|
|
İnsanın asıl ihtiyaç duyduğu hakikî bilgi; mârifettir, irfandır. Cenâb-ı Hakk’ın cemâlî sıfatlarının kalpte tecellîsini idraktir. Bu da, gönlün ufuklarının genişlemesi, mâverâya/ötelere pencereler açılması ve Cenâb-ı Hak’la dostlukta merhale katedilmesiyle mümkündür. Âyet-i kerîmede buyurulur:
“Allah’tan gereği gibi ancak (mârifet ve irfâna sahip) âlimler korkar.” (Fâtır, 28)
|
|
|
|
Hem dünya hem de âhiret hayatını kavrayabilmemiz, ilâhî saltanat, hikmet ve sırları idrâk ederek lâyıkıyla kul olabilmemiz için gönülde ihlâs, takvâ, tefekkür, mârifet ve muhabbet gibi mânevî alıcı cihazlarımız olmalı. Tâ ki bize Hakk’ı gören gözler, yürekler ve Hakk’ı işiten kulaklar verilsin... |
|
|
|
Sesi biliyorsak, kulak gibi bir alıcı cihazımız olduğu içindir. Rengi biliyorsak, göz sayesindedir.
Kim bilir bu sonsuz varlıklar âleminde daha ne ilâhî tecellîler var ki, onları bilecek cihazlar bizde olmadığı için onlar hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiliz.
|
|
|
|
Akılla kavranamayan nice sırlar, ancak hikmetle çözülür. Kâinat da hikmetle okunur. Eğer hikmet olmasaydı, sırlar kapalı kalırdı. Şayet sırlar açılmasaydı, irfan ikliminde gönüller beslenemez; Hazret-i Mevlânâ gibi müstesnâ Hak dostları ve cihâna yön veren büyük şahsiyetler yetişmezdi. |
|
|
|
İçinde yaşadığımız kâinat, idrak sahibi kâmil kimseler için ilâhî ihtişam ve saltanatı, ondaki eşsiz güzellik ve mükemmelliği seyretmek, ilâhî sanatlardaki sonsuz hârikaları görmektir. Yani ilâhî kudret akışları ve azamet tecellîlerinde derinleşip hayran olmaktır. Ahmaklar için ise diğer mahlûkat gibi sadece yemek ve şehvettir. |
|
|
|
Ârif, her zaman ve mekânda farklı bir nükte sezer. Bu âlemdeki hikmetleri devşirir. Gafil ise, dünyada nefsânî arzularını tatmine çalışır. Böylece kalbindeki gaflet çatlağını büyütür. |
|
|
|
Eğer gözler ve kalpler âmâ değilse O yüce sanatkârı mutlaka görür. Çünkü eserler, müessirin aynasıdır. Sanat, sanatkârını hatırlatır. Eğer yürekler şaşı değilse, yüce sanatkâra sadece hayran olur. Fakat parmağıyla gözünü kapatan kimse hiçbir şey göremez. Gafletini bile... |
|
|
|
Ne büyük ilâhî bir lütuf: “Göklerde ve yerde ne varsa hepsini Allah size âmâde kılmıştır.” (el-Câsiye, 13) Ancak bu lutufları; «Oku!» sırrı ile idrâk edebilmek, kalb-i selîm ister. |
|
|
|
Kur’ân-ı Kerim, kelâm sûretine bürünmüş bir kâinattır. Kâinat da, fiilî bir Kur’ân’dır. İnsan ise, zübde-i kâinat, yani kâinâtın özü olarak yaratılmıştır. Bu itibarla kâinattaki hikmet cevherini ve sırları fark eden insan, aslında kendindeki cevheri ve sırları fark etmiş olur. |
|
|
|
İlâhî azamet akışları karşısında Ziya Paşa der ki:
İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez;
Zîrâ bu terâzî bu kadar sıkleti çekmez!
|
|
|
<< Başa Dön < Önceki 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 Sonraki > Sona Git >>
|
630 sonuçtan 401 - 410 arası gösteriliyor
|