|
|
Dînimizde insanın dirisine olduğu kadar ölüsüne bile hürmet gösterilmesi emredilmiştir. Efendimiz -sallâlâhu aleyhi ve sellem- bir insan ölüsüne rastladıklarında onun müslüman olup olmadığına bakmadan hemen defnedilmesini isterlerdi. Yine dînimizde, insana duyulan bu hürmetten dolayı, cenâzelerin çok soğuk veya kaynar su ile yıkanması, hırpalanması, kabirlerin üzerine basılması veya orada saygısız tavırlar sergilenmesi nehyedilmiştir. |
|
|
Kâmil bir îmânın ilk meyvesi merhamettir. Muhyiddîn ibn-i Arabî Hazretleri şefkat ve merhamet husûsunda şöyle buyurmuştur:
“Allâh’ın kullarına, şefkat ve merhametle muâmele et. Merhamet ve şefkatini bütün canlılara ve mahlûkâta bolca yay ve sakın ola ki; «Bu ottur, cansızdır, faydası yoktur.» deme! Bilâkis senin idrâkinin ötesinde, onların pek çok faydası ve hayrı vardır. Yaratılmışı, bulunduğu hâl üzere bırak ve ona Yaratıcı’nın merhametiyle merhamet et!” |
|
|
|
Îman, muhabbetin hakîkatine vâsıl olmaktır. Muhabbeti, onun mutlak menbaına ve ona en lâyık olana, yani Allah Teâlâ’ya hasredebilme mahâretidir. Fakat seven, sevdiğinin sevdiklerine de muhabbet duyar. Dolayısıyla Allâh’a duyulan muhabbet, başta O’nun Habîbi olan Peygamber Efendimiz -sallâlâhu aleyhi ve sellem-’i, Ehl-i Beyt’i, Sahâbe-i Kirâm’ı, Hak dostlarını, sonra da Allah katındaki kıymeti nisbetinde her varlığı sevmeyi îcâb ettirir. |
|
|
|
Kâinatta abes bir varlık ve hikmetsiz bir zerre yoktur. Bütün yaratılanlar, Cenâb-ı Hakk’ın ilim, kudret ve sanatının hârika bir eseridir ve ilâhî azametin mührünü taşımaktadır. Bu sebeple Hak âşıkları, dâimâ hikmette derinleşerek bütün bu ilâhî vitrinleri muhabbet ve ibret nazarıyla seyreder, duydukları hayranlıkla mest olurlar. |
|
|
|
Muzdaribin çilesiyle derinleşen kâmil mü’minlerin ince ve hassas gönüllerinde âdeta bir mahşer kaynar. Bu yürek yanışı, onları Hakk’ın merhamet dergâhına açılan kapının eşiğine kadar getirir. Orada kim bilir ne müstesnâ sırlar işitir, ne muhteşem hikmet manzaraları seyrederler?!. |
|
|
|
Allah Rasûlü’nün gönül dokusundan lâyıkıyla hisse alabilenlerin gönülleri de bütün mahlûkâtı kucaklayan bir merhamet dergâhı hâline gelir. Onlar, artık nefsânî takıntıların, şahsî menfaat hesaplarının esâretinden âzâd olmuşlardır. Gönülleri, Allah ve Rasûlullah muhabbeti ile hakîkî muhabbetin lezzetini tatmıştır. Bu sebeple bütün fânî haz ve lezzetler, onların nazarında ehemmiyetini kaybetmiştir. Onların bütün gayreti, düşüncesi, kaygısı, derdi ve ıztırâbı, bütün mahlûkâtın huzur ve saâdeti içindir. |
|
|
|
İnsanın meçhullerini mâlum kılacak, kabir ve âhiret gibi idrâk ötesi âlemlerin karanlık geçit ve sürprizlerini aydınlatacak ve insanın rûhunu huzura kavuşturacak olan, Cenâb-ı Hakk’a tam bir teslîmiyet ve muhabbetle itaattir. Kul, ancak bu sûretle Hakk’ın râzı olacağı mânevî bir olgunluğa erişir. |
|
|
|
Allah Rasûlü’nü sevmek, O’na itaati ve kalbî râbıta ile beraberliği gerektirir. Zira muhabbet, iki kalp arasındaki bir cereyan hattıdır ve sevginin seviyesi, bu hattın keyfiyetine bağlıdır. Bu kalbî beraberlik; nebevî ahlâktan nasîb alarak duygu derinliğine varabilmek ve Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzını kazanabilmekle mümkündür. |
|
|
|
Bir karıncayı bile incitmekten çekinecek kadar mükemmel bir mânevî terbiye ile gönülleri yoğrulan kâmil mü’minler, bütün mahlûkâta rahmet pınarı olurlar. Gönüllerinden şefkat ve merhamet tevzî ederler. Bereketli nisan yağmurları gibi, gönül bahçelerini yeşertip ihyâ ederler. Bütün mahlûkâta karşı güzel ahlâkın incelik, nezâket ve zarâfeti içinde yaşarlar |
|
|
|
Kâmil mü’minlerin bütün gayret ve düşüncesi, mahlûkâtın huzur ve saâdetidir. Zira onlar, nebevî terbiye neticesinde, “Nefsî, nefsî!” hodgâmlığından kurtulmuş, “Ümmetî, ümmetî!” diğergâmlığına ermişlerdir. Başkalarının ıztırâbıyla muzdarip olan, onların huzuruyla da huzur bulan bir gönül kıvâmına ulaşmışlardır. Kendi kurtuluşlarının, başkalarının da kurtuluşuna gayret etmekten geçtiğini idrâk etmişlerdir. |
|
|