2011 - Nisan, Sayı: 302, |
|
ALTINOLUK DERGİSİ
|
|
Allah Teâlâ, en sevgili kulu ve Rasûlü olan Efendimiz (s.a.v.) hakkında; “(Rasûlüm!) Biz Sen’i ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (el-Enbiyâ, 107) buyuruyor. Hakîkaten O’nun bütün âlemleri kuşatan “rahmet” vasfını kâmil mânâda idrâk edebilmek de, ifâde edebilmek de beşer tâkatiyle mümkün değil. |
|
|
|
2011 Mart Sayı 301 |
|
ALTINOLUK DERGİSİ
|
Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Düşman, her hileye başvurup âciz kalarak bir şey elde edemeyince dostluk göstermeye başlar. Ondan sonra da dostluk adı altında öyle şeyler yapar ki, düşman yapamaz.”
[İnsanın en büyük iki düşmanı vardır. Biri iblis, diğeri ise kendi içindeki nefsidir. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde şöyle buyurmaktadır:
“Sakın şeytan sizi yoldan çevirmesin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.” (ez-Zuhruf, 62)
“…Şüphesiz ki nefis, aşırı şekilde kötülüğe sevk eder...” (Yûsuf, 53)
Nefs ve şeytan, hak yoldan saptırmak, günah ve isyanlara sürüklemek için bir mü’mini kandıramayınca, taktik değiştirerek bu defa sûret-i haktan görünürler. Nitekim şu âyet-i kerîme, İblis’in Cenâb-ı Hakk’a bir hitâbını şöyle haber vermektedir. |
|
|
|
Yıl: 2011 Ay: Şubat Sayı: 300 |
|
ALTINOLUK DERGİSİ
|
Şeyh Sâdî Hazretleri buyurur:
“Halkın, Kâbe örtüsüne yüz sürdüğünü ve onu öptüğünü görüyorsun. O ipek örtü, zâhiren ipek böceğinin kozasından yapıldığı için şöhret ve îtibar bulmadı. Lâkin bir müddet, mukaddes Kâbe duvarında bulundu da, onun için aziz oldu.”
[Allah katında makbul bir varlığa yakınlık, cansız varlıklara bile bir kıymet kazandırmaktadır. Şüphesiz ki bu kâide, varlıkların en mütekâmili ve şereflisi olan insanoğlu için, çok daha fazla geçerlidir.
Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:
“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.” (et-Tevbe 119) buyurmaktadır.
Bütün insanlar, beden olarak birbirlerinin aynısı veya benzeridir. Fakat iç âlemleri; muhabbet, ülfet ve ünsiyet ettikleri kişilerin şahsiyet ve karakterine göre bir mâhiyet kazanır. Sâlih ve sâdıklarla beraber olan bir kimse, istîdâdı nisbetinde onların rûhâniyetinden feyz alır. Kendisi ne kadar kusurlu olursa olsun, samimiyetle sevip yakın olduğu, âidiyet ve mensûbiyet duyguları içinde bulunduğu makbul ve mûteber kimselerden dolayı bir değer kazanır. |
|
|
|
Yıl: 2011 Ay: Ocak Sayı: 299 |
|
ALTINOLUK DERGİSİ
|
Bundan önceki yazımızda, kalplerin huzura ermesi, incelik ve hassâsiyet kazanması için gönülleri hikmetlerle ihyâ etmenin lüzûmunu ifâde etmiş ve Mevlânâ Hazretleri’nin hikmetli nasihatlerinden birkaç misal vermiştik. Bu yazımızda da Şeyh Sâdî-i Şîrâzî’nin hikmetli söz ve nasihatlerine yer vereceğiz.
Şeyh Sâdî, 13. asırda yaşamış bir gönül insanıdır. Yirminin üzerinde eser kaleme almış olmakla birlikte, bilhassa Mevlânâ Hazretleri’nin üslûbunu hatırlatan Bostan ve Gülistan adlı hikemî eserleriyle tanınmıştır. Âlim ve edib bir mutasavvıf olan Şeyh Sâdî; ilim, irfan, ibâdet ve cihadla dolu, bir asırlık ömrün ardından, doğduğu yer olan Şîraz’da vefât etmiştir.
Şeyh Sâdî’nin Gülistan adlı eserinde naklettiği, kendisinin nasıl bir mânevî terbiye ve irşâd ile yetiştiğinin de işâretlerini veren şu hâtırası, ne kadar hikmetlidir: |
|
|
|
Yıl: 2010 Ay: Aralık Sayı: 298 |
|
ALTINOLUK DERGİSİ
|
İnsanın dünyâ ve ukbâ saâdeti, hayatında ruh ve beden âhengini temin edebilmesiyle mümkündür. Bedenin maddî gıdâya ihtiyacı olduğu gibi, rûhun da mânevî gıdâya ihtiyacı vardır. Rûhun en feyizli gıdâsı ise “hikmet”tir. Hikmet ehlinin söz ve davranışlarını tefekkür etmek, tıpkı bereketli nisan yağmurlarının toprağa bahar aşısı yapması gibi, ruhların da âb-ı hayat katreleriyle ihyâ olmasına vesîledir. Bu hakîkati Hazret-i Ali (r.a.) ne güzel ifâde buyurur:
“Nükteli ve hikmetli söz ve davranışlarla ruhlarınızı dinlendirin. Zira bedenlerin yorulduğu gibi ruhlar da yorulur.”
“İnsanları, düşündürücü hikmetli sözlerle îkaz edin ki, kalpleri huzur bulsun.”
Boş ve mâlâyânî sözler, insanı rûhâniyetten uzaklaştırdığı gibi, hikmetli sözler de ruhlara huzur ve ferahlık verir. Gündelik hayatın med-cezirleri / iniş-çıkışları içinde bunalan akıl ve kalp, hikmetli sözlerle uyanır, huzur bulur, hakîkatlere karşı âgâh hâle gelir.
Hikmete vukuf bakımından insanlığın zirvesinde yer alan peygamberlerin umûmî mânâda üç vazifesi vardır: |
|
|
|
Yıl: 2010 Ay: Kasım Sayı: 297 |
|
ALTINOLUK DERGİSİ
|
Dünya, ezel ile ebed arasında rûhun bir gurbet diyârıdır. Bayramlarsa, kâh sürûr, kâh keder tecellîleriyle akıp giden zaman içinde, Rabbimizin kullarına lûtfettiği, kardeşlik, sevinç ve neşe günleridir. Kullukta sebâtın, Allah yolunda fedâkârlığın bir mükâfâtıdır.
Bununla birlikte bayramlar, aslâ tâtil ve eğlence gibi ferdî sevinç ve mutluluk günleri değildir. Bayramlar, umûmun sevincidir. İnsan tek başına, ferdî olarak bayram yapamaz. Yani tek başına bir bayram namazı, tek başına bir bayramlaşma düşünülemeyeceği gibi, sırf kendi şahsının veya kendi âilesinin mutluluğuna hasredilmiş bir bayram da düşünülemez.
Bilâkis bayramlar, gönül kazanma seferberliğidir. Sıla-i rahimde bulunmak, İslâm kardeşliğini toplum sathında yaşatmak, dargınları barıştırmak, yoksulları, kimsesizleri, hasta ve muzdaripleri sevindirmek gibi nice mesʼûliyetlerimizin zirve seviyede îfâsına vesîle olan mübârek günlerdir. |
|
|
|
Yıl: 2010 Ay: Ekim Sayı: 296 |
|
ALTINOLUK DERGİSİ
|
İnsanlar ve cinler için bir imtihan mekânı olarak yaratılan bu dünya, ilâhî hikmet ve kudret nakışlarının, ibret dolu bir sergisidir. Son insanla bu serginin hükmü de nihâyete erecektir. Yani kâinat, her şeyiyle fânîdir. Var edilen her varlık yokluğa, dünyaya gelen her canlı da ölüme mahkûmdur. En isyankâr ve inkârcı insanlar bile, günün birinde Cenâb-ı Hakk’ın bu umûmî fermânına -ister istemez- boyun eğmek zorundadır.
Fakat ezelî ve ebedî olan Allâh’ın bizzat yaratıp müstesnâ kâbiliyetler ihsân ettiği insan, aslâ fânîliği istemez, dâimâ ölümden kaçıp sonsuzluğu arar. Bu arayış, onun yaratılışının derinliklerine nakşolmuş en köklü husûsiyetlerden biridir. Bundan dolayıdır ki dünya hayatı boyunca fânîlik kafesine hapsolmuş bulunan insanın kendi içinde çözmeyi arzuladığı en mühim mesele, “ölüm muammâsı” olagelmiştir. |
|
|
|
Yıl: 2010 Ay: Eylül Sayı: 295 |
|
ALTINOLUK DERGİSİ
|
Seven, sevdiğine kavuşmak için her fırsatı canına minnet bilir, her yola başvurur. Sevdiğinin muhabbet ve hoşnutluğuna erebilmek için bütün imkânları değerlendirir, bu uğurda hiçbir fırsatı kaçırmak istemez.
Gönlü îman muhabbetiyle dolu bir Hak âşığı da, kendisini Hakk’ın rızâsına ve yakınlığına kavuşturacak olan her vesîleye tevessül eder, yani büyük bir aşk ve şevkle sarılır. Zira bunu bizzat Rabbimiz emretmektedir:
“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve O’na yaklaşmaya vesîle arayın!..” (el-Mâide, 35) |
|
|
|
2010 - Ağustos, Sayı: 294 |
|
ALTINOLUK DERGİSİ
|
|
Bir müʼmin için Hak dostları ve sâlihlerle beraber ve hemhâl olabilmek, tâlihlerin en büyüklerindendir. Hak dostlarını ve mâneviyat ehlini tanıyıp onların yakınlığına nâil olmak ve yine onların huzurlarında ve çevrelerinde bulunup onların hâl ve davranışlarındaki feyiz ve rûhâniyetten istifâde etmek, Cenâb-ı Hakkʼın büyük bir lûtfudur, şükrü gerektiren müstesnâ bir nîmetidir. |
|
|
|
2010 - Temmuz, Sayı: 293 |
|
ALTINOLUK DERGİSİ
|
İnsan, muhabbet duyduğu varlığa râm olur. Onu her an gönlünün en mûtenâ yerinde taşır. Düşüncesi, hayâli, fikri ve zikri onunladır. Zâhiren ayrı olmak bile onun için fazla bir şey ifâde etmez. Zira rûhen dâimâ onunla beraber yaşar. Nitekim bu hakîkati beyan sadedinde; “Yanımdaki Yemen’de, Yemen’deki yanımda…” buyrulmuştur.
Meselâ çocuğuna aşırı muhabbet duyan bir kişi, her fırsatta çocuğundan bahsederek kendisini tatmin eder. Mesleğine çok düşkün biri de, işiyle alâkalı mevzûları konuşmaktan haz duyar. Sevdiği şeyleri andıkça, onlara olan muhabbet ve düşkünlüğü daha da artar.
Mü’minin gönlü de kâmil bir îman muhabbetiyle dolduğunda Rabbinin ismi onda dâimî bir zikir hâline gelir. Zikir, onun için âdeta bir âb-ı hayat/can suyu olur. Nasıl ki bir balık, sudan ayrı yaşayamazsa, o da zikirsiz huzur bulamaz. Onun nazarında zikir; yemek, içmek ve teneffüs etmek kadar vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. |
|
|
|
|