|
|
Rabbimiz ism-i Settâr’ı hürmetine, biz kullarının nice günahlarını örtmüş ve onları kalpte gizli siyah noktalar kılmıştır. Bu da O’nun sonsuz yüceliğinden, merhamet ve lûtfundandır. Zira işlenen günahların eseri kalpte değil de alında kara bir leke sûretinde zâhir olsaydı, muhakkak ki hiç kimsenin bir başkasına bakacak yüzü olmazdı. |
|
|
|
Bugün Allâh’ın kullarını affetme irâdesini gösteremeyen, menfaatperest ve hodgâm bir ruh, yarın huzûr-i ilâhîde ne yüzle af dileyebilir?! Affedememe illeti, insanın kendi gafletinden kaynaklanır. Zira affın asıl sahibi Cenâb-ı Hak’tır. Mü’minler de gönüllerindeki Allah muhabbeti nisbetinde affedebilirler. Bu ahlâk ile yaşayan Hak dostları da, günaha olan nefreti, günahkâra taşırmazlar. Onları yaralı bir kuş gibi kabul ederek gönül sarayında irşad ve ıslah gayreti içinde olurlar. |
|
|
|
Eser, müessirin; sanat, sanatkârın aynasıdır. Kalp gözü âmâ olmayan bir kul, nereye nazar etse, kâinâtın hangi zerresi üzerinde tefekkür etse, Rabbinin sanatını müşâhede eder, Mutlak Sanatkâr’a olan sonsuz bir hayranlığın huzur, sürur ve hazzına gark olur. Gördüğü her manzara, onu zihnen ve kalben Yaratıcı’sına ulaştırır. |
|
|
|
Îman, bütün bâtıl ve yanlış inançlardan arınarak yegâne ilâhın Allah olduğu hakîkatine tam bir kalbî itmi’nân ile ulaşmaktır.
Takvâ ise her türlü sapık ve kötü yollardan, başıboş, nefsânî ve hayvânî bir yaşantıdan kurtularak kalbi bütünüyle Allâh’a teslîm etmek, hayâtı ilâhî gerçekler ışığında düzenlemek ve böylece “ilâhî bir ahlâk disiplinine girmek”tir. |
|
|
|
Hak Teâlâ Hazretleri, her şeyden müstağnîdir. Kâinatta hiçbir güzel ve kıymetli şey yoktur ki O’nun sonsuz hazinelerinde mevcut olmasın. Zira O, bütün güzelliklerin asıl Hâlık’ı ve müsebbibidir. Bu sebeple O’nun yüce huzûruna takdîm edilebilecek en makbul hediye, mâsivâ kirlerinden arınarak ilâhî ahlâk tecellîlerine mâkes olan, mücellâ, musaffâ ve pâk bir gönül aynasıdır. Yani Rabbimizin nazar kıldığında kendi cemâlî sıfatlarını seyredip râzı olacağı bir kalb-i selîmdir. Hakk’ın güzelliğine ayna olabilecek kadar saf ve berrak bir kalp, Cenâb-ı Hakk’a götürülmeye en lâyık hediyedir. Zâten Rabbimizin bizleri huzûr-i ilâhisine kabûl buyurması da ancak “kalb-i selîm” ile mümkündür. |
|
|
|
Mü’min; Kur’ân’ın ahkâmıyla âmil, ahlâkıyla da kâmil olduğu takdirde âdeta ilâhî ahlâk ile ahlâklanmış olur. Bunun için de Kur’ân-ı Kerîm’i, mânâsını tefekkürle ve ona kalbini samimiyetle açarak tilâvet etmek, aklen ve kalben Kur’ân iklîminde yaşamak ve davranışlarına Kur’ân ölçülerini hâkim kılmak gerekir. |
|
|
|
Allah Teâlâ’nın insanoğluna bahşettiği ahlâk, onu diğer mahlûkattan ayıran en belirgin vasıftır. Ahlâkî değerlerini kaybeden bir insan, aslında insanlık vasıflarına da vedâ etmiş demektir. İnsanı insan yapan, onun güzel ahlâk ile bezenmiş olması; insanlıktan çıkaran ve “bel hüm edall / hayvanlardan da aşağı” bir zillete düşürense, ahlâksızlık batağına saplanmasıdır. |
|
|
|
Nefsânî menfaat ve arzular; rûhumuza serpilen zehirlerdir. Her biri rûhânî hayâtımıza vurulan zincirler mesâbesindedir. İlâhî ahlâka da ancak bu nefsânî zincirler koparıldıktan sonra ulaşılabilir. |
|
|
|
Makbul bir namaz, insanı kötülüklerden alıkoyar. Beş vakit farz namaz ve onlara ilâveten kıldığımız nâfile namazların kabûl olup olmadığını anlamak istiyorsak, yaşayışımızda günahlardan ne kadar uzak kalabildiğimize bakmak kâfîdir. |
|
|
|
Şükretmek, nîmetlerin bereketlenmesine vesîledir. Şükürsüzlük ise, küfrân-ı nîmettir, nankörlüktür, bereketsizliğe, nîmetlerin geri alınmasına ve Allâh’ın gazabına sebeptir. Bu hususta Fudayl bin Iyaz -rahmetullâhi aleyh- şöyle buyurmuştur:
“Şükre devam edin. Zira bir kez elden giden nîmetin geri dönmesine pek az rastlanır.” (İhyâ, IV, 232) |
|
|
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>
|
1150 sonuçtan 61 - 70 arası gösteriliyor
|