Yıl:2010 Ay: Eylül Sayı: 67 |
|
ŞEBNEM DERGİSİ
|
Ebu'l-Hasan Harakânî Hazretleri'nin şöhretini duyan Gazneli Mahmud, adamlarıyla birlikte birgün, Şeyhi ziyaret etmek üzere Harakân'a gelir. Lâkin Sultanın gönlündeki asıl niyet, bir Allah dostunu ziyâret ederek mânen istifâde etmek değil, bilâkis soracağı sorularla Harakânî Hazretleriʼni imtihan etmektir.
Harakânî Hazretleri, Cenâb-ı Hakk'ın lutfuyla sultânın gönlündeki bu kötü niyeti sezer. Bunun üzerine, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine tevdî ettiği, en alt kademeden en üst kademeye kadar bütün insanları irşad vazifesi sebebiyle, Sultana belindeki kibir taşıyla yücelere kanat açamayacağını ve bir sultâna şeref kazandıran asıl vasfın tevâzû olduğunu bildirmek ister. Bu sebeple de Harakânî Hazretleri, huzûruna çıkan Sultana husûsî bir alâka göstermediği gibi, ayağa dahî kalkmaz. |
|
|
|
Yıl: 2010 Ay: Ağustos Sayı 66 |
|
ŞEBNEM DERGİSİ
|
İslâm ahlâkının temelini teşkil eden hizmet, nefsin hodgâmlığından kurtularak diğergâm bir rûhla mahlûkâta yönelmek sûretiyle Allâh'ın rızâsını aramaktır. Gerek maddî, gerekse mânevî bu hizmetlerin îfâsında gösterilen yüksek gayretin ehemmiyeti kadar, onların hangi kalbî keyfiyet ve seviye ile yapıldığı da hiç şüphesiz pek mühimdir. Zira hizmetin bereketli ve Hak katında makbul olabilmesi, ancak takvâya bağlıdır. Onun içindir ki büyükler:
"Hizmet mühimdir; lâkin hizmette edep daha mühimdir." buyurarak hizmetin, feyiz dolu samîmî bir gönülle, tevâzû ve edep dâiresi içerisinde îfâ edilmesinin lüzûmunu beyân etmişlerdir.
Nitekim fânî vücutları, asırlardır toprak altında olmasına rağmen feyz ve rûhâniyetleriyle günümüze kadar geldikleri gibi, bundan sonra da hizmetleriyle diri kalmaya devam edecek olan Allah dostlarından Bahâeddin Nakşibend Hazretleri ile ilgili nakledilen şu hâdise, hizmette gerekli olan gönül hassâsiyetini ne güzel ifâde etmektedir: |
|
|
|
Yıl: 2010 Ay: Temmuz 65 |
|
ŞEBNEM DERGİSİ
|
İçerisinde birçok hikmetli söz ve hikâyeler ihtivâ eden Bostan adlı eserinde Şeyh Sâdî-i Şîrâzî şöyle anlatır:
"Bir kişinin merkebi çamura batmıştı. Ne kadar gayret sarf ettiyse de bir türlü hayvanını battığı yerden çıkaramadı. Bu esnada da gökyüzünden sicim gibi yağmur yağıyor, soğuk hava ise ilikleri donduruyordu. Bütün bunlara ilâveten bir de yavaş yavaş üstüne çöken karanlık içerisinde kalan adamcağız, çok müteessir ve muzdarip bir hâldeydi.
O kişi, bu dert ve acı içerisinde sabaha kadar kötü sözler söyleyerek etrafa lânetler savurdu. Öyle ki, dilinden ne dost kurtuldu ne düşman, ne ahâlî kurtuldu ne de sultan... |
|
|
|
Yıl: 2010 Ay: Haziran 64 |
|
ŞEBNEM DERGİSİ
|
Şeyh Sâdî-i Şîrâzî'nin, Bostan isimli eserinde kıssadan hisse tarzında naklettiği hikmet dolu hikâyelerden biri şöyledir:
"Bir kâhya vardı. Sanki yedi belâ gibiydi. Onun korkusundan neredeyse erkek arslan, dişi arslan gibi olurdu.
Günlerden bir gün bu kâhya çok derin ve içi pek soğuk olan bir kuyuya düştü. Oraya düşünce de acziyet ve ızdırap içerisinde bağırmaya başladı:
«Kimse yok mu, ne olur kurtarın, dara düştüm, cankurtaran yok mu?» diye gece sabahlara kadar inim inim inleyerek feryâd etti. Lâkin sesini hiç kimseye duyuramadı. Zira yapmış olduğu kötülüklerden dolayı her duyan kulak, ona karşı sesini duymamak husûsunda adeta taş kesilmişti. |
|
|
|
Yıl: 2010 Ay: Mayıs Sayı 63 |
|
ŞEBNEM DERGİSİ
|
Ebû Hârun el-Abdî (ra) şöyle demiştir:
Biz gençler (dînî hususlarda bilmediğimiz) bazı şeyleri öğrenebilmek için Ebû Saîd’in yanına giderdik. O bizleri görünce (çok sevinir ve bize hitâben) şöyle derdi:
“-Rasûlullah (sav) Efendimiz’in bize vasiyet ve emânet ettiği kişiler, merhaba, hoş geldiniz! Rasûlullah (sav) bize şöyle buyurmuştu:
«-Dünyanın dört bir yanından insanlar gelip dîni iyice öğrenmek ve onda derinleşmek isteyerek size tâbî olacaklardır. Onlar size geldiğinde kendilerine îtinâ gösterin ve (dâimâ) hayırla muâmele edin!»” (Tirmizî, İlim, 4/2650; İbn-i Mâce, Mukaddime, 17, 22; Dârimî, Mukaddime, 26; Hâkim, I, 164/298)
Peygamber Efendimiz’in bu beyanları açıkça göstermektedir ki, bir eğitimci, kendisine ilim tahsîl etmek maksadıyla gelen talebeye en güzel bir sûrette muâmele etmeli ve dirâyet sâhibi olduğu ilmi de en güzel bir şekilde o kişiye aktarmaya gayret göstermelidir. |
|
|
|
Yıl: 2010 Ay: Nisan Sayı: 62 |
|
ŞEBNEM DERGİSİ
|
İslâm’dan nasipsiz bir Moğol emîrinin yanına, Moğolların büyüklerinden sayılan hristiyan bir grup gelmişti. Bir müddet sonra o bedbahtlardan biri, Rahmet Peygamberi r Efendimiz’i -güyâ- gözden düşürmek maksadıyla, içindeki kin ve gayzını kusmaya başladı. Hemen yanlarında ise, bağlı hâlde bir av köpeği bulunuyordu. Bu kimse nâhoş sözlerini uzatınca, köpek bağını kopardı ve o bedbahtın üzerine atlayarak yüzünü yaraladı. Etrafındakiler hemen duruma müdâhale ederek adamı köpeğin elinden kurtardılar.
Bunun üzerine gelenlerden biri: |
|
|
|
Yıl:2010 Ay: Mart Say: 61 |
|
ŞEBNEM DERGİSİ
|
Bir kul için, Hakk’a vâsıl olmaktan daha büyük bir izzet ve Hak’tan uzak düşmekten daha büyük bir zillet olamaz. Hak Teâlâ’nın indinde değer kazananlar, îman nîmetini gönüllerine rûhâniyet, aşk ve vecd ile nakşettiklerinden dolayı izzet kazanmışlardır. O’nun muhabbetinden bir nebze dahî nasip alamamış bahtsız gönüller ise, -Allah muhâfaza buyursun- adım adım İblis’in izini takip ettiklerinden dolayı zelil olmuşlardır.
Nitekim tarihin silinmez sayfaları, Allâh’ın hidâyet çağrısına uymayan, Hak dîne ihânet ederek dîni tahrife yeltenen ve kendi hissiyâtına göre Allâh’ın âyetlerini yorumlayanların fecî âkıbetlerini bildiren manzaralarla doludur. Bu manzaralardan bir tanesi de Enes bin Mâlik-radıyallâhu anh-’ın bizlere naklettiği şu hâdisedir:
“(Neccâroğulları’ndan) hristiyan bir adam vardı. Sonra müslüman oldu, Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini okudu (ezberledi). Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bir müddet vahiy kâtipliği dahî yaptı. Fakat bu bahtsız adam, daha sonra hristiyanlığa geri döndü. Bu mürted, yani dinden dönen kişi:
“−Muhammed bir şey bilmez, yalnız benim kendisine yazdığım şeyleri bilir.” diye yalanlar uydurarak büyük bir ihânette bulundu. |
|
|
|
Yıl: 2010 - Ay: Şubat- Sayı: 60 |
|
ŞEBNEM DERGİSİ
|
Mü’mini menfaatperestlikten kurtararak diğergamlığa sevkeden şefkat ve merhamet duyguları, îmânın ne güzel bir tezâhürüdür. İslâm’ı, îman nîmetinden mahrum gönüllere tebliğ edebilmek de ne saâdettir.
İnsanların, selde sürüklenen âvâre kütükler gibi menfî akıntılara kapıldığı günümüzde insanları hayra çağırmak, yanlışlarını düzelterek bilmedikleri doğruları öğretmek, mâneviyatlarını takviye edip gönül âlemlerini rûhâniyet ile doldurarak Hakk’a yönlendirmek, ne güzel ve ne ulvî bir hizmettir. İnsanların hem bu dünyalarını hem de ebedî âlemlerini güzelleştiren bu hizmet, kendimiz için bir şükür vesîlesi, muhtaçlar için de bir vicdan borcumuzdur. Bu hususta gösterilen en küçük bir ihmal bile, büyük bir vebâl olarak ilâhî mizanda karşımıza çıkacaktır. |
|
|
|
Yıl: 2010 - Ay: Ocak - Sayı: 59 |
|
ŞEBNEM DERGİSİ
|
|
Milletler, sâlih erkekler ve sâliha hanımlarla âbâd olur. Bundan dolayı dinin, vatanın ve milletin selâmeti, ancak hayırlı nesiller yetiştirmeye bağlıdır.
Toplumlarda erkeksiz terakkî olamayacağı gibi kadınsız bir terakkîden de söz edilemez. Çünkü kadın, kemâliyle toplumu yüceltir. Kadının alçalması ise, toplumu bir mezbelelik hâline getirir; hayat yollarını cam kırıkları ile doldurur.
Kadın ve erkek, birbirini tamamlayan iki engin âlem gibidir. Ancak bu tamamlamada kadına, Cenâb-ı Hak tarafından daha tesirli bir husûsiyet verilmiştir. Şu ifâde, bu gerçeği dile getirmektedir:
“BİR ERKEĞİ TERBİYE EDİN; BİR İNSANI YETİŞTİRMİŞ OLURSUNUZ. BİR KADINI TERBİYE EDİN; BİR ÂİLEYİ, HATTÂ TOPLUMUN BÜYÜK BİR BÖLÜMÜNÜ YETİŞTİRMİŞ OLURSUNUZ.” |
|
|
|
Yıl: 2009 - Ay: Aralık - Sayı: 58 |
|
ŞEBNEM DERGİSİ
|
|
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bir gün ashâbı ile sohbet ederken, onlara, kul hakkı husûsunda gösterilmesi gereken titizlikle alâkalı, Benî İsrâîl’in sâlihlerinden iki kişi arasında cereyân eden şöyle bir vak’a nakletmişlerdir:
“Sizden önce yaşayanlardan bir kişi, bir kimseden akar (gelir getiren mülk) satın aldı. Bu akarı satın alan kimse, orada, toprağa gömülü bir vaziyette, içinde altın bulunan bir küp buldu. Toprağı kendisine satan kimseye gelerek:
«–Altınını al! Ben senden toprak satın aldım, altını satın almadım!» deyince (arsayı) satan kimse:
«–Ben sana arâzîyi içinde bulunan her şeyiyle birlikte sattım!» dedi.
(Kul hakkı ve helâl lokma husûsunda takvâ sahibi olan bu iki kişi, aralarında anlaşamayınca bir hâkime mürâcaat ettiler. Hâkim, onları gıpta ve hayranlıkla dinledikten sonra:)
«–Sizin çocuklarınız var mı?» dedi.
Onlardan biri, oğlunun; diğeri de, kızının olduğunu söyledi. (Bunun üzerine) hâkim:
«–Oğlunuzla kızınızı evlendirin! Bu paradan ikisi için harcayın ve tasaddukta bulunun!» dedi.” (Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Akdiye, 21; İbn-i Mâce, Lukata, 4) |
|
|
|
|