|
|
Ehl-i muhabbet olanlar, ehl-i dünyanın fânî ve nefsânî çekişmelerinin oluşturduğu boş sellere ve gelgeç, lüzumsuz, mânâsız sevdalara kendilerini kaptırmazlar, sadece sonsuz âlemin vuslat iklimine doğru koşarlar. Böylece iki dünyaları da huzur ve saâdet içinde geçer. Dünyanın en buhranlı zamanlarında bile rûhî çöküntü yaşamazlar, gönül bakımından devamlı zinde ve genç kalırlar. |
|
|
|
Dünyada en büyük imtihanımız, muhabbet ve mârifet imtihanıdır. Bu iki imtihanı en güzel şekilde kazananlar; bütün imtihanların, çilelerin, ıstırapların, belâ ve musîbetlerin üstesinden kolaylıkla gelirler. |
|
|
|
Aşk ve irfan, yani muhabbet ve mârifet, kalbi olgunlaştıran ve insan idrâkini zâhirî ilmin üstünde bir ufka taşıyan iki mânevî kanat gibidir. Öyle ki bu iki kanatla insan yedi kat göklerin, yani mîrâcın yolcusu olur. |
|
|
|
“Îmân edip de sâlih amellerde bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır. (Yani onları herkese sevdirecektir.)” (Meryem, 96) Hak dostlarının ömürleri, kendi fânî hayatlarından sonra berzah âleminden de mü’min gönüllere, hidâyet bekleyenlere hizmet hâlinde devam eder. Onların talebeleri ve eserleri de teselsül hâlindedir. |
|
|
|
«Mârifetullâh»a eren kâmil insan, Hakk’ın aşk ve muhabbetinin öylesine tecellîsi altındadır ki, mercek altında bir kağıdın yanması gibi, onda bütün nefsânî temâyüller birer birer ömrünü tüketir. |
|
|
|
Cenâb-ı Hak, varlıklar içerisinde en çok insanı sevmektedir. Bu sebepledir ki insanı cennette yaratmıştır. Sonra bir imtihan olarak onu bu dünyaya indirmiş ve nefis engelini bertarâf ederek kullukta bulunmak vazifesiyle memur kılmıştır. Rabbimiz’in murâdı, neticede yine bizim cennete ve cemâle dönmemiz istikametindedir. Bu ikram ve lütuf, kalbini rafine ederek Cenâb-ı Hakk’a râm olanlar içindir. |
|
|
|
İnsanlar, en büyük bedeli ve fedâkârlığı muhabbetleri uğrunda öderler. Çünkü herkes, sevdiği uğrunda, sevgisi nisbetinde fedâkârlığa katlanır. Aşk kemâle erince fedâkârlık ve bunun neticesi olan cefâ da zirveye ulaşır. O zaman artık cefâ da safâ hâline gelir. Bu bakımdan sahâbe-i kiram bir ömür, Hazret-i Peygamber r Efendimiz’in en ufak bir arzusuna bile; «Malım, canım ve nefsim Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah!» diyerek koşmuştur. |
|
|
|
Din, aşk ve fedâkârlık toprağında meyve verir. Esas itibarıyla fedâkârlığı meydana getiren de dînin yeşerttiği bir aşktır. Bu aşk olmazsa fedâkârlık olmaz. Bunlar olmayınca da dînî hassâsiyetler, gönül âleminde tecellî etmez; insan kupkuru kalır ve sonsuz güzelliklerin cennet iklimine mazhar olamaz... |
|
|
|
Sevgiler, kalp âlemlerinin durumlarına göre derece derecedir. Kimi durgun, kimi de çağlayanlar misâli coşkundur. Durgun olanlar, sevgiliye vuslat yollarını aşamaz. O yollardaki yorgunluğa ve çilelere katlanamaz. Ancak coşkun bir sevgi ile sevenler, dağları ve taşları aşan ırmaklar gibi nice mesafeleri katedip vuslat deryasına ulaşmaya muvaffak olurlar. |
|
|
|
Allâh’a dostluk mertebesine mazhar olmak için Kur’ân’daki ilâhî mesajlara gönül vermek, sünnet-i seniyye üzere yaşamak şart. Bu şartın temel harcı da muhabbet, muhabbet, muhabbet... |
|
|
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>
|
479 sonuçtan 91 - 100 arası gösteriliyor
|