|
|
İnsanlar, şahsiyet ve karaktere hayrandır. Girdiğimiz her yerde İslâm’ın güzellik ve ihtişamını sergileyebilmeliyiz. Allâh’ın bize verdiği nîmetlerin şükrünü îfâ edebilmek için İslâm ahlâkını şahsen temsil etmeliyiz. Bunu yapmazsak kıyâmet günü nasıl hesap verebiliriz? |
|
|
|
Sahâbe, hayatının her safhasını “Ben Allâh’ın rızâsı istikâmetinde miyim?” suâli üzere yaşadı. Allah Rasûlü’ne duyduğu engin muhabbet dolayısıyla, Efendimiz’i dâimâ yanında hissetti. “Efendimiz olsaydı, acaba benim bu hâlime tebessüm eder miydi?” diyerek bütün hayatını bu muhâsebeyle geçirdi. |
|
|
|
Sahâbe, in’ikâs ve insibağ ile yani Allah Rasûlü’nün hâlleriyle hâllenme ve âdeta O’nun boyasına boyanma neticesinde kıvam buldu. Demek ki, feyiz ve rûhâniyet şart. Sahâbe bu enerjiyi, Allâh’a kul olabilme enerjisini, takvâ enerjisini Allah Rasûlü’nden aldı. Bu akrabiyyet (yakınlık) neticesinde dâimâ Allah rızâsını aradı. |
|
|
|
Cenâb-ı Hak, Efendimiz’i fiilî kıstas olarak gönderdi. Hayatımızın her safhasında Efendimiz’in fiilî kıstas olması lâzım. Bir merhamet manzarası karşısında; “Benim merhametim nasıl? Bir tercih sırasında ben kardeşimi kendime tercih edebiliyor muyum? Allah’tan af istiyorum, lâkin ben affedebiliyor muyum?” diye düşünüyor muyuz? En önemlisi bunları öğrenebilmek. Eğer bunları öğrenemezsek ilim beyhûde bir yük ve sıklet hâline gelir. |
|
|
|
Esas tahsil, nefsin temizlenmesi, iç âlemin terbiye edilmesi… İnsana akıl, iz’an, vicdan ve idrak verildi. İnsan bunları kullanarak nefis engelinden, yani Allah’tan uzaklaştıran süflî arzulardan, tenin şiddetle istediği azgınlıklardan uzaklaşarak şerleri bertaraf etmeli, hayra doğru mesafe almaya başlamalı. |
|
|
|
Eğitim, sadece söz ile olmaz. Kalp ister, yürek ister. İşte bu sebeple tasavvuf, kalbin eğitimidir. Tasavvuf, kalpten Cenâb-ı Hakk’a bir kapı aralanmasıdır. Kalbin huzur bulmasıdır. Bedenin kıblesinin Kâbe olduğu gibi, kalbin kıblesinin Cenâb-ı Hak olmasıdır. Îmandan ihsâna yolculuktur. |
|
|
|
Medeniyet, bir insanı “gönül insanı” olarak yetiştiremiyorsa, o insan sahip olduğu bilgilerle vahşileşir. Bugün, dünya seküler hâle geldi, globalleşti. Afrika’da, Orta Asya’da, Irak’ta, Filistin’de görüyoruz ki, kuru bilgi fayda vermiyor. Mehmet Âkif; “Medeniyet dediğin, tek dişi kalmış canavar.” sözleriyle ifâde ediyor bu hakîkati. Demek ki ilim kalbe yerleşmeyip, nefsin arzusuna göre şekil alıyorsa, insanın ve insanlığın zararına işliyor. |
|
|
|
İlimden gâye, bilgiyi hazmedip “gönül insanı” olabilmektir. Gönül insanı olunmazsa ilim, bir mavaldan, yani boş ve asılsız bir sözden ibâret kalır. |
|
|
|
Allâh’a en yakın kullar peygamberlerdir, Allah’tan en çok korkan kullar da peygamberlerdir. Nitekim Allâhʼın Halîli İbrahim -aleyhisselâm-, Cenâb-ı Hakk’a; “(Yâ Rabbî! İnsanların) diriltilecekleri gün, beni mahcup etme.” (eş-Şuarâ, 87) duâsıyla ilticâ ediyor. Allâhʼın Habîbi Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ayakları şişinceye kadar namaz kıldığı hâlde duâlarında: “Yâ Rabbî, Sen’i gereği gibi ve lâyık olduğun vechile tanıyamadım... Sana hakkıyla kulluk yapamadım...” buyuruyor. (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, II, 520) Onlar, kullukta zirve peygamberler oldukları hâlde Allahʼtan bu şekilde ittikā ediyorlar… |
|
|
|
İnsanın en büyük ihtiyacı, eğitim ihtiyacıdır. Esas eğitim ise, “kul olma” eğitimidir. Eğitimin gâyesi, rûhun terbiye olarak, düzgün bir ilim tahsil edebilmesidir. Zira insan, ancak düzgün bir ilimle insanlık haysiyet ve şerefine nâil olabilir. |
|
|