Hâl böyleyken insanoğlunun, bütün nîmetlerin asıl ikrâm edeni olan Rabbine karşı alık ve abus kalması; akıl, iz’an ve vicdan dışıdır. |
|
|
|
Zerreden kürreye kadar bütün bir kâinat ve onda meydana gelen her türlü hâdise, okuyabilen gönüller için muazzam bir ibret ve hikmet dîvânıdır. İlâhî bir imtihan dershânesi olan bu hayattaki asıl tahsil de, bu dîvânı gönül gözüyle okuyabilmektir. Zira Şeyh Sâdî-i Şîrâzî’nin dediği gibi:
“Akıl sahipleri nazarında yeşil ağaçların her bir yaprağı mârifetullah için bir dîvandır. Gâfiller için ise bütün ağaçlar bir yaprak bile değildir.” |
|
|
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“…De ki: Hiç (kalp gözü) kör olan ile (kalp gözü) gören bir olur mu? Hiç tefekkür etmez misiniz?” (el-En’âm, 50)
Rabbimizin körlüğe teşbih ettiği tefekkürsüzlük hâli, kalbin gaflet ile perdelenmesidir. Nice baş gözü gören vardır ki kalbi kaskatı kesilmiş, hikmet ve hakîkatlere kapanmıştır. Böyleleri hakkında bir başka âyet-i kerîmede de:
“…Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.” (el-Hacc, 46) buyrulmuştur ki, asıl körlük de budur. |
|
|
Işık olmadan göz hiçbir şey göremeyeceği gibi; îmânın nûru, Kur’ân ve Sünnet’in rûhâniyeti olmadan da, kalp gözü hiçbir hakîkati göremez. Kalplerde îmânın nûru ise tefekkürle parlar. Bu itibarla kalplerimize hayat ve kâinâtı ibret ve tefekkürle okumayı öğretmek mecbûriyetindeyiz. Nitekim hikmet ehli şöyle buyurmuşlardır:
“Kim dünyaya ibret almadan bakarsa, kalp gözünde bu gafleti nisbetinde bir körelme hâsıl olur.” (İbn-i Kesir, I, 448) |
|
|
Kâinat ve hâdisâtı asıl okuyacak ve hikmeti keşfedecek olan, kalptir. Baş gözü, kalp gözüne bir nevî gözlük mesâbesindedir. Çünkü göz, kalbin niyet ve mâhiyetine göre bakar ve görür.
Hak dostu Mevlânâ Hazretleri bunu şöyle îzah eder:
“Gözlerimiz, bakışlarımız, gönlün rotası istikâmetindedir. Gönül isterse göz yılana bakar, yani zehre bakar; gönül isterse göz ibret alacağı, ders alacağı şeylere bakar.
Gönül isterse göz, dünyaya (ve nefsin arzu ettiği) dünya nîmetlerine bakar; gönül dilerse göz, mânâya (nazar eder, hikmetler devşirir) ilâhî sırlara âşinâ olur…” |
|
|
|
Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de insanoğluna ilk emri; “Oku!” olmuştur. Kâinattaki her varlık ve her hâdise, ârif gönüller için okunup anlaşılması gereken bir hikmet dersidir. Kullukta asıl mesele de “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (el-Alak, 1) emr-i ilâhîsi muktezâsınca, bu okuma istîdâdını kazanabilmektir. Esas tahsil budur. Yani her şeyde ilâhî hikmetleri okuyabilme meziyetini elde edebilmektir. |
|
|
|
Mü’min, dâimâ Rabbiyle beraberdir ve O’na teslîm olmuştur. Allah Teâlâ ise, gerçek mânâda kendisine teslîm olup sığınan kulunu başkalarına râm olmaktan ve gereksiz fânî endişelerden muhâfaza buyurur. |
|
|