|
|
Bu dünyâdan gidenler, ister köle, ister pâdişah gibi gitsinler, oradaki bütün sermâyeleri, ne götürdülerse odur. Orası; sapla samanın ayrıldığı, başlarda gezen zorba ayakların ayaklar altına düştüğü, Hak rızâsına uygun kullanılmayan dünyevî mevkî ve rütbelerin sıfırlandığı, nice mahrumların hazînelere kavuşup nice gâfil zenginlerin de ebediyet fukarâsı ve mahşer dilencisi olduğu bir yerdir. Orada yalnızca Hakk’a sâdık kulların sadâkatlerinin ve selîm kalplerinin faydası vardır. |
|
|
|
Mü’min, kerem sahibi insandır. Gerçek kerem ise; infâkı, basit ve asgarî miktarlara indirmek değil, bilâkis bir problemi çözecek, sadra şifâ olacak, kıymetli, faydalı ve sevdiğimiz şeylerden infâk edebilmek demektir. |
|
|
|
Mü’min, sehâvet sahibi insandır. Hakîkî sehâvet ise, gözünü kırpmadan, eli titremeden, yağan yağmurlar kadar tabiî bir rahatlıkla, cân u gönülden infâk edebilmektir. Yâni hayır-hasenât, tıpkı çiçeklerin güzel kokularını etraflarına cömertçe ikrâm etmeleri gibi tabiî ve rûhânî bir edâ ile îfâ edilmeli ki, Hak katında bir kıymet ifâde etsin!.. |
|
|
|
Sahâbe nesli, mallarından ve canlarından fedâkârlık yaparak ilk defa Mekke döneminde çektikleri sıkıntılarla îmanlarının bedelini ödediler. İkinci olarak Medîne’de defâlarca müşriklerin taarruzlarına göğüs gerip müslümanca yaşayabilmenin bedelini ödediler. Üçüncü olarak da tebliğ hizmetleriyle hidâyet nûrunu asırlara taşıyarak îman mes’ûliyetinin bedelini ödediler. |
|
|
|
Rabbimizin lutuf ve merhametine muhtaç olduğumuz kadar biz de O’nun muhtaç kullarına ve bütün mahlûkâtına karşı cömert ve lutufkâr olmak zorundayız. Zîrâ onlar, bizler için bir imtihan mevzuudurlar. |
|
|
|
Mülkün gerçek sahibi Allah’tır. Kul, bir emânetçi ve tasarruf memuru hükmündedir. Kendisine varlık emânet edilen kul, aynı zamanda yoksulun ve muhtâcın da emânetçisidir. Bu şuura sahip olan, etrâfına bîgâne kalamaz. Zîrâ muhtaçlar, varlıklı kimseler için bir âhiret mes’ûliyetidir. |
|
|
|
Zamanımızın amansız hastalıklarından biri olan aşırı tüketim, oburluk, lüks ve gösteriş, sahâbe neslinin tanımadığı bir hayat tarzı idi. Zîrâ onlar; “yarın nefislerin varacağı konağın kabir olacağı” şuuruyla yaşıyorlardı. |
|
|
|
Mü’min, çevresinden mes’ûldür. Muhtaçların, mazlumların feryatlarına bîgâne kalamaz. Yine o, karanlık bir gecenin mehtâbı gibi nurlu, hassas, rakik, diğergâm, merhametli, cömert ve infak heyecânıyla dolu olmalıdır. |
|
|
|
Mü’min, esen meltemler gibi müşfik, yağan yağmurlar gibi cömert olmalı, her an etrafına huzur bahşedip Hakk’ın rızâsını aramalıdır. Bunun içindir ki Hak dostları da cömertlikte coşkun ırmaklara benzerler. Onlar, uzun yollar boyunca binbir canlıya; insana, hayvanâta, ağaca, kuşa, güle, sümbüle huzur bahşederek akıp giderler. |
|
|
|
Tebessüm, kişinin karşısındakiyle bir gönül râbıtasıdır. Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta en güzel bakış tarzı olan güler yüz ve tatlı söz kadar tesirli bir irşad metodu olamaz. Bu itibarla insanlara rehberlik yapanlar, en haşin ve nâdan kalpleri bile yumuşatabilmeli, en abus çehreleri dahî gülümsetebilmelidirler. |
|
|