|
|
Sâlihlerle beraberlikten maksat; kalbî bir beraberliktir. Zira fiilî beraberlik, her zaman mümkün olmayabilir. Yahut fiilî beraberlik olsa bile kalbî beraberlik olmadığında, yine bir fayda hâsıl olmaz. Bu sebeple sâlihlerle beraberlikten kasıt; gönül beraberliğidir, yani hayat ve hâdiseler karşısında sâlih ve sâdıklar gibi hissedip davranabilmektir. Böyle bir beraberlik hâli varsa zâhirî beraberliklerin de faydası vardır. Yine böyle bir beraberlik hâli varsa zâhirî ayrılıkların ziyânı yoktur. |
|
|
|
Şeyh Sâdî-i Şîrâzî, hâllerdeki sirâyetin, kişinin mânevî hayâtını nasıl değiştirebildiğine dâir şu misalleri vermektedir:
“Ashâb-ı Kehf’in köpeği, sâdıklarla beraber olduğu için büyük bir şeref kazandı; nâmı Kur’ân-ı Kerîm’e ve tarihe geçti. Lût Peygamberʼin karısı ise fâsıklarla beraber olduğu için küfre dûçâr oldu.” |
|
|
|
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, sâlihlerle beraber olup fâsıklarla ihtilâttan sakınmanın ehemmiyetini ne güzel ifâde buyurmuştur:
“İyi arkadaşla kötü arkadaşın misâli; misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir. Misk sahibi ya sana kokusundan ikram eder veya sen ondan satın alırsın.
Körük çekene gelince; o, ya senin elbiseni yakar, yahut da onun pis kokusu sana sirâyet eder.” (Buhârî, Buyû, 38) |
|
|
|
Gayret ehli müʼminleri görüp aşk ve şevke gelmek, fazîlet sahibi zâtların hâllerinden ibret alarak gaflet uykusundan uyanmak, hakîkaten büyük bir ihtiyaçtır. Bu sebepledir ki mânevî terbiye yolu olan tasavvufta da, sâlihlerle beraberliğin asgarî ölçüsü olmak üzere belli aralıklarla bir araya gelmek demek olan “sohbet”lere iştirâk, son derece mühim bir kâidedir. |
|
|
|
Kalbin mâsivâdan muhâfaza edilmesi ve dâimâ hayırlı telkinlere muhâtap kılınması için rûhâniyetlerinden istifâde edilebilecek peygamber vârisi âlim ve âriflerle, sâlih ve sâdıklarla ünsiyet zarûrîdir. Bu hâl, insanın belli aralıklarla âdeta mânen şarj olup tekrar enerji kazanması gibidir. |
|
|
|
Sâlih ve sâdıklardan gönüllere huzur ve ferahlık aksettiği gibi, gâfil ve fâsıklardan da sıkıntı ve kasvet akseder. Zira gül, sümbül, karanfil gibi nâdide çiçeklerle bezenmiş bir bahçe üzerinden esen bir meltem, gittiği yerlere gönülleri mest eden râyihalar götürürken; bunun aksine, kokuşmuş mezbele ve leşler üzerinden geçip gelen bir rüzgâr da o çirkin kokuları etrafa yayar; böylece nefesleri tıkayıp ruhları daraltır. Dolayısıyla zâlimler ve fâsıklarla ülfet, mânevî hayatın âdeta kanseridir. |
|
|
|
Mü’min, dâimâ salihlerle beraber olabilmenin gayreti içinde bulunmalı. Nitekim bunun ehemmiyetini İmam Gazâlî Hazretleri bir ifâdesinde şöyle bildirmektedir:
“Evlâdım! Son derece dikkat edeceğin bir husus varsa, o da kimlerle düşüp kalktığındır. Şunu iyi bil ki, bir sepet sağlam elma, içindeki bir çürük elmayı sağlama çıkartamaz. Fakat bir çürük elma, hepsini çürütebilir. Bunun için dâima sâlihlerle düşüp kalk!” |
|
|
Merhametli bir mü’min, amel defterini hayırlarla doldurabilmek için, hayat sermâyesini en verimli bir şekilde kullanıp karşısına çıkan her türlü hayır imkânını değerlendirme gayreti içinde olur. Zira Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın buyurduğu gibi:
“Dünya, mü’minlerin pazarı; gece ile gündüz, sermâyeleri; sâlih ameller, ticâret malları; cennet, kazançları; cehennem de zararlarıdır.” |
|
|
|
Kâmil bir mü’min, Hakk’ın muhtaç ve muzdarip kullarını gördüğünde hemen nefis muhâsebesine yönelerek; “Ben onların durumunda, onlar da benim durumumda olabilirdi.” diye düşünür, onların derdini kendi derdi bilir. Zira sadece kendini düşünüp nemelâzımcı bir tavırla diğer insanlara karşı duyarsızlaşmak, asla müslümanın ahlâkı olamaz. |
|
|
Tâbiînden hadis ve fıkıh âlimi Mutarrif bin Abdullah şöyle buyurmuştur:
“Günahkârlara karşı içinde bir merhamet hissi duymayan kimse, hiç olmazsa onların lehine (onlar için) tevbe ve istiğfâr ile duâ etsin. Zira yeryüzündekilere Allah Teâlâ’dan mağfiret dilemek, meleklerin ahlâkındandır.” |
|
|
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>
|
1150 sonuçtan 41 - 50 arası gösteriliyor
|